Gönül İkliminden İnciler

t Muhabbetin kantarı, fedakârlıktır. Yaklaşan kurban bayramı günlerinde Allâhʼın muhabbet ve rızâsını üzerimize daha çok celbetmek için en güzel fedakârlık nişânesi de; yetim, kimsesiz, fakir ve muhtaçların bize zimmetli olduğunu unutmamaktır.

Molla Câmî ne güzel buyurur:

“Gönül al! (Çünkü gönül almak), hacc-ı ekberdir.

Bir gönül, binlerce Kâbeʼden daha iyidir.

Kâbe, Âzeroğlu İbrahim’in yaptığı binâdır.

Gönül ise, Celîl ve Ekber olan Allâh’ın nazargâhıdır.”

Burada kastedilen gönül, herhangi bir gönül değil, her hâliyle Cenâb-ı Hakk’a yakın, dost olan bir gönüldür. Nazargâh-ı ilâhî olan böylesi bir gönlü hoşnûd edebilmek, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına da vesîledir.

t İlâhî hakîkatlerden habersiz, îmânın ilk meyvesi olan merhametten nasipsiz katı yürekli kimseler, insanlığı kendilerine sadece bir maske olarak kullanırlar. Böyleleri fikir olsa hakîkati öldürür; şâir olsa ruhları çürütür; ahlâk savunucusu kesilse ahlâkı mahvederler.

Hazret-i Mevlânâ buyurur:

“Böyleleri, eline bir gül bile alsa, o gül başkalarına diken olur. Bir dostun yanına gitse, onu yılan gibi sokar.”

Kısacası merhamet mahrumları, birer gönül kâtilidirler. Gerçek İslâm ahlâkı ise; gönül almayı, gönül yapmayı, gönüllerin fethini ve ihyâsını telkin eder.

t Dâvud-i Tâî Hazretleriʼnin hizmeti­ne bakan talebesi, bir gün ona:

“–Efendim, biraz et pişirdim; buyurmaz mısınız?” der.

Üstâdının sükût etmesi üzerine de eti getirir. Ancak Dâvûd-i Tâî Hazretleri, önüne konan ete bakarak:

“–Falanca yetimlerden ne haber var evlâdım?” diye sorar. Talebesi:

“–Bildiğiniz gibi efendim!” diyerek cevapla­r. O bü­yük Hak dos­tu da:

“–O hâl­de bu eti on­la­ra gö­tü­rü­ver!” buyurur.

Ha­zır­la­dı­ğı ik­râ­mı üs­tâ­dı­nın ye­me­si­ni ar­zu eden talebe ise:

“–Efen­dim, siz de uzun za­man­dır et ye­medi­niz!..” di­yerek ıs­rar ede­cek olur. Fa­kat Dâ­vud-i Tâî Haz­ret­le­ri kabul et­me­yip şöyle buyurur:

“–Ev­lâ­dım! Bu eti ben yer­sem bir müddet sonra dı­şa­rı çı­kar. Fa­kat o ye­tim­ler yer­se, ebediyyen kalmak üzere Arş-ı Âlâ’­ya çı­kar!..”

Bugün İslâm coğrafyasının pek çok bölgesinde, öyle mazlum, yoksul, muzdarip ve aç insanlar var ki, onlara tattırılacak kurban etleri, belki de Arş-ı Âlâʼya çıkacak en güzel bayram hediyelerimiz olacaktır.

Unutmayalım ki, kurbanlarımızdan dolayı Cenâb-ı Hakk’a ulaşacak olan ancak takvâmızdır. (Bkz. el-Hac, 37) Ve diğer bir âyet-i kerîmede de şöyle buyrulmaktadır:

“…Allah, ancak takvâ sahiplerinden kabul eder.” (el-Mâide, 27)

t Hazret-i Mevlânâ, kurbanın derûnî şartlarından habersiz şekilde sırf zâhir plânında takılıp kalanları şöyle îkaz buyurur:

“Sakın ola ki keçinin gölgesini kurban etmeye kalkışma!..”

Zira kurban edilen hayvanın eti, kemiği, gölge varlıktır; aslolan, onun ifâde ettiği mânâdır, yani gönüldeki Allah için fedakârlık hissiyâtıdır.

Unutmayalım ki, maldan ve candan fedakârlığın zirvesine ulaşan Hazret-i İbrahim uʼın Cenâb-ı Hakʼla dostluğu neticesinde bize kurban nîmeti ihsân edildi. Bizden de, yapacağımız fedakârlıklarla o dostluğa nâil olmamız beklenmektedir.

t Kurban vesîlesiyle tefekkürümüzü bilhassa;

“Allah müʼminlerden, canlarını ve mallarını, kendilerine (verilecek) Cennet karşılığında satın almıştır.” (et-Tevbe, 111) âyet-i kerîmesi üzerinde yoğunlaştırmamız zarurîdir.

Düşünmeliyiz ki;

Canımızla, malımızla, bütün imkânlarımızla ne kadar Hakkʼa râm olabiliyoruz?

Allâhʼın lûtfettiği nîmetlerin şükrünü ne kadar îfâ edebiliyoruz?

Elimizdeki imkân ve nîmetleri, Hakkʼa yakınlığımızı artırmaya vesîle kılabiliyor muyuz? Yoksa bu nîmetler, Cenâb-ı Hakʼla aramızda bir perde mi oluyor?!.

t Gerçek servetimiz, infâk ettiklerimizdir.

Nitekim Hazret-i Âişe c’dan rivâyet edildiğine göre, Rasûl-i Ekrem r’in âilesi bir koyun kesmişti. Birçok kimseye infakta bulunulduktan sonra Hazret-i Peygamber r koyundan geriye ne kaldığını sordu:

Hazret-i Âişe c:

“–Sadece bir kürek kemiği kaldı.” cevâbını verince de, Peygamber r Efendimiz:

“–Desene bir kürek kemiği hâriç, hepsi bizim oldu!” buyurdu. (Tirmizî, Kıyâmet, 33)

t İslâm, insana madde ile mânâ arasında bir denge programı takdîm eder. Bedensiz bir ibadet olamaz. Bedensiz bir namaz kılınamaz, oruç tutulamaz. Diğer ibadetler de ancak bedenle îfâ edilebilir. Lâkin ruhsuz da olamaz. Rûhî heyecan, gönül vecdi, kalbî rikkat ve hassâsiyet kaldırıldığında din, kuru bir şekil ve iskelet hâline getirilmiş olur.

Cenâb-ı Hak, âyet-i kerîmede şöyle buyurur:

“Mü’minler gerçekten felâh bulmuşlardır. Onlar ki namazlarını huşû ile kılarlar.” (el-Mü’minûn, 1-2)

Bu bakımdan Peygamber r Efendimiz, ibadetlerin zâhirî şartları kadar bâtınî şartlarını da ashâb-ı kirâma telkin buyurmuşlardır.

Meselâ Efendimiz r, namazın kalbî cihetine, yani bâtınî tarafına dikkat çekmek için şöyle buyurmuşlardır:

“Namaz(da) her iki rekâtta bir teşehhüde oturursun. Derin bir huşû içinde olur, tazarrû ve niyazda bulunursun. Tevâzu ve tezellül gösterirsin. (Namazı bitirince de) ellerini, içleri yüzüne dönük olarak Yüce Rabbine kaldırıp; «Yâ Rabbi! Yâ Rabbi!» diye yalvarırsın. Kim böyle yapmazsa namazı eksiktir.” (Tirmizî, Salât, 166/385)

Yine oruçtan gâye, vücudun açlık çekmesi değil, takvâya erebilmektir. Nitekim şöyle buyrulmuştur:

“Ey îman edenler! Oruç sizden önce gelip geçen ümmetlere farz kılındığı gibi size de farz kılınmıştır. Umulur ki takvâ sahibi olursunuz.” (el-Bakara, 183)

İnsan, oruç sayesinde, hiçlik ve âcizliğinin yanında, bir lokma ekmek ve bir yudum suyun kıymetini idrâk eder. Kendisine bu nîmetleri ikram eden Cenâb-ı Hakk’ın ne büyük bir lûtuf ve kerem sahibi olduğunu anlar. Şayet kişinin gözü, dili ve kulağı bu ibadetten nasipsiz kalır, dünyanın neresinde olursa olsun, muhtaç olanların kendisine emânet olduğu şuuru gönlünde yeşermez, kalbi şefkat ve merhamet ummânı gibi çağlamazsa, o kişi oruç ibadetinin gerçek derinliğine nâil olamamış demektir.

Peygamber r Efendimiz, orucun zâhirini îfâ edip bâtınından gâfil kalanlar hakkında şöyle buyurmuştur:

“Nice oruç tutanlar vardır ki, oruçlarından kendilerine kalan, kuru bir açlıktan başka bir şey değildir!” (İbn-i Mâce, Sıyâm, 21)

Hülâsa gerçek oruç, mideyle beraber göze, kulağa, dile ve bilhassa vicdâna tutturulan oruçtur.

Yine zekât ve sadaka ibadetinde gönlün rikkat kazanması istenmektedir. Bu sebeple “…Allâh’ın sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân et…” (el-Kasas, 77) buyrulmuşken, bunun nasıl olması gerektiği de bir başka âyet-i kerîmede şöyle bildirilmiştir:

“Ey îmân edenler! Allâh’a ve âhiret gününe inanmadığı hâlde malını gösteriş için harcayan kimse gibi, başa kakmak ve incitmek sûretiyle, yaptığınız hayırlarınızı boşa çıkarmayın...” (el-Bakara, 264)

Bu sebeple infakta kibirlenmemek, fakiri hor görmeyip onun duâsına muhtaç olduğunu unutmamak, bilâkis kendini fakirin yerine koyup, bir gün kendisinin de onun durumuna düşebileceğini tefekkür etmek îcâb eder.

Ayrıca düşünmek lâzımdır ki, insan aslında kendi malından değil, kendisine emaneten verilmiş olan mülkten infâk etmektedir. Bu malda, âyet-i kerîmeyle sâbit olduğu üzere; “…muhtaç ve yoksulların bir hakkı vardır.” (ez-Zâriyât, 19)

Peygamber r Efendimiz de bir hadîs-i şerîflerinde zekât, sadaka ve infâkın insanın gönül dünyasını nasıl îmâr ettiğini şöyle bildirmektedir:

“Eğer kalbinin yumuşamasını istiyorsan, fakiri doyur, yetimin başını okşa!” (Ahmed, II, 263, 387)

t Zâhir ile bâtın birbirini tamamlayan iki unsurdur. Biri olmadan diğeri dâimâ noksandır. İmâm-ı Rabbânî Hazretleri şöyle buyurmuşlardır:

“Zâhirimizi şer’î ölçülere uygun şekilde tezyîn ettikten sonra amellerimize gaflet bulaşmaması için bâtınımıza yönelmeliyiz. Zira bâtın desteği olmadan zâhirimizi şer’î hükümlere uygun hâle getirmek, çok çetin bir iştir.”

Velhâsıl, nasıl ki, namaz, oruç, zekât, hac gibi zâhirî farzlar vardır; bunun yanında güzel ahlâk, merhamet, cömertlik, adâlet, tevâzû, ihlâs, samimiyet, edep, iffet, hayâ, hûşû, takvâ, sabır gibi bâtınî farzlar da vardır.

Yine kumar, içki, zinâ, hırsızlık vb. zâhirî haramların yanında, gurur, kibir, haset, öfke, riyâ, cimrilik, israf, tecessüs, yalan, gıybet, gaflet, ihtiras gibi bâtınî haramlar da vardır. Bu bâtınî haramlardan kaçınmak, en az zâhirî haramlardan sakınmak kadar mühimdir. Maalesef günümüzde bâtınî günahlar daha çok işlenmektedir. Zira bunlar gözle görülmediğinden, mânevî ağırlığı hissedilmeden kolayca işlenebilmektedir.

Lâkin bir kul, ancak zâhirî ve bâtınî emir ve yasaklara riâyet etmekle kemâl bulabilir. Ancak bu sâyede, hayatın her safhasında yaşanan bir İslâm şahsiyeti teşekkül edebilir.

t Vatanımızda yaşanan son hâdiseler gösteriyor ki, Cenâb-ı Hak, bu ülkeden merhamet ve inâyetini esirgemedi. Ümmet-i Muhammed’i lûtf u keremiyle muhâfaza buyurdu. “Hamd, âlemlerin Rabbi Allâh’a mahsustur.” (el-Fâtiha, 2) hakîkati gereği, Cenâb-ı Hakk’ın bu muazzam ihsânına mukâbil bizler de, O’nun rızâsı yolundaki gayretlerimizi, yani fiilî şükrümüzü artırmalıyız.

Cenâb-ı Hak, bizlere, İslâm coğrafyasındaki mazlûm müslüman kardeşlerimizin dertleriyle dertlenebilmeyi, maddî-mânevî imkânlarımızla o dertlere dermân olabilmeyi nasip ve müyesser eylesin…

Âmîn!..

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

Osman Nûri Topbaş

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle