Herkesin Uzanabileceği Birileri

Herkesin bir fakiri, bir öğrencisi, hastası, elini uzatabileceği birileri olmalı.

Her gün sıcak koltuğumuza oturup seyredebildiğimiz kadar manzara ile yetinmeyelim. Dışarıda kar, yağmur, soğuk fırtına, yoksulluk, çaresizlik ve tükenmişlik içinde olanları düşünüp aklımıza getirelim. Sadece seyretmek yetmez, onların derdine ne kadar derman olabilirsek olalım.

Herkesin mutlaka yapabileceği bir şeyler vardır. Yardım denince nedense insanların aklına hep para ya da mâlî yardım gelir. Elbette onun da çok gerekli olduğu yerler var. Maddî imkânları olmayanlar, hiç değilse bedenen ve rûhen yardımcı olabilirler. Hani bir söz var; “Sevdiklerinize bir gül verin, eğer gülünüz yoksa gülüverin!.” diye… Hâli vakti iyi olan fakat yaşlandığı için alışverişe gidemeyen, misafirini ağırlamakta güçlük çeken ya da dostluğa, sohbet ve konuşmaya ihtiyaç duyanlar da var. Onların hatırları sorulup ara sıra da olsa ziyaret edilse mutlu olacaklardır. Yaşlandıkları için bir kenara atılmış gibi hissetmemeleri lâzım. Gönüllerini kazanmamız lâzım… Onların yaşadıkları olaylardan ibret alıp, tecrübelerinden istifade etmemiz gerekir. Hazret-i Mevlânâ ne güzel ifade eder:

“-Gençlerin aynada göremediklerini, yaşlılar, bir tuğla parçasında görürler.”

Çalışan annelerin, anneleri gelinceye kadar kapıda bekleşen çocuklarını veya hastalanınca evde yalnız yatmak zorunda kalan komşu çocuklarını evimize alıp yardımcı olabiliriz. Parası olduğu hâlde, eşi-erkeği olmadığı için odun, market, kömür, doktor vs. en basit ihtiyaçlarını karşılayamayan hanımlar var. Gündüz inşaatta gece başka işlerde çalışıp da ev kirasını ödemekte zorlanan, buna rağmen çocuklarına bakmaya çalışan babalar var.

Bunlara giyilmiş de olsa temiz ve düzgün kıyafetlerimizden, kullanmadığımız eşyalardan, kenarda fazladan duran yiyecek ve içeceklerimizden verebiliriz.

Bazıları dünyayı, sadece kendi evinin penceresinde gördüğünden ibâret sanıyor. O muhitin dışına çıkmadığı için:

“-Hani canım, fakir mi var, dilencilerin üzerinden neler çıkıyor?!” diye kendilerini savunacak bir kaçış yolu buluyorlar.

Herkes, dilenecek kadar onursuz ya da çaresiz değil ki… Kimseye hâlini bildirmeyen, çöplerden bulduklarıyla hayatını sürdürmeye çalışan, kimsenin görmesini istemediği için gece kâğıt vs. toplayan, pazarcılar gittikten sonra atılan yiyecekleri kapışan insanlarla dolu etrafımız…

Çocuklarımdan duyuyorum, tıp fakültesi son sınıfa gelmiş öğrencilerden yazın o sıcağında inşaatlarda çalışıp okul masraflarını karşılamaya çalışan, alışık olmadığı için yaralananlar bile oluyor. Kimileri marka peşinde, saçımı bilmem kime benzeteyim derken, moda böyle diye şekilden şekle girerken, bazıları sıcak bir çorbaya, kuru bir ekmeğe muhtaç…

Eğer evden çıkarken bugün birisine iyilik edeyim niyetiyle çıkarsanız, Allah Teâlâ karşınıza mutlaka yardım edeceğiniz birilerini çıkarıveriyor. Çocuklarım küçükken önlükler siyahtı. İki tane önlük; birisini yıkayınca yedeğini giydirirdim. Bir gün bayram provası için öğrenciler yürüyüş için kapımızın önünden geçtiler. En arkada bir kız öğrenci dikkatimi çekti. Güneşten solmuş siyah önlüğü, âdetâ kahverengi olup iyice yıpranmıştı. Kim bilir kaç öğrenci giymiş belli değil!.. Arkada önlüğünün düğmeleri kopmuş çocuk, bir-iki adım gidiyor, bir taraftan da iki yana yayılan yakasını toplamaya çalışıyordu. O kadar üzüldüm ki… Hemen yedek önlüğü alıp okula gittim. Öğretmenine durumu anlattım. Sanırım birinci sınıf öğrencisiydi. Çocuğun annesini çağırıp önlüğü verince:

“-Ben bunu saklayayım da bayramlarda ve gelecek yıl giysin!.” demişti.

Demek ki, bizim için eski ve değersiz olan bir şey bazen bir başkası için çok lüzumlu olabiliyor.

Bir arkadaşımızın adak kurbanı vardı. Onu kestirip dağıtmak üzere eşimle birlikte tam arabaya biniyorduk ki, temiz giyimli 12 yaşlarında bir çocuk, büyük çöp bidonuna eğilmeye çalışıyor, boyu yetmiyor, bir şeyler aradığı belli oluyordu.

“-Evlâdım, gelir misin sana et vereyim annene götür!..” dedim.

Çocuk, böyle bir söz beklemiyordu. Eti verdik, o sırada eşim çocuğa para da verdi. Çocuk avucundaki parayı görünce havaya öyle bir zıpladı ki…

“-Amca nereden bildin benim bu paraya ihtiyacım olduğunu… Dört gündür bu parayı temin edemiyordum, şu arabamın dört tekerinden birisi kırıldı. Çöplerden bir şeyler bulur da yaptırabilir miyim diye uğraşıyordum. Ben bu arabayla kâğıt filân topluyor, okul harçlığımı çıkarıyor, anneme bakıyorum!..” diyerek arabasını alıp deli gibi koşturdu.

“-Aman dikkat et evladım, trafiğe!..” dediysek de bizi duymadan oradan uzaklaştı sevinçle…

Bazıları, hayır kurumları için yapılan kermeslerde veya tezgâhına üç-beş çeşit eşya koyarak bunu satıp alın teriyle hayatını kazanmak isteyenlerin mallarına bakıp:

“-Bu, benim işime yaramaz. Evde küçük çocuğum yok ki!..” ya da:

“-Bu kitabı, dergiyi veya takvimi kim okuyacak?!” diye elleri ceplerine gitmiyor.

Oysa…

Onlara muhtaç o kadar çok çocuğumuz, insanımız var ki..

Hani o erler ki, kimsenin alışveriş yapmadığı dükkânlardan alışveriş yaparlar.

Rahmetli babacığım da bunu sık sık yaparmış. Ablam ve ben küçükken bir gün bir çuval ıspanak alıp gelmiş. Adana gibi sıcak bir memlekette, buzdolabı da yoktu o zaman... Evde iki küçük çocuk; kim yiyecek bunu… Bari kendisi de zengin olsa!.. Annem:

“-Nedir bu hâl, efendi?” deyince:

“-Bir arkadaşım yeni dükkân açtı. Sabahtan beri hiç satış olmamış. Evine nasıl ekmek götürecek?! Para versem belki alınır. Ben de ıspanaklarının hepsini aldım. Yarına kalsa bozulacak sen ne yaparsan yap. İstersen komşulara dağıt!..” dedi.

Sağlıklı ya da hasta olalım, içimizde hastaneye yolu düşmeyen yoktur. Orada hasta yatanlara veya onların çaresizlik içinde dışarıda bekleyen yakınlarına hiç dikkat ettiniz mi? Kalacak yerleri olmayıp hastane bahçesinde, arabada yatıp kalkanlar… Günlerce bir simitle, üzüntü ve ümit arasında, çaresizlikle kıvranan ve sayısız ızdırap çeken, evinden, memleketinden uzakta olan kimseleri hiç düşündünüz mü?! Hele mübârek günlerde, yerlere sofra kurup oruç açanlar... Banyo yapamayan, üstündekinden başka kıyafet bulamayan bir sürü insan… Hele anneler… Hasta çocuklarının kıyafetlerini bir görseniz!.. Eşimin ameliyatlarında, bilhassa çocuk giysilerini çok götürürdük. Hastabakıcılar, hemşireler:

“-Doğuma gelip de giysisi olmayanlar var, getirdiklerinizi onlara verelim!..” dediler.

Her hastane köşesinde, dışarıda bekleyenler için bir aşevi olmalı… Evleri yakın olanlar biraz ilgilenseler, kim bilir gün gelir, belki biz de aynı duruma düşebiliriz. Elimizde ne varsa, olabildiğince paylaşabilirsek ne mutlu…

Osman Nûri Topbaş Hocaefendi, “Son Nefes” isimli eserinde; “mezarlıkta zengin-fakir, yan yana… Ne birisinin elinde, başkasına vermek üzere bir imkân ne de öbürünün böyle bir şeye ihtiyacı olacak!” der.

Vakit varken sahip olduğumuz her şeyi değerlendirelim. Mal-mülk, sıhhat-âfiyet, maddî imkânlar, hepsi bize geçici olarak verilmiş emanetler… Emânetleri asıl sahibine güzelce sunalım, inşâallâh…

Cennetin kapısından içeri girmek için acele eden dört kişi varmış:

Birincisi “ağniyâ-ı şâkirîn”. Yani malını Allah yolunda harcayan zenginler;

İkincisi ilmiyle âmil (amel eden) âlim kişi;

Üçüncüsü Allah yolunda şehit olmuş kişi;

Dördüncüsü makbul olmuş bir hac yapan kişi...

Melekler zengine sormuşlar:

“-Sen bunca malı nereye harcadın?” diye o da:

“-Allâh’ın verdiği emanetleri, sırf O’nun rızasını kazanmak için yine O’nun yolunda harcadım.” demiş. Melekler, “Sen sıranı bekle!” demişler.

Âlime sormuş melekler:

“-Sen bu ilmi nasıl elde ettin?”

Âlim:

“-Ben çok fakir bir âilenin çocuğuydum. Bir zengin bana yardım etti, kabiliyetim de vardı. Okudum âlim oldum.” demiş. Melekler, “Sen de sıranı bekle.” demişler.

Şehîde sormuşlar:

“-Sen nasıl şehid oldun?” diye. O da:

“-Canımı Allâh’ın yoluna çekinmeden verdim.” demiş.

“-Peki, şehitliğin bu kadar kıymetli olduğunu nereden öğrendin?”

“-Âlimden.” diye cevap vermiş şehid. Ona da diğerlerine dedikleri gibi, “Sen de bekle sıranı!” demişler.

Sıra hacı efendiye gelmiş.

“-Sen hacı olmanın değerini nasıl ve kimden öğrendin?” diye sorunca, o da:

“-Âlimden…” diye cevap vermiş. Ona: “Sen de sıranı bekle!” demişler.

Bunun üzerine; âlimin yetişmesine yardımcı olmak sûretiyle pek çok insanın hayrına vesîle olan zengini ilk olarak cennete koymuşlar; ikinci olarak âlimi, sonra da şehid ve hacıyı...

Bir Allah dostunun “Vermek nedir?” sorusuna cevaben:

“-Vermek, başkasının sevinciyle huzur bulmaktır!..” dediği gibi, fert ve toplum olarak huzur arıyorsak, daha büyük bir gönül seferberliğine ihtiyacımız var.

Hasta, garip, ihtiyar, kimsesiz, muhtaç ve aç kimselere yardımcı olmamız, Rabbimize karşı bir şükür borcudur. Elimizdeki bütün imkânlarımızı muhtaçlarla paylaşalım ki, memnun ettiğimiz, gönlünü aldığımız bu insanlar dünyada rûhâniyetimiz, âhirette imdadımız, cennette ise saâdetimiz olsun!..

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle