Hazret-i Ömer (r.a.)’ın Gölgesinde Yeşeren Dünya Âkif’in Dilinden "Kocakarı İle Ömer"

Safahat’ta kendime bir güzergâh belirlemeye çalışırken istişâre ettiğim hoca arkadaşımla bu ay için “Kocakarı ile Ömer” şiirini seçtik. Bendeniz, elbette ki bu şiirin hayatıma bu kadar denk geleceğini bilemezdim. Bazen derste anlatmak için bir konuyu seçeriz de Allah Teâlâ, o konuyu en iyi şekilde sindirmemiz ve hayatımıza aksettirmemiz için bize bazı hâdiseler yaşatır. Aynen bu şekilde, ben de bu şiiri yazmak üzere klavyenin tuşlarına dokunurken kendimi gönül olarak yazmaya çok hazır buldum.

“Kocakarı ile Ömer” şiiri, Ömer -radıyallâhu anh- ile yaşlı bir kadının kıssasını konu edinen, aruz vezninde yazılmış, gayet veciz bir şiir... Konu Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh-’ın şahsında “âdil idareci”… Belki bir menkıbe kitabında, bir paragrafla anlatılıp geçilecek bu kıssayı, Âkif o sokağı sanki Halife Ömer’le adımlamış da o yaşlı kadınla konuşmalarını duymuş gibi size en hakikî şekilde hissettirir. Bir yürüyüşten, bir un çuvalını sırtlayıştan, bir ateşi harlayıştan size nice hisseler çıkarır.

Mehmed Âkif, bu şiirinde “ideal âmir”i tarif eder. Reisi, lideri, idareciyi, sultanı… Hangi kelimeyle ifade etsek de hepsi aynı sorumluluğu taşır. Aslında bu dünyada Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in buyurduğu bir hadîs-i şerîfte geçtiği üzere:

“Her kişi; bir amirdir, bir çobandır. Sürüsünden mes’ûldür.” (Bkz: Buhârî, Vesâyâ, 9; Müslim, İmâre, 20)

Anne, evlâtlarının âmiri; bey, hanımı ve âilesinin âmiri; öğretmen, talebesinin; doktor, hastasının âmiridir. Küçük büyük âmirlikler bütünüdür kâinat… Düzen de böyle sağlanır, Allâh’ın irâdesi budur. Rabbimiz, kudretinin tecellîlerini her âmire pay pay dağıtmıştır. Âmir güce sahiptir, itaat edilmesi gerekendir. Fakat bu kudret, ona ödünç verilmiştir, bu vazîfeyi bihakkın yapması için verilmiştir ve asıl hayat olan âhirette bu kudretin karşılığı nasıl kullandığına göre verilecektir.

Eğer idareci sürüsüne karşı merhametli, adâletli ve lütûfkâr ise; kıyamet günü Allâh’a en yakın olan insanlardan biridir. Fakat zâlim, adâletsiz ve düşüncesiz idâreci, Allâh’a en uzak olandır. Hele devlet yönetiminin kendisine emanet edildiği kişi, o kadar önemlidir ki; “Âdil İmam”, Arş’ın altında gölgeleneceklerin ilki olarak ifade edilmiştir. Bunun sebebi ise, şârihler tarafından, fayda verdiği kişilerin çokluğu ve sorumluluklarının çok fazla olması olarak açıklanmıştır. Yani o iyiyse dünya iyi ve ferah, o kötüyse dünya karanlık ve sıkletlidir.

Adâlet ve merhamet, bir âmirden belki de en çok beklenen şeydir. Adâlet, zor bir şeydir. İnce ince düşünme ister, kendini hesaba çekme ister. Ne yazık ki eğer yanında hakkı tavsiye eden yardımcıları yoksa, bir âmir için en zor olan, hakla bâtılı doğru bir şekilde ayırt etmektir. Çünkü halk, âmire hatasını söylemekten ictinâb eder ve âmir, hatalarına karşı iyice körleşebilir. Velhâsıl ister sorumluluğu küçük olsun isterse büyük olsun, her âmirin iyiliği dünyaya yansıyacak, doğruluğu dünyayı doğrultacaktır. Alt mevkîlerdeki âmirler, üst mevkîlerde bulunanlara kıyasla daha küçük sorumluluklara sahiptirler. Fakat tabandaki eğrilikler üste doğru giderek büyük yamulmalara sebebiyet vermektedir.

Bu konuda sayfalar dolusu yazı yazılabilir, ama en güzeli, sözü kestirmeden söyleyen büyük şâire kulak vermek olacak...

Gecenin karanlık bir vaktinde Hazret-i Ömer ile karşılaşan Hazret-i Abbas’ın diliyle hikâye başlıyor, âdil ve ehil idarecinin en mükemmel şekliyle tanımlanacağı şiirimiz de başlıyor böylelikle:

“Yok ya Abbâs’ı bilmeyen, kimdi?

O sahâbîyi dinleyin, şimdi:

«Bir karanlık geceydi pek de ayaz...

İbn-i Hattâb’ı görmek üzere biraz,

Çıktım evden ki yollar ıpıssız.

Yolcu bir benmişim meğer yalnız!

Aradan geçmemişti çok da zaman,

Az ilerden yavaşça oldu iyân,

Zulmetin sînesinde ukde gibi,

Ansızın bir müheykel a’râbî!»[1]

Çok soğuk bir gecede Hazret-i Ömer’i ziyaret için yola çıkan Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in mübarek amcası, yolun ıssızlığından bahseder. Biraz yürür, karşıdan biri gelmektedir karanlığı yararak, heybetle… Öyle bir heybet ki o, ulu bir heykel gibidir. Tebdîl-i kıyafet olduğu için tanıyamadığı bu kişinin Hazret-i Ömer olduğunu, yaklaşınca anlar:

Düşünürken selâm alan sesini,

O heyûlâ uzandı, tuttu beni:

Bir de baktım, Ömer değil mi imiş?

“-Yâ Ömer! Böyle geç zaman, bu ne iş?”

“-Şu mahallâtı devre çıkmıştım...

Gel beraber, benimle, üç beş adım.”

Anlaşılan o ki; herkes sıcak yuvasında güven içinde uyur ve dinlenirken bu soğuk gecede dışarıda olan tek kişi, devrin halifesi Ömer -radıyallâhu anh-’tır. Ne kadar ibretlik! Aslında idarecilik, âhirete gözünü dikmiş bir insan için ağır bir yükten başka bir şey değildir. Gecenin bu saatinde onu sokak sokak dolaştıran şey ise, ahâlisinin rahat ve huzurunu kontroldür.

“Duruyor her evin önünde Ömer,

Dinliyor bî-haber içerdekiler

Geçmedik en harâb bir yapıyı,

Yokladık sağlı sollu her kapıyı.

Geldik artık Medîne hâricine;

Bir çadır gördü, durdu kaldı yine.

Ocak başında oturmuş bir ihtiyarca kadın.

“Açız! Açız!” diye feryâd eden çocuklarının,

Karıştırıp duruyorken pişen nevâlesini;

Çıkardı yuttuğu yaşlarda çırpınan sesini

“-Durundu yavrularım, işte şimdicek pişecek...

Fakat ne hâl ise bir türlü pişmiyordu yemek!”

Medîne’yi sık sık geceleri kontrol eden Halife Ömer -radıyallâhu anh- nasılsa bunca zamandır bir âileyi gözden kaçırmış. İhtiyar bir kadın ve etrafında ağlaşan çocuklar… Kadın, yaşadığı hâlin hüznüyle boğazındaki düğümü yutmaya çalışarak torunlarını tesellî etmeye çalışıyor. Ve hiç pişmeyen bir yemek… O yemeğin pişmemesinin sebebi, mısralarda gizli:

“Çocukların yeniden başlamıştı nâleleri...

Selâmı verdi Ömer, daldı âkıbet içeri.

Selâmı aldı kadın pek beşûş bir yüzle.

“-Bu yavrular niçin, ey teyze, ağlıyor, söyle?”

“-Bugün ikinci gün, aç kaldılar...”

“-O hâlde, neden biraz yemek komuyorsun?”

“-Yemek mi? Çömleği sen, tirid mi zannediyorsun?

İçinde sâde su var;

Çakıl taşıyla beraber bütün zaman kaynar!” (Devam Edecek)

 

[1] Zulmet: Karanlık. Ukde: Düğüm. Müheykel: Heykel gibi

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle