Çocukluğumuza...

Çocuktuk… Anlı şanlı oyunlarımız, kirlerden uzak, saf tebessümlerimiz vardı. Serin bir geceyle ılık bir bahar melteminin, garip, ama haz veren koynundaydı taptaze gülücüklerimiz.

Ses ile sessizliğin bitiştiği değişik anlardı. Ancak ne sessizlik bakışlarımızdaki pırıltıyı bozar, ne de ses alıp götürürdü, içimizde dolaşan o derin mâzîyi…

Zorduk, bir o kadar… Zararı ve faydayı çabuk fark etmiş, bir elma şekerinin günbatımının kızıllığına nasıl mağlup olduğunu, kolay görmüştük. Elma şekerinin tadı acılaşsa da ağzımızda… Evet, hayat zordu… Her şeye rağmen, huysuzluğumuzun da sorularımızın da adı, çocukluktu…

Huzur, sâfiyetin filiz verdiği mekânda başlar. Mâsûmiyetin hayata ürkek bakışlarla nazar ettiği zamanlarda, o endişenin gölgesi ancak hâl insanı, güzel kimselerin gönül sohbetlerinde çiçek çiçek açardı. Bu devrelerde tasavvufun reyhânî kokusunu duymak ve o temiz çehrelerin mânâ âleminden devşirdikleri papatya kadar derin ve duru ifadeler, nasıl da birleşivermişti köpük köpük coşan gönüllerimizle…

O meclislerin elest bezmine en yakın kimseleriydik. Bu dünyanın hep büyüyeni, yetişkini olmayı hayal etsek de, o âleme elleri uzanmaya en yakın, en saf eller, bizdik…

Ve duâ için açılırken ellerimiz… Samîmâne bir bakışla gönlümüze nazar eden bir Nurgül teyzemiz vardı. Aşkı, ihlâsı, muhabbeti ve daha nice tarifsiz hissi, O’nun bu nazarından öğreniyor, ya da öğrenmeye çalışıyorduk.

Dağıtılan gül suları ellere damla damla süzülürken, Nurgül Teyzemizin sesi, halâvet veren bir edâ ile eserdi yüreğimizde.

“Gönül nûr-i cemâlinden, Habibim bir ziyâ ister

Gözüm hâk-ı rehinden Ey tabibim tûtiyâ ister”

deyince düşerdi başlar birer birer.

Biz de ağlardık… Çünkü evimizde o Gül Yüzlü sevgiliyi anlatan kitaplar okur, kasetler dinlerdik.

“Anlat bana, ne olur Sevgili Peygamberimi anlat

Muhtacım O’na

Kâinatın Sevgilisi’ni tekrar tekrar hatırlat

 

Her şeyimizi O’na borçluyuz

En evvel Sevgili Peygamberimi anlat

O’nu anlatarak yolumu aydınlat”

Muhayyilemizde Hira’nın, Sevr’in âşinalığı varken, nasıl dursundu dîdede gözyaşı, Nurgül Teyzemiz “Gönül nûr-i cemâlinden” derken…

Ve bir de…

Mûsa Efendi Hazretleri vardı. Bunu demek haddimize mi bilmem amma, Nurgül Teyzemizin gönül bahçesinin yegâne musâhibi O’ydu. O’ndan uzanan şevkle, muhabbetle bakardık, Musa Efendi Hazretlerine… Çocuktuk… Ama biz de bakardık. Sarı saçlarımızı rüzgâr savursa da gözlerimize… Biz O’na bakardık, Onlar köşkteki sofraların düzenine bakardı.

Derken bu nurânî çehre, köşke doğru uzanır ve penceresinden gelen misafirleri selâmlarken yürekleri de tezyin ederdi. Nice gönüller böyle feth olunurdu. Pencereden bırakılan bereket paralarıyla, hediyelerle ikram ederlerdi gelenlere… Lâkin en büyük ikram bizzat kendileriydi…

Bir “bereket parası”, dayımın kızıyla bana da ulaşmıştı. Dışarıdan gelen bazı çocuklar ,bu paralarla kendilerine çikolata, bisküvi vs. almışlardı. Hoşumuza gitmeyen bir edâyla elimizdekine baktık. “Saklayalım” dedik sonra. “Mânevî değeri var…”

“Mânevî değer!..” demiştik. Değer yargısı buydu… Çünkü bizim huzur meclislerimiz, dualarımız, gülsularımız, bir de Nurgül teyzemiz vardı.

Hâlâ öylece pencerenin önündeydik. Hiç unutmam… Yağmur gibi hediyelerin bırakıldığı pencereden bir paket düşmüştü elime. Hissetmiştim, bu bir tesbihti… Ancak yanımda beliren bir teyze, o paketin kendi eline düştüğünü söyledi. Kendimden emin olmasam da… Teyzeye bakıp tebessüm ettim.

“-Peki teyze, mâdem öyle dedin… Senin olsun…”

Teyzenin yarı şaşkın, yarı memnun bakışından gözümü tekrar çevirmiştim o pencereye… Ama bu sefer durum farklıydı. Penceredeki o nurânî çehrenin, deryaları gıbta ettiren mavi bakışı, kalabalığa rağmen, eğilmiş öylece gözlerime bakıyordu…

O ân her şey durdu sandım… Kalabalık dondu. Sesler kesilmişti sanki… Çıt yok… Hareket eden, sadece o deryâ bakışın dalgalar hâline derinleşerek tebessüm etmesiydi.

Ve hareket eden ikinci şey… Yerçekimine bu âlemde tek muhatap sanki oymuşçasına heyecanla avucuma düşen bir paket… Ve yine hissetmiştim… Bu bir tesbihti…

O ân düşen üçüncü şey… Mutluluk gözyaşından başka, ne olabilirdi ki…

Şükürle dökülen gözyaşlarımız vardı bizim. Hayatında belki en sevdiği şeyi dahî veren miniminicik ellerimiz vardı. Bu eller suya, annemizin öğrettiği besmeleyle uzanırdı.

Bizim huzûr meclislerimiz, hâfız babamızın Kur’ân sadâsıyla başladığımız günlerimiz, yemeği beğenmezsek Afrika’dakilerin hâlini düşündüren, bir mor lahana sarılışındaki ve rengindeki harikuladeliği tefekkür ettiren annelerimiz vardı. Bizim duâlarımız, gül sularımız, hayata bambaşka gülücüklerimiz vardı.

Ve büyüdük sonra… Yaşça…

Küçüldük mü bilmem, ama hâtıralar gözesinin başında bu yaşananlar bir pınar gibi aklımda hâlâ. Zira hâtıralar, hayatın lezzet damağına ulaşan, kimi acıtıp kimi neşe saçan bir devrândır. Bütün yaşananlar bir defterden yırtılan sahifeler gibi bırakıldığı sanılsa da.. Bırakılmaz… Ve muhayyilemizde kalan her hâtıra, damıtılarak gözyaşı şişelerine konur, gönül raflarında korunur… Bakılınca mâzîye hasretle, gözyaşı şişelerinden bir damla kuruyan gönlünüze sunulur. Ve öyle uzanırken siz, o değerler ömür şeridinizin vazgeçilmez kareleri, unutulmaz tabloları olur.

Bir duâ kalır sonra, elinizi yüzünüzü sürünce duyduğunuz gülsuyu kokusu… Ve bir de o tatlı hâtıralar vardır. Gerisi belki de, hayatın tortusu…

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle