Evlilikler Maddî Fırsat Değil, Hizmet Fırsatı Olmalı

Ebû Hüreyre -radıyallâhu anh-’tan rivâyet edildiğine göre, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdu:

“Bir kadınla dört şey için evlenilir: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı. Sen dindar olanı seç. Yoksa sıkıntıya düşersin.” (Buhârî, Nikâh 15; Müslim, Radâ, 53)

İçinde bulunduğumuz mevsim, düğünlerin fazla olduğu bir zaman dilimi... Ramazan ayı öncesi, insanlar düğün-dernek işlerini yoluna koyup hayırlı niyetlerini nihayete erdiriyor ve Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in güzel bir sünnetini icrâ etmiş oluyorlar.

Evlilik, âile, âile münâsebetleri, çocuklar ve onların eğitimleri, anne-babaların hayat gâileleri arasında olan temel konulardan biridir.

Günümüzde birçok genç, sırf maddî imkânsızlıklardan dolayı evlenmeyi düşünemiyor bile... Çünkü evlenmeye niyet eden bir gencin önüne, binlerce liralık bir masraf çıkıyor. Üstelik bu genç, işsiz ise evlilik, âdeta ulaşılması imkânsız bir sevdâ veya hayale dönüşüyor. Bazen toplumun âdetleri, İslâm’ın bizden istediklerinin önüne geçebiliyor. Özellikle dînî hayatın gelenekle iç içe geçtiği toplumumuzda, evlilikle alâkalı merasim ve şartlar, “olmazsa olmaz” şekline dönüşüp evliliği asıl maksadından tamamen koparıveriyor. Dînî bir vecibe ve merasim olan nikâh, âilelerin gittikçe artan özenti ve güç gösterme sevdası uğruna dayanılmaz bir maddî külfete dönüşüyor. Bu da evlilikleri, daha başlamadan “bitip tükenme” noktasına getiriyor.

Evlenmeyi düşünen birçok genç kardeşimizin en temel korkusu, karşı tarafın taleplerinin ne olacağıdır. Kız tarafının, erkek tarafından özellikle maddî taleplerinin çokluğu, evliliği çıkmaza sokuyor. Daha kız istemeye gidilen ilk günde, “ev”, “araba”, “kayınvâlide ve kayınpederden ayrı yaşama isteği” erkek tarafını bu hayırlı işten vazgeçirmeye sürükleyebiliyor. Hattâ gönülleri birbirine meyletmiş iki genç, muhabbetleri ile kendilerini bekleyen bütün zorluklara beraber göğüs gereceklerine inansalar da, tecrübeli (!) anne ve babalar, evlatlarını garanti altına almak için (!) işi yokuşa sürüp duruyorlar. Nihayetinde pek çok hayırlı teşebbüs, başlamadan bitiyor. Acaba Allâh’ın “er-Rezzak” ism-i celîlinin, bütün yaratılanların rızkına kefil olduğunu unutuyor muyuz?

Peygamber Efendimizin yukarıda ifade ettiğimiz hadîs-i şerîfi gayet açık:

“Bir kadınla dört şey için evlenilir: Malı, soyu, güzelliği ve dindarlığı… Sen dindar olanı seç. Yoksa sıkıntıya düşersin.”

Bu hadîs-i şerifi, tek taraflı düşünmek doğru olmaz. Kadın tarafından baktığımız zaman erkek için de aynı vasıfların olması gerektiği neticesine varabiliriz.

Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

“Aranızdaki bekârları, kölelerinizden ve câriyelerinizden iyi davranışta olanları evlendirin. Eğer bunlar fakir iseler, Allah kendi lütfu ile onları zenginleştirir. Allah, (lütfu) geniş olan ve (her şeyi hakkıyla) bilendir.” (en-Nûr, 32)

Bütün mesele, îmanımızın kıvamı ile alâkalı... Allâh’ın lütfuna, keremine îman etme ile alâkalı. Birçok insandan duymuşuzdur; evlendikten sonra veya çocukları olduktan sonra Allâh’ın rızkını artırdığını, hayatının daha çok bereketlendiğini… Dolayısıyla bu konuda Rabbimize hayırlısı için duâ etmeli, Rabbimizin zenginliğine îtimat etmeli ve insânî tedbirleri alıp Allâh’a tevekkül etmeliyiz.

Asr-ı Saâdet’te yaşanan şu hâdise, özellikle kız tarafı için örnek alınması gereken, takdire şâyân bir davranıştır:

Ümmü Süleym, Peygamber Efendimizin hizmetkârı Enes İbni Mâlik’in annesidir. Efendimiz, Medîne’yi teşrif ettiği zaman, Enes’in elinden tutup onu Rasûl-i Ekrem’in huzuruna getirmiş, münâsip görürlerse Enes’in kendilerine hizmet etmesini talep etmişti. Maddî bir zenginliğe sahip değildi. Ciğerpâresini, Allah Rasûlü’ne hizmetine sunmaktan daha iyi bir hediye bulamadığı için yavrusunu O’na götürmüştü. O zeki ve kabiliyetli oğlu, pek az insana nasip olan bu bahtiyarlığı en iyi şekilde değerlendirmiş, elde ettiği nice faziletlerin yanısıra, “en çok hadis rivâyet eden yedi sahâbîden biri” olmuştu, annesinin sâyesinde…

Enes’in babası Mâlik, Ümmü Süleym gibi bir pırlantaya sahip olmanın ötesinde, saâdetten nasibi olmayan bir zavallıydı. Ümmü Süleym, küçücük yavrusu Enes’e:

“-Haydi oğlum, «Lâ ilâhe illallah» de. Haydi, yavrum, «Eşhedü enne Muhammeden Rasûlullah» de!..” diye telkin ettikçe Mâlik’in canı sıkılır, Ümmü Süleym’e kızardı.

Mâlik’i, bir gün sokakta bir düşmanının öldürdüğü veya Müslüman olduğu için hanımı Ümmü Süleym’e kızarak Suriye’ye gittiği ve orada öldüğü söylenir.

Ümmü Süleym dul kalınca, ona Ebû Talha el-Ensârî tâlip oldu. Müslümanlığın on ikinci yılında, Birinci Akabe Bîatı’nda bulunan on iki Medîneliden biri. Gür sesinin savaşta bir grup insana (bir rivâyete göre bin kişiye) bedel olduğu, Rasûl-i Kibriyâ tarafından belirtilen bir arslan... Fakat Ümmü Süleym ile evlenmek istediğinde henüz Müslüman olmamıştı. Bu sebeple onun bu isteğine Ümmü Süleym şu cevabı verdi:

“-Ebû Talha! Ben senin teklifini reddetmem; çünkü senin gibisi reddolunmaz. Ancak sen müşriksin. Ben ise -elhamdülillah- Müslümanım. Eğer İslâmiyet’i kabul edersen, mehrimi de sana bağışlarım. Bilmez misin ki, senin taptığın tanrı yerden biter; sonra onu marangoz yontar. Şu hâlde sen bir tahta parçasına tapmaya utanmıyor musun?”

Ebû Talha hiçbir cevap vermeden gitti. Düşündü, taşındı. Ümmü Süleym’in haklı olduğunu görerek İslâmiyet’i kabul etti ve Ümmü Süleym ile evlendi. (Bkz: M. Yaşar Kandemir, On Sekiz Bin Âlemin Mustafâsı)

Ümmü Süleym’in ne büyük bir insan ve ne samimi bir Müslüman olduğunu, Ebû Talha’dan aldığı mehir de göstermektedir. Onun bu mehir hâdisesi, daha sonraki devirlerde hep konuşulagelmiştir.

Mehir dediğin böyle olmalıdır!.. Bir insanı hidâyete kavuşturmalıdır. Bir kadının, yeni kuracağı bir yuvada Allah yoluna hizmeti şart koşması, ömür boyu Allah ve Rasûlü’nün izinden ayrılmamak üzere antlaşma yapması… Bütün bunlar, bizim bu hayatta kendimize neyi gaye edinebileceğimiz hususunda güzel bir örnektir.

Rabbimiz’in, Peygamber Efendimize öğrettiği şu duâ, bizim de duâlarımızın baş tâcı olmalıdır:

“De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm, hepsi âlemlerin Rabbi Allah içindir.” (el-En’am,162)

PAYLAŞ:                

Şefika Meriç

Şefika Meriç

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle