Birlik ve Beraberliğin Temel Harcı İslam Kardeşliği

Allah için olan hakiki kardeşlik, farklı bedenlerin bir kalp ile yaşaması gibidir. Allâh’ın rahmeti ve bereketi, “bir” ve “beraber” olanların üzerine iner.

Meşhur kıssadır; hikmet ehli bir zât, ölüm döşeğinde vasiyetini yaparken evlâtlarını toplamış ve kendilerinden birkaç değnek getirmelerini istemiştir. Değnekler getirilince, bunları bir demet yapmış, bağlamış ve sırayla evlatlarından bu demeti kırmalarını istemiştir. Ancak o güçlü kuvvetli oğulları bile demet hâlindeki değnekleri kırmaya muvaffak olamamışlardır. Daha sonra demedi çözmüş ve her birine birer değnek dağıtarak; “Şimdi kırın!” demiş.

Bütün çocuklar, ellerindeki tek değneği rahatlıkla kırmışlar. Baba, bundan sonra söze başlamış ve evlatlarına hayat boyu kulaklarından çıkmayacak vasiyetini dile getirmiştir:

“-Evlatlarım, siz böyle birbirinizden ayrı düşerseniz, düşmanlarınız da, hayatın dert ve tasaları da sizi tek tek avlar. Çaresiz kalırsınız. Şayet hep birlik olur, birbirinizin yanında yer alırsanız, sizin sırtınızı yere değirebilecek hiçbir güç yoktur, olamaz.”

Bu meşhur misâl, hayatın her safhası için geçerlidir. Peygamber Efendimiz, Medîne’ye hicret ettikten sonra muhâcirlerle ensârı kardeş kılmış ve onları, İslâm muhabbetiyle tek yürek hâline getirmiştir. Daha önce düşman gâileleriyle birbirine düşmüş Medineli kardeş kabileleri, İslâm’la müşerref olunca, büyük bir muhabbetle kenetlenmişler ve yekvücut olmuşlardır. Gerek Medineli Evs ve Hazreç kabilelerinin bu birlikteliği, gerekse Muhâcir-Ensar arasında oluşan İslâm kardeşliği; Müslümanları kısa zamanda bölgelerinin en güçlü devleti hâline getirmiştir. Zira o devirde insanlar, şehirler, kabileler ve hatta âileler olarak birbiriyle devamlı kavgalı hâldeydiler. İnsanların iç âlemindeki nefsâniyet ve menfaat duyguları, asırlardır devam eden husûmet ve kan davalarına dönüşmüştü.

İslâmiyet ise, gerek onlara ve gerekse bütün insanlığa; kan bağına ve menfaate dayalı birlikler yerine, takvâ yarışı, insan olarak yaratılış ve hukuk önünde eşitlik ile din kardeşliğini getirdi. Hangi ırktan, hangi renkten, hangi dilden olursa olsun, tek bir Allâh’a inanan bütün insanların “dinde kardeş” olması prensibi sayesinde Müslümanlar, bir binanın tuğlaları gibi birbirine kenetlendi. Bir uzuv acı hissedip hasta olduğunda, bütün diğer uzuvlar bu dertle muzdarip oldu. Böylece asırlar boyu süren büyük bir beraberlik sergilendi. Tevhid dinine yakışan da vahdet içindeki Müslümanlardı.

Ancak ne olduysa oldu ve Müslümanlar, birer değnek gibi kendi başına ayakta durmanın hevesine kapıldı. Herkes birbirinin kuyusunu kazmaya, kendi gemisini yürütmenin derdine düştü. İşte o zaman biz düşmanın elinde yenik düştük. “Böl, parçala ve yut!” mantığıyla bizi kıskıvrak yakaladılar. Biz kardeşlerimizin birer birer yok olduğunu gördüğümüz hâlde, “Nasıl olsa bize dokunmuyorlar!” rahatlığı ile istifimizi bozmadık. Sonra sıra bize geldiğinde, etrafımızda yardım edecek kimse kalmamıştı.

Tarih hep tekrardan ibaret… Aynı hataları yaptığımız müddetçe, başımıza hep aynı çoraplar örülecektir. Rabbimiz, daha önce Müslümanların nasıl bir tehlike içinde olduğunu şöyle haber veriyor:

“Hep birlikte Allâh’ın ipine (İslâm’a) sımsıkı sarılın, parçalanmayın. Allâh’ın size olan nîmetini hatırlayın. Hani siz birbirinize düşman kişilerdiniz de O, gönüllerinizi birleştirmişti ve O’nun nîmeti sayesinde kardeş kimseler olmuştunuz. Yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı. İşte Allah size âyetlerini böyle açıklar ki, doğru yolu bulasınız.” (Âl-i İmrân, 103)

Bugün de tam olarak uçurumun kenarına geldik, dayandık. Rabbimiz bize hayırlı çıkış kapıları ihsan eylesin. Bizi, Peygamber Efendimizin müstesnâ örneğini gösterdiği o İslâm kardeşliğinde buluştursun. Âmin.

PAYLAŞ:                

Zahide Topcu

Zahide Topcu

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle