Cennete Götüren Ameller

Arapça “seleme” kökünden türemiş olan İslâm kelimesi, sözlükte “itaat etmek, teslim olmak, selâmete ulaşmak” mânâlarına gelir. Istılah anlamı ise; “Âlemlerin Rabbine teslim olup itaat etmek, Hazret-i Muhammed Mustafa -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Peygamberliğini kabul edip tebliğ ettiği her şeye gönülden bağlanıp îman etmektir.”

 

Güzel Ahlâk

İslâm Dîni, insanları dünya hayatında emir ve nehiylerle terbiye edip kemâlâta ulaştırırken, sosyal hayatta da adalet, huzur ve barışı hâkim kılmak istemektedir. Bu vesîleyle, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, “Dîni, güzel ahlâkın tamamı”[1] olarak bildirmiş; ilk tebessüm edenin, ilk önce selâm verenin, yardım eden ve kolaylık gösterenin mûteber olduğunu öğretmiştir. Hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Kıyâmet gününde mü’min kulun terazisinde güzel ahlâktan daha ağır bir şey bulunmaz Allah Teâlâ çirkin hareketler yapan, çirkin sözler söyleyen kimseden nefret eder. (Tirmizî, Birr, 62)

“Müslüman, insanların elinden ve dilinden güvende olduğu kimsedir.” (Tirmizî, Kitabu’l-Îman, 433)

 

Allah İçin Sevmek

İnsan fıtratında var olan sevmek, Allah rızasına uygun olmak şartıyla, îmânın bir tezâhürü olarak kabul edilmiştir. Allâh’ı sevmek, Allâh’ın Rasûlü’nü sevmek, insanı cehennemden kurtaracak îmânı ve sâlih amelleri sevmek “cennetlik” hasletler olduğu gibi, mü’minlerin birbirlerini sırf Allah rızâsı için sevmeleri ve kardeş görmeleri de îmânın varlığının ve kemâlinin işaretleridir. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Birbirinizi sevmeden cennete giremezsiniz…” buyrulmuştur. (Müslim, Îman, 93)

İnsanlara faydalı olmak, Müslümanları sevindirmek, onların sıkıntı ve dertlerine ortak olmak da kulun Allah katındaki makamını yükseltmektedir. Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bu hususta da şöyle buyurmuştur:

“İnsanların Allâh’a en sevimlisi, başkalarına faydalı olandır. Amellerin Allâh’a en sevimlisi, bir Müslümanın kalbine sevinç vermek veya ondan bir sıkıntıyı gidermek yahut onun bir borcunu ödemek ya da ondan mâruz kaldığı bir açlığı gidermektir.” buyurmuştur. (Taberânî, Mu’cemü’l-Kebîr, 6/260)

 

İnsanlara Yardımda Bulunmak

Günümüz modern ve kapitalist sisteminde ise, Peygamber Efendimizin tavsiye ettiği bu kardeşlik hukuku yerine, insanın haz ve arzularının öne çıkarıldığı, menfaatin kutsandığı bir bencillik toplumu hedeflenmektedir. Kısaca “daha çok çalış, daha fazla tüket ve istediğin gibi yaşa!” şeklinde özetlenebilecek bu düzen, insanın bütün mânevî değerlerini ayaklar altına alan bir virüs gibi her geçen gün toplumumuzun daha geniş kesimlerine sirayet etmektedir.

“Güçlünün haklı” sayıldığı bu anlayışta, zâlimler daha çok güçlenmekte, daha çok semirmekte ve sömürmektedir. Mazlumların feryadı ise hem daha derinden çıkmakta ve hem de dünya çapında yayılmaktadır.

 Hıza ve haza odaklanmış hayatlar, adaleti ayakta tutmak bir tarafa, âdeta zayıfların kanlarıyla beslenip mazlumların feryadıyla ayakta durmaktadırlar. Üç-beş kuruşluk dünya metâı veya dünyevî ihtiras uğruna kardeşi kardeşe, anneyi evlada düşman etmektedirler.

Oysa İslâm Dîni’nin en güzel bir şekilde hayata tatbiki demek olan sünnet-i seniyye, bırakın insan hayatı ve haklarını, canlı-cansız bütün varlıklarının gözetilmesi gerektiğini gösteren pek çok örnekle doludur. Peygamber Efendimiz, dinlenmek üzere uzanmış yatan hayvanların rahatsız edilmelerini yasaklamış, fazla yük taşıtılmasına itiraz ederek onların sırtlarındaki yükü azaltmış, gereksiz yere hayvanını kırbaçlayıp hızlandırmaya çalışanlara mani olmuştur.

Peygamber Efendimiz ile bir sahâbîsi arasında geçen şu konuşma, İslâm’ın cennete götürecek ameller hususunda ne kadar büyük çeşitlilik ve esneklik barındırdığına işaret eder:

Ebû Zer -radıyallâhu anh- anlatır:

Bir gün Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına gittim ve sordum:

“-Yâ Rasûlâllah! Bana biri işlediğinde onu cennete götürecek bir amel göster.”

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Allâh’a îmân etmek!” buyurdu. Yine sordum:

“-Îman dışında bir amel gerekmiyor mu?”

Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Amel olarak Allah Teâlâ’nın kendisine rızık olarak verdiğinden ikramda bulunur.”

Sorularıma devam ettim:

“-Peki, bu kişinin yanında verecek bir şeyi yoksa, yoksul biriyse ne yapsın?”

Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Diliyle iyi ve güzel söz söylesin.” buyurdu. Tekrar:

“-Şayet, diliyle güzel söz söylemesini beceremeyen birisi ise?” diye sordum.

Efendimiz buyurdu ki:

“-Mazlum ve zor durumda olan kişiye yardım etsin.”

“-Eğer bunu yapabilecek gücü de yoksa?”

Buyurdu ki:

“-Zayıf ve güçsüz kişilere yardımcı olsun.”

“-Ya kendisi de zayıf ve güçsüz ise?”

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bana döndü ve buyurdu ki:

“-Ey Ebâ Zer! Arkadaşının hayır olarak bir iş yapmasını istemiyor musun? Bari insanlara eza vermekten uzak dursun.”

Dedim ki:

“-Ey Allâh’ın Rasûlü! Bunların hepsi de gerçekten çok kolay!”

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurdu ki:

“-Nefsimi elinde tutan Allâh’a yemin ederim ki, eğer bir kul, bu hasletlerden birini Allâh’ın katında olan mükâfâtı arzulayarak yaparsa, o kişi cennete girinceye kadar mutlaka ben onun elinden tutarım.” (İbn-i Hibbân, Sahîh, 373)

 

Güzel Ahlâkın Kaynağı: Doğruluk

“Sıdk”, yani doğruluk, bütün ahlâkî özelliklerin kendisinde toplandığı ve yüksek derecelerin kaynağı olan büyük bir fazilettir. Sözlükte; “doğru söylemek, doğru haber vermek, sözünü yerine getirmek, düzgün iş yapmak” anlamlarına gelen sıdk, aynı zamanda “vefâlı olmak ve kalp doğruluğu” demektir. Allah Teâlâ:

“Öyleyse emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Sen ve Seninle beraber tevbe edenler de hep doğru olun, aşırı gitmeyin. O,  sizin yaptıklarınızı görür.” (Hûd, 112) buyurmuş ve doğruluğu îmânın temeli kabul etmiştir. Bu sebeple mü’minin nişânı, her zaman ve her yerde doğruluktur. O dosdoğru oluşuyla diğer insanlardan ayrılır.

Kişi, niyetinde, sözünde ve amelinde doğru davrandıkça kemâlât basamaklarında yükselir ve sıddîkıyet derecesine ulaşır. Sıddîk olmak, Peygamberlik mertebesinden hemen sonra gelmektedir. Îman, ihlâs ve itaatte, “sorgusuz sualsiz teslîmiyet” demek olan sıddîklık, sahâbîler arasında en fazla sevilen Hazret-i Ebûbekir -radıyallâhu anh-’ın en belirgin vasfıdır.

Ebûbekir -radıyallâhu anh-, Hazret-i Hatice’den sonra İslâm’ı ilk kabul eden kimselerdendir. O, müslüman olurken hemen herkesin yaşadığı tereddüdü hiç yaşamamış, soru sormadan Peygamber Efendimizden duyduğu hakikatlere bütün kalbiyle teslim olmuştur. İsrâ ve Mîraç hadisesinde, kafasında ve gönlünde birçok şüphe ve tereddütler bulunan Mekke müşriklerine:

“-Bunları O söylüyorsa, doğrudur. Ben O’nun söyledikleri içinde bundan daha ötede olan şeylere bile îmân ediyorum!” diyerek tarihe geçen bir cevap vermiştir. İşte onun bu sözünü duyan Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kendisine “Sıddîk” ünvanını vermiştir.

Daha sonra Mekke’den Medîne’ye hicret esnasında Hazret-i Ebûbekir’i yol arkadaşı ve yâr-ı gârı (mağara arkadaşı) olarak seçen Peygamber Efendimiz, bütün insanlara âdeta peygambere yoldaş olmanın sıdka ve teslimiyete sarılmakla mümkün olacağını îlan etmiştir.

Sıdkın da merhaleleri ve çeşitleri vardır. Sıdk niyette başlar, sözle devam eder, amel ile taçlanır.

Allah Teâlâ, kullarından “Elest Bezmi”ndeki sözlerine sadakat ve bağlılık beklemektedir. Yine kul, her gün namazlarında ortalama kırk defa “Yalnız Sana ibadet eder, yalnız Senden yardım dileriz.” (el-Fâtiha, 5) diyerek Allâh’a olan kulluğunu itiraf ve tasdik etmektedir.

Kul ile Allah arasındaki bu ahitleşmeye sadâkat göstermek, ona gölge düşürmemek gerekir. Bu yüzden kalpten başlayarak insanın bütün uzuvlarına ve hareketlerine yansıyacak bir îmân ve istikamet üzere yaşamak, müslümanın hem vazifesi, hem de şiârıdır.

Allah dostlarından Hâris el-Muhâsibî; “sâdık” kimseyi şöyle tarif eder:

“-Sâdık, kalbinin salâhı için halkın gözünden düşmesine aldırmayan, güzel amelinden bir zerrenin dahî insanlarca bilinmesini sevmeyen, insanların kötü amellerini bilmesinden rahatsız olmayan kişidir.”

 

Niyette Sıdk

Sıdk, din binasının temeli, yakîn çadırının direğidir. Şüphe içinde kıvranan ve yalan söz söyleyen kimse, aslâ sâdık ve sıddîklardan olamaz. Doğru olmak, mü’min olmanın vasıflarındandır. Nitekim Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyurur ki:

“Dört haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa, o kimse saf münâfık olur. Kimde de bu hasletlerden biri bulunursa, onu bırakıncaya kadar kendisinde nifaktan bir haslet var demektir. Bunlar; konuştuğunda yalan söyler, söz verdiğinde sözünde durmaz, vaad ettiğinde vaadinden döner, münakaşa ettiğinde/tartıştığında haksızlık eder.” (Buhârî, Îman, 24)

 

Sözde Sıdk

İbni Kayyım el-Cevziyye sözde sıdkı, “başağın sapı üzerinde dosdoğru yükseldiği gibi, sözlerin lisan üzerinde dosdoğru olması” olarak tarif eder.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“Her kim Allah ve Rasûlü’nün kendisini sevmesini istiyorsa sözünde doğru olsun.” buyurmuştur. (Abdurrezzak, el-Musannef, 11/8)

Bir kelâm-ı kibarda da şöyle denilmiştir:

“Tehlike dahî görseniz doğruluktan ayrılmayın. Zira kurtuluş doğruluktadır. Kurtuluş dahî görseniz, yalandan kaçının. Zira asıl tehlike yalandadır.” (Mekârimü’l-Ahlâk, I, 46)

 

Amelde Sıdk

İbni Kayyım el-Cevziyye:

“Amelde doğruluk; başın ceset üzerinde dosdoğru dikilmesi gibi, davranışların emredildiği üzere ve devamlı yapmak sûretiyle dosdoğru olmasıdır.” der.

Abdullah bin Zeyd de sıdkı; “Amelde Allah Teâlâ’ya vefâdır.” şeklinde tarif etmiştir.

Âlimler, sıdkı dâimî farz olarak bildirmiş ve:

“-Her kim Allah’tan sıdkı talep ederse, Allah kendisine, içinde hak ve bâtılı göreceği bir ayna ihsan eder.” demişlerdir.

Allah Teâlâ, kıyamet günü sâdıkların hâlini şöyle tasvir eder:

“Bu, doğru söyleyenlerin sadâkatlerinin kendilerine fayda vereceği bir gündür. Onlara, içinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler vardır. Allah onlardan râzı olmuştur. Onlar da Allah’tan râzı olmuşlardır. İşte en büyük kurtuluş ve kazanç budur.” (el-Mâide, 119)

Rabbimiz, bizlerin niyetlerini, söz ve amellerini sıdk üzere eylesin. Bizi, peygamberlerinin yaşayarak örnek olduğu istikamet yolundan ayırmasın. Bizi, nîmet verdiği kulları olan nebîler, sıddîklar ve şehidlerle beraber haşreylesin. Bize sâlih ve sâdık kullarına vaad ettiği cennetleri nasip etsin, kâfir ve zâlimler için hazırladığı cehennemden de bizleri muhafaza buyursun. Âmîn.

 

[1] Kenzü’l-Ummal, III, 17

PAYLAŞ:                

Seher Küçük

Seher Küçük

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle