Öğretmen Peygamberim

İlk sınıf, ilk okul ve ilk üniversite... Ve bu okullardan mezun olan, dünyanın dört bir yanına kutlu bir davayı tebliğ için yola çıkan fedâkâr öğretmenler. Hepsinin ortak noktası, Allah Rasûlü’nün rahle-i tedrîsinden geçmeleri. Hepsinin hocası, öğretmeni aynı insan… Ve bu ilklerin başında ilk öğretmen... Yegâne Muallim; Hazret-i Muhammed Mustafâ -sallâllâhu aleyhi ve sellem-…

Asr-ı Saâdette her şeyin bir ilki yaşanırken aslında bir yandan da insanlığın felâh (kurtuluş) reçetesi yazılıyordu. Yeni bir medeniyetin temelleri atılıyor, ilâhî bir el, o güzide insanların aracılığı ile insanlığın, boğazına kadar saplandığı bataklığı kurutmaya çalışıyordu.

“Allâh’ın merhametinin bir tecellisi” idi Peygamber Efendimiz[1] ve O’nun güzîde ashabı.

“Sizden iyiye çağıran, doğruluğu emreden ve fenâlıktan men eden bir cemaat çıksın.” (Âl-i İmran, 104)

İşte sahâbe, tam da âyet-i kerîmede ifade edilen bu grup olmak için çalışıyordu. Asr-ı Saâdet denilen zaman diliminin başkahramanları, insanlığın mihenk noktasını oluşturmak için âdeta kendilerine biçilen rolü en iyi şekilde yerine getirmeye gayret gösteriyorlardı.

Önlerinde ideal bir insan, örnek bir şahsiyet vardı. O ki, peygamberler peygamberi. Dünyayı teşrîfinden önce, ilâhî himâyeye muhâtap, dünyaya geldikten sonra da ilâhî himâyede olan bir Peygamber!... O, konuşursa da Rabbinden, sükût ederse de Rabbinden… Zira “O, hevâ ve hevesinden konuşmaz”dı.[2]

Allah, O’nu bir medeniyetin çekirdeğini oluşturacak insanların başına koydu ve vahyin inzal süresi içerisinde çağlar ötesini îmar edecek anlayışın anahtarını verdi. O’nun için ırk, dil, coğrâfî mekân ve sınıf farklılıklarının hiçbir önemi yoktu.

“Herkes Allâh’ın huzurunda tarağın dişleri gibi eşit”ti.

“Üstünlük, ancak takvada idi.”[3]

O yüzden O’nun için dünya, büyük bir üniversite, insanlar ise, bu üniversitede eğitim görmekte olan öğrencilerdi. O, ümmetine merhametli bir öğretmen ve kâmil bir baba şefkati ile bakıyordu. Öyle bakmalıydı. Öyle kuşatıcı ve müşfik olmalıydı.

 

“İdeal bir öğretmen nasıl olmalıdır?”

Bu soruya verilecek doğru cevap, her hâlde şu olur:

“Öğrencileri ile ortak paydaları olan, onlara saygılı, şefkatli, peşin hükümleri olmayan ve onları affeden, seven, tepkilerine karşı sabırlı, örnek şahsiyetli, eğitimin bütün uygun usûllerini bilen ve kullanan, fedâkâr, etkileyici ve tutarlı tavırlar sergileyen bir insan.”

İşte bütün bu özellikler ve daha fazlasını üzerinde taşıyan Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, ümmeti ile münâsebetlerini bütün eğitimcilere örnek olacak şekilde inşâ etmiştir.

Peygamber Efendimiz, gerek sahâbîlerle, gerekse diğer insanlarla münâsebetlerinde kendisinden yüzyıllar sonra eğitimin altın kuralları olabilecek düsturları, bizzat söz, davranış ve uygulamaları ile ortaya koymuştur.

Bugün eğitim kitaplarında ilmî olarak ortaya konulan ve eğitimden yüzde yüz verim alınması için mutlaka uygulanması gerekli görülen prensiplere baktığımız zaman bunların Peygamber Efendimiz’in hayatında en güzel bir şekilde uygulandığını görmekteyiz.

Peygamber Efendimizin insanlarla münâsebetlerinde uyguladığı ve eğitimcilere de nümune olabilecek bu ilkeleri sıralayacak olursak şunları söyleyebiliriz:

-Ashâbı, yaşadıkları toplumda en ümitsiz ve en zayıf, horlanmış bir vaziyette iken O, onları dâvâsına inandırdı, onlara sürekli ümit ve müjde aşıladı.

-Olumlu davranışları ödüllendirdi ve takdir etti.

-Soru sorarak ilgi uyandırdı.

-Muhataplarının mevzuyu hemen anlamaları için acele etmedi.

-Anlatacaklarını zamana yaydı, tedrîc (yavaş yavaş, kademe kademe öğretme) kanununa riâyet etti.

-Örnekler vererek anlattı; öğretmek için hikâyelerden, kıssalardan istifade etti.

-Çocukların mescide gitmesini teşvik etti, onları ilim meclislerine götürdü.

-Herkese yumuşak ve hoşgörülü davrandı.

-Anlattıklarının zihinlere yerleşmesi için sözlerini tekrarladı.

-İnsanların anlayabileceği şekilde konuştu.

-İnsanı değil, yanlış davranışı eleştirdi.

-İlme âşinâ kimselere, yabancı dil öğrenmeyi tavsiye etti.

-Şekil çizerek, benzetmeler yaparak ve beden diliyle anlattı.

-Anlattıklarını uyguladı, yaşayarak öğretti.

Bu özellikleri ile Peygamber Efendimiz, ümmetinin en güzel muallimiydi. O, Rabbinden aldığı ilâhî emir ve yasakları, ümmetine öğretmek için gönderilmişti.

 

Öyle bir muallim ki!..

Cehaletin en şiddetli yaşandığı bir topluma, en zor şartlarda eğitim veren bir muallim... Kendisine vaad edilen hiçbir dünyalığa en küçük bir meyil göstermeden, vakarlı bir duruş sergileyen ve “Rabbimin rızâsından başka hiçbir şey istemiyorum.” diyen bir muallim.

Hem ümmeti, hem ümmetinin geleceği demek olan çocukları ile ilgilenen, onların dertleri ile dertlenen bir muallim.

Hayatının her ânını eğitime adamış, zamanının entelektüel çevrelerini hayretlere düşürecek kadar hâdiselere hâkim ve firâset sahibi, ama bir taraftan da toplumun bilgi yönünden en alt tabakası ile de ortak dil oluşturabilen bir muallim.

Herkese seviyesine göre muâmele eden, beden dilini en iyi şekilde kullanabilen bir muallim…

Çünkü Rabbi O’nu risâletinin en başında:

“Ey örtüsüne bürünen! Kalk ve korkut!”[4] emriyle vazifelendirmiş ve vahyin ilk satırına da:

“Oku! Sen’i yaratan Rabbinin adıyla!..”[5] emr-i ilâhîsini koymuştu. Ki muallimliğin ilk şartı, hatta en birinci şartı, öğrencilerine okumayı öğretmekti. O da bunun gereğini, bu emrin altında yatan ilâhî mânâyı genişleterek; okumayı, okutmayı, anlamayı, yaşamayı ve yaşatmayı kendisine vazife bilmişti.

Kimsesiz, yalnız... Üstün karakter ve meziyetlerine hayran olan kavmi arasında peygamberlik vazifesine başlayınca duyulan kimsesizlik!.. En yakınları olan akrabaları tarafından dışlanmış, onlar tarafından bile hakarete uğramış, horlanmış, dövülmüş, itilmiş, terk edilmiş ve hatta yurdundan sürülmüş bir muallim…

Ama bunca eziyete rağmen yılmadan, usanmadan, îmânın tadını, Mevlâ’nın merhametini kavmi ile paylaşmayı, hayatının birinci gâyesi kılmış bir muallim… Mekke’de îmar etmeye çalıştığı örnek toplumu, hicrete mecbur kalınca Medîne’de devam ettiren... Kapı kapı, şehir şehir dolaşan… Tâif’e giden... Bir dinleyen bulma ümidiyle yoldan geçen kervanları çeviren... Yılmadan, usanmadan... Muallim olmanın mânevî sorumluluğu altında hep dertlenen…

Şu hadîs-i şerîf, O’nun ümmetine verdiği değeri anlatması bakımından ne kadar mânidârdır:

“Benimle sizin durumunuz şuna benzer: Bir adam ateş yakar. Ateş etrafı aydınlatınca pervâneler (gece kelebekleri) ve aydınlığı seven bir kısım hayvanlar, bu ateşe kendilerini atmaya başlarlar. Adamcağız, onlara mânî olmaya çalışır. Ancak hayvanlar galebe çalarak pek çoğu ateşe düşerler. Ben, ateşe düşmemeniz için sizi belinizden, kemerinizden yakalıyorum, ancak siz ateşe atılmak için koşuyorsunuz!” (Buhârî, Rikâk, 26)

Ümmetini ateşten korumak için onları belinden, kemerinden yakalamaya çalışan bir Peygamber… Hayatını, onlara gösterdiği merhamet merkezine koyan bir Peygamber…

* * *

Yâ Rasûlâllah! Sen’in ümmetin olarak hepimiz, henüz okula yeni başlayan öğrenciler gibi sıralarımızda Sen’i dinliyoruz. Sen’in ufukları aşan müjdelerini duyuyor, o müjdelerle heyecanlanıyoruz.

Evet, biz Sen’in de buyurduğun gibi, ateşin etrafında dönen kelebekler gibiyiz. Ne yaptığımızı bilmiyoruz. Ateşi gül bahçesi, cam kırıklarını su sanıyoruz. Sen’in merhamet kanatlarının altında biz öğrencilerini topla. Bize sorular sor, anlattıklarını tekrar et!

Ceddin Hazret-i İbrahim’i anlat. Peygamber kardeşlerin Hazret-i Mûsâ’yı, Hazret-i Yûsuf’u anlat. Âd kavmini, Semûd kavmini anlat bize.

Îmânı, ihsânı anlat... Sen’i, gözlerimizi kırpmadan, başımızı oynatmadan pür dikkat dinleyelim...

Essalâtü vesselâmu aleyke Yâ Rasûlallah!..

 

[1] el-Enbiya, 107.

[2] Bkz: en-Necm, 3.

[3] Bkz: el-Hucurât, 13.

[4] el-Müddessir, 2.

[5] el-Alak, 1-2.

PAYLAŞ:                

Şefika Meriç

Şefika Meriç

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle