Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi İle Mülâkat Huzurlu Bir Ailenin Temelleri

– Efendim, bu sohbetimizin mevzuu, âile yuvasının kurulması hakkında olsun istiyoruz. Evveliyetle İslâm’da âilenin mevkii nedir?

– İslâm, âileye çok büyük bir ehemmiyet atfeder. Âileler cemiyetin tohumları mesabesindedir. Tarihî bir gerçektir ki; sağlam temeller üzerine inşâ edilen âileler, cemiyet yapısını koruyup güzelleştirirken; bozuk münâsebetlerle veya yanlış şekilde kurulmuş yuvalar cemiyeti çökertir.

Bu açıdan İslâm, koyduğu muhabbet ve hak ölçüleri itibarıyla mes’ud ve dengeli bir âile yapısı tesis eder. Yâni âile ile, huzur ve seâdeti hedefler. Öyle ki:

“Kişinin cenneti evidir…” buyurulmuştur.

Böyle bir yüksek anlayış ve yapı da, elbette yüksek ölçü ve muhabbet üzerine meşru temeller ile mümkün olacağından İslâm, işe nikâh gibi ulvî bir ahidleşme ile başlar. Yâni her iki tarafın Allâh huzurunda birbirlerine Allâh adına belirli sözleri vermelerini şart koşar. Eskilerin ifadesiyle: “Nikâhta keramet vardır.” denilmesi, mes’ud ve huzurlu bir âilenin tesisinde nikâhın ehemmiyeti için kâfî bir ifadedir.  Çünkü nikâh dışı beraberlikler, hem insan rûhu hem de cemiyet açısından sadece bir hüsran ve çöküştür.

–  Efendim nikâh mevzuunu biraz daha açabilir misiniz?

– Nikâh demek, insan fıtrat ve haysiyetini korumak demektir. İslâm dîni; nikâha, nesil yetiştirmeye, evlât terbiyesine, âilenin muhâfazasına, insanlık haysiyetinin korunması için çok ehemmiyet vermiştir. 

Öyle ki, bu saâdete suikastta bulunan “zina” fiili en ağır bir cürümdür. Zîrâ o çirkin hâl; nikâh meşrûiyetine çılgınca bir saldırış, nesle gaddarâne bir darbedir. 

Nikâh gibi bir saâdet dünyasını, fuhşun murdarlığına değiştirmek kadar ahmaklık ve cehâlet olamaz.

Fazîletli bir millet ve memleketin sokakları rezâlet akışlarına tahsîs olunamaz. Meydanlar ahlâksızlığın harman olduğu yerler değildir.

İlâhî bir hakîkattir ki:

Cenâb-ı Hakk vahdâniyyeti kendisine münhasır kılmış, bütün mahlûkâtı çift olarak halketmiştir. Aralarına da cezb ve incizâb kanunu koyarak maddî ve mânevî kemâli, birbirleriyle bütünleşmelerine bağlamıştır. Hiç şüphesizdir ki, eşref-i mahlûkât olan insanda fıtrî olan muhabbet temâyülü, ilâhî aşka yükselmenin ilk kademesini teşkîl eder. Bu itibarla Allâh Teâlâ, vermiş olduğu bu ulvî mertebenin muhâfaza edilmesi ve insan neslinin temiz ve mübârek bir şekilde devamı için âile hayatını zarûrî kılmış ve nikâhı emretmiştir. 

Cemiyet ahlâkını muhâfazada en müessir âmil, nikâh olduğu için Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem-, onun zorlaştırılmaması husûsunda ümmetini îkâz ederek:

“Nikâhın hayırlısı, külfetsiz olandır.” (Ebû Dâvud, Nikâh, 32) buyururlar.

Nikâha külfet getiren başlık parası, süt hakkı, yüz görümlülüğü ve benzeri âdetler, bâtıl uygulamalardır ki, câhiliye devri kalıntılarıdır.

Muhyiddîn-i Arabî -kuddise sirruh- Hazretleri, nikâha teşvik edip evlenenlere yardımcı olmanın fazîleti hakkında şöyle buyurur:

“En üstün sadaka-yı câriye, evliliğe vesîle olmaktır. Zîrâ onların neslinden gelen kimselerin yaptıkları her iyilikten vesîle olana da bir ecir vardır.”

Çünkü Hazret-i Âdem -aleyhisselâm- ve Hazret-i Havvâ vâlidemizle cennette başlayan âile hayatı, Allâh’ın takdîr ettiği izdivaç kanunu ile Âdemoğullarına intikâl etmiş, İslâm dîni ile ebedîleşmiştir. Gerçekten İslâm dîni, koyduğu kâidelerle âile hayatına cennet huzûru ve dâimî bir baharın rahmet semâsı olmuştur. Bu seâdete nâil olabilmek için, nikâh ve izdivaç kanunu ile birer Âdem ve Havvâ manzarası sergilemek, onlar gibi Allâh muhabbeti ve takvâ yolunda kaynaşmak ve âdetâ tek can ve tek nabız hâline gelebilmek zarûrîdir.

Nikâh ile iki yabancı kişinin hayret verici şekilde kaynaşmasında, akılları dehşet içinde bırakacak ince dersler ve hikmetler gizlidir. Ana-Baba ocağından ayrılan iki yabancı gencin, Allah’ın, aralarına lutfettiği muhabbet ve merhametle birbirlerine gönüllerini bağlaması, hatta ayrıldıkları ana-baba yuvasını gölgede bırakacak samîmi bir câzibe içinde yaşamaları, ne ulvî bir tecellîdir ve üzerinde derin derin tefekkür edilecek ne kudsî bir derstir.

Cenâb-ı Hak, nikâhı ümmet-i Muhammed üzerine bereket eylemiş; kitab ve sünnet gölgesi altındaki bir izdivacı hayatın dünyada seâdet cenneti kılmıştır. Allâh Teâlâ buyurur:

“Kaynaşmanız için size kendi (cinsi) nizden eşler yaratıp aranızda sevgi ve merhamet peydâ etmesi de O’nun (varlığının) delillerindendir. Doğrusu bunda, iyi düşünen bir kavim için ibretler vardır.” (er-Rûm, 21)

Hâsılı nikâh peygamberlerin yolu, Rasûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in sünneti, neslin baharı, erkek ve kadının şeref ve edebi, namus ve iffeti kal’ası, insanın yaratıklardan imtiyâzıdır.

– Efendim, nikâh ve âile kurmanın bereketi, yuva kuracak kimselerin biraz da birbirlerine uygun fıtrat ve yaşayışa sahip olmak gibi hususlara da dikkat etmelerine bağlı olduğu mâlûm. Bu hususta zevc ve zevce birbirlerini seçerken öncelikli olarak nelere dikkat etmelidir?

– Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyurur:

“Kadın dört şey, yâni malı, güzelliği, soy-sopu ve dindeki kemâli için nikâhlanır. Siz dindar olanını tercih ediniz ki, elleriniz hayır görsün!..” (Buhârî, Nikâh, VI. 123; Müslim, Radâ, 53)

Yuvayı yapan dişi kuş olduğu gerçeğinden hareketle evlenilecek bir hanımda aranması gereken hususu işaret eden bu hadîs-i şerîf, evlenilecek bir erkekte aranması îcâb eden hususu da ihtivâ etmektedir. Çünkü her mü’min için takvâdan sonra en kıymetli nasip, izdivac eylediği kimsenin amel-i sâlih sahibi olmasıdır. Sâlih erkek, huzur sarayının sarsılmaz direği; sâliha kadın da, seâdet bahçelerinin en kıymetli tezyînâtıdır. Bu hakîkat hadîs-i şerîfte şöyle ifade buyurulur:

“Kişinin yüceliği dîninde, mürüvvet ve şerefi aklında, soy-sop güzelliği de (nikâhla korunan) ahlâkında gizlidir.” 

– Efendim, toplumumuzda evlenecek şahıslar nişanlılık denilen bir devre geçiriyorlar. Bu esnada birçok problemler de yaşanıyor. Nişanlılık devresinde iki tarafın; gezme, birbiriyle konuşma vs. gibi mevzularda dikkat edeceği hususlar nelerdir? 

– Yukarıdan beri anlatmaya çalıştığımız, âilenin sıhhatli ve sarsılmaz bir yapıda kurulması hususudur. Dolayısıyla âileyi düzgün ve doğru temeller üzerine kurmak, sadece nişanlılık devresi değil baştan sona her safhada ilâhî ölçü ve denge içerisinde hareket etmeye bağlıdır. Ancak maalesef zamanımızda birtakım nişanlılık devrelerinde, sanki evlilik gerçekleşmiş gibi davranıldığından birtakım hatâlar ve tıkanmalar, tamir edilemez gönül yaralanmaları görülüyor.

İfade etmelidir ki, söz kesme ve nişan safhası, iki tarafın birbirine söz vermesinden ibârettir. Bu safha, nikâh safhası gibi değildir. İki taraf da birbirine mahremdir. Bu yüzden haram ve helâl hududuna dikkat etmek gerekir. Birbiriyle nişanlanmış, ancak nikâhı kıyılmamış iki tarafın, tenhâ yerlerde baş başa bulunmaları, lüzumundan fazla konuşmaları ve beraberlikleri uygun değildir.

Bu hususta İbn-i Abbas’ın şu rivâyetini hatırlatmak isterim:

Cenâb-ı Hakk, Havvâ vâlidemizi, Hazret-i Âdem’in sol kaburga kemiğinden yarattı. Âdem -aleyhisselâm- o esnâda uyumaktaydı. Uyanıp yanında bir filiz gibi Havvâ’yı görünce, kalbi ona aktı ve elini uzattı. Melekler haykırdı:

“–Yâ Âdem, dokunma ona!.. Henüz nikâhın kıyılmadı!..”

Bundan sonra Hazret-i Âdem ile Hazret-i Havvâ’nın nikâhları kıyıldı. Mehrin şartı da, üç kere Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya salevât-ı şerîfe getirmek sûretiyle tahakkuk etti. Bu, Allâh huzûrunda ve Muhammedî hakîkat önünde ilk nikâhın başlangıcı oldu. Böylece nikâh, Hazret-i Muhammed Mustafâ’ya salevât ile ulvî bir mânâ kazandı. Rahmet, bereket ve feyiz tecellîleri ile doldu.  

– Efendim, düğün hakkında ne söylemek istersiniz?

– Düğünler, zarafet ve nezaket içinde olmalıdır. Her türlü israf, gösteriş ve âlâyişten uzak durulmalı, mütevâzı bir merâsim yapmalıdır. 

Hele gayr-i şer’î birtakım yanlış hareketler ve âdetlerle izdivâç gibi mübârek teşebbüse kötü bir başlangıç yapmak, hüsran kapısını aralamaktır. Ancak yüce Allâh’ın hükümlerine bağlı ve ahlâk kâidelerine uygun nikâh meclisleri, mübârektir ve duâların makbûl olduğu mekânlardır.

Ancak kadın-erkek ihtilâtı olmamak kaydıyla, yâni kadınların kendi aralarında erkeklerin de kendi aralarında yapacağı meşrû eğlencelere cevaz verilmiştir. 

Diğer taraftan verilecek düğün yemeği olan velîmeye garib ve kimsesizler de çağırılmalıdır. Zîrâ Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- bu hususta şöyle îkâzda bulunur: 

“Zenginlerin dâvet edilip fakirlerin çağırılmadığı düğün yemeği ne fena bir yemektir.” (Buhârî, Nikâh 72; Müslim, Nikâh 107. Ayrıca bk. İbni Mâce, Nikâh 25)

Bilmeli ki, ümmete zayıfların duâsı sebebiyle yardım edilmektedir. Dolayısıyla garip ve fakirler velime yemeğine bilhassa davet etmelidir. Zîrâ Mûsâ -aleyhisselâm- Cenâb-ı Hakk’a ilticâ etmiş:

“–Yâ Rabbî! Seni nerede arayayım?” diye sormuştu.

Allâh Teâlâ da ona:

“–Beni kalbi kırıkların yanında ara!” buyurdu.

Bu itibarla gönlü yaralı ve garip kimselerin niyazları müstecâbdır. Onun için daima onların duâları alınmalıdır. Ayrıca sâlih ve sâliha kimselerden hayır-duâlar almak da ihmal edilmemelidir.

– Efendim, genç evli erkek ve hanımların âile yuvasının sıhhati açısından dikkat edeceği hususlar nelerdir?

İyi bilmek gerekir ki, milletler, erkekleri ile terakkî eder; Fakat kadın bu terakkîyi tamamlar. Erkeksiz terakkî olmadığı gibi, kadınsız terakkî de noksandır. Kadının kemâli ile memleket yükselir; onun alçalması ile millet sukut eder. Târihimiz bu hâlin en müşahhas misâlidir. 

İnsanın gerçek şahsiyet ve kimliği en bâriz bir şekilde âile yuvasında ortaya çıkar. Bu yuva içinde ihsân duygusunu gerçekleştirici hal ve davranışlar olursa, âile manevî bir seviye ve rûhâniyet kazanır. Peygamberler ve velîlerin âile hayatından hisseler alınır.

Âile seâdeti, iki tarafın, karşılıklı haklarına saygılı olmaları ve bu saygıyı muhabbetle perçinlemelerine bağlıdır. 

Âile seâdetinin te’sîsi husûsunda âyet-i celîlelerdeki «ittekû» ifâdelerinin ihtivâ ettiği «takvâ» pınarından nasîb alabilmek çok mühimdir. Zîrâ târihten beri şu dünyâ, kadın hukûkuna riâyetin bereketiyle cennet, riâyetsizliğin kötü âkıbetiyle cehennem hâline dönmüştür. Hazret-i Peygamber -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz, kadın hakları husûsunda vedâ hutbesinin bir bölümünde şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Kadınların haklarına riâyet ediniz! Onlara şefkat ve sevgi ile muâmele ediniz! Onlar hakkında Allâh’tan korkmanızı tavsıye ederim. Siz kadınları, Allâh emâneti olarak aldınız; onların namuslarını ve iffetlerini Allâh adına söz vererek helâl edindiniz!” (Sahih-i Buhârî Muhtasarı, X. 398)

Bu itibarla hanımların, ev tanzîmi ve sâlih bir nesil yetiştirmek yolunda evladlarının ahlâkî yapıları ile meşgûl olmaları yerine, hanımlıklarına, müstesnâ fıtratlarına zıd işlere yönlendirilmeleri, mantık, iz’ân ve îmâna sığmaz. Çünkü âiledeki huzûr ve seâdet, kadındaki ve erkekteki istîdatların yerli yerince kullanılması ve korunmasıyla elde edilebilir. 

Evlilik, İslâm’ın, üzerinde çok hassas bir şekilde durduğu maddî ve mânevî iki yönlü ulvî bir müessesedir. Dolayısıyla bu ulvî müessesenin te’sîsi husûsunda son derece ciddiyet ve dikkat sahibi olmak zarûrîdir. Aksi hâlde izdivâcı basit bir beraberlikten ibâret zannederek oluşturulan âile yuvaları, arş-ı âlâyı titreten hâdiseler olarak ifâde edilen yersiz boşanmalarla neticelenmektedir. Allâh Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- buyururlar:

“Evleniniz, boşanmayınız!.. Zîrâ boşanma dolayısıyla arş titrer...” (Muhtâru’l-Ehâdîsi’n-Nebeviyye, 228)

Hele zevk ve eğlence için kadın boşamak, hesap ve azâbı büyük bir cürüm ve zulüm olup merdûddur. Bu da, Hakk’ın aslâ afvetmeyeceği kul hakkını yüklenip helâk ve hüsrâna doğru gaflet dolu adımlarla yürümektir.

Bu hâlden korunmak ise, hiç şüphesiz kadın ve erkek kıymetlerinin muhâfazası ile elde edilecek bir seâdetle mümkündür. Hayat arkadaşlarının mesud günleri; ince ve derin hatıralar, samîmî neşeler, refah, huzur ve lezzet, hep ilâhî ölçüler gölgesinde temin edilir. Bu da, her iki tarafın Hakk’a kul olarak birbirlerine karşı sadâkat ve samîmiyetleri ile tecellî edecektir. Hadîs-i şerîflerde buyurulur:

“Bir kimse geceleyin hanımını uyandırır da beraberce veya her biri kendi başına iki rekat namaz kılarlarsa, Allâh’ı çok zikreden erkekler ve Allâh’ı çok zikreden kadınlardan yazılırlar.” (Ebû Dâvûd, Tatavvû 18, Vitir 13)

“Geceleyin kalkıp namaz kılan, hanımını da kaldıran, kalkmazsa yüzüne su serperek uyandıran kimseye Allâh rahmet etsin! Aynı şekilde geceleyin kalkıp namaz kılan, kocasını da uyandıran, uyanmazsa yüzüne su serperek uykusunu kaçıran kadına da Allâh rahmet etsin!” (Ebû Dâvûd, Tatavvû 18, Vitir 13)

Bu hadîs-i şerîflerden anlaşılan nükte şudur ki; kısaca âile saâdeti:

  1. İki taraf arasında samimiyet,
  2. Birbirini takvâya teşvik gibi iki büyük düstura bağlıdır.

Ey Rabbimiz! Bizlere ve âilelerimize, sana kulluk ve tâat üzre hoşnud olacağın bir takvâ hayatı nasîb eyleyip hânelerimizi lutuf ve seâdet cenneti eyle! Binbir isyan ve gaflet amellerinin tutuşturduğu azâb cehennemi eyleme!

Âmîn!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle