Muhterem Osman Nûri Topbaş Hocaefendi ile Mülâkat -2

Eğitim, Karakter ve Şahsiyet Aşılamaktır

Efendim, eğitimciliğin peygamberâne bir meslek olduğunu ifade buyurdunuz. Bu mesleği hakkıyla icrâ etmek isteyen bir eğitimcide hangi hususiyetler bulunmalıdır?

 

Kızım, eğitim, âtıl insanın işi değildir. Bilâkis yüksek bir enerji gerektirir. Bu enerji ile dolabilmesi için eğitimcinin, evvelâ şu iki hususiyeti kazanması lâzım:

  1. Kendini ihyâ etmesi. Yani müttakî veya müttakiye olması…

Bu nasıl olacak peki? Öncelikle “Tâzim li-emrillâh”. Allâh’ın bütün emirlerini büyük bir saygı ve huşû ile, kalp ve beden âhengi içerisinde îfâ edecek, yani bir tarafta boşluk bırakmayacak! Çünkü İslâm, hayatın hiçbir alanında boşluk bırakmamış. Peygamber Efendimiz r, yirmi üç senelik nübüvvet hayatı, ümmet-i Muhammed’e en güzel bir numûne olmuştur.

Allah Rasûlü r fiilî kıstastır, insana müşahhas bir misaldir. Biz de kendimizi bu hayata bakıp mîzan etmeliyiz.

“Benim hayatım, Rasûlullâh’ın hayatına ne kadar benziyor?” diye sormalıyız.

Kendisini ihyâ eden bir eğitimci, bunun verdiği idrâk ve şuur ile, “Allâh’ın mahlûkâtına şefkat ile bakar” (şefkat alâ halkıllâh). Zira Cenâb-ı Hak, kulundan hassas bir gönül istiyor. Diğer bir ifâdeyle:

  1. Kendisini devrin akışından mes’ûl görme şuuruyla yaşar. Peygamber Efendimiz r, ashâb-ı kirâmı yetiştiriyor, mânen kemâle erdiriyordu. Ardından irfan sahibi olan sahâbeyi Dünya’nın her tarafına gönderiyordu. Onlar, Dünya’nın dört bir tarafına Allah Rasûlü’nün temsilcileri olarak gidiyorlardı.

Bu iki husûsiyetin tahakkuk etmesi için de iki bilgiye ihtiyaç vardır:

  1. Zâhirî bilgi (Dıştan alınan bilgi)

İnsan beş duyu organı vasıtasıyla dışarıdan bilgi sahibi olur. Hocadan, kitaptan, defterden alınan bilgiler böyledir.

  1. Bâtınî bilgi (İçten alınan bilgi)

Bu bilginin ilk dersi, enâniyeti bertaraf etmek, yani “ben”e iptal damgası vurabilmektir.

Bu, iç âlemimizde tahsil edeceğimiz bir ilimdir. Takvâdır ve neticesi ise irfandır. Âyette buyrulan “Rûhumdan üfürdüm” hakîkati gereği, tezkiye olmuş takvâ sahibi bir gönül, bâtınî bilginin kapısı mâhiyetindedir. Böylesi bir kalbe, Cenâb-ı Hak öğretir. Rabbimiz şöyle buyuruyor:

وَاتَّقُوا اللّٰهَ وَيُعَلِّمُكُمُ اللّٰهُ

“…Takvâ sahibi olun ki, Allah size (bilmediğinizi) öğretir!..” (el-Bakara, 282)

يَا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا اِنْ تَتَّقُوا اللّٰهَ يَجْعَلْ لَكُمْ فُرْقَانًا

Ey îmân edenler! Allâh’a karşı gelmekten sakınırsanız, O, size bir furkan (hakkı bâtıldan ayırt edecek bir anlayış) verir…” (el-Enfâl, 29)

Unutmayalım ki, eğitim, gelip geçici bir sevdâ değildir. Bıkkınlık istemez; son nefese kadar aşk ve vecd ile yapılması gereken ulvî bir vazifedir. Eğitimcinin azığı sabır, dayanağı Mevlâ olmalıdır.

Maalesef bugün toplum yangın yeri! Eğitimci, âdeta yangından insan kurtarıp Cennet yolcusu yapacak bir rehberdir. Bu sebeple de zorluklar karşısında şikâyeti unutmalıdır. Çünkü tahammülsüzlük ve şikayetin başladığı yerde eğitim yoktur. Yani şartlardaki menfîliklere takılarak ümidini yitirmemelidir.

Eğitimci, sadece bilgi veren değil, samimiyet tohumları eken, ufuk açan, akl-ı selîme çağıran, usûl, erkân ve âdâb öğretendir. Yani bir eğitimci, talebesinde selîm bir vicdan inşâ edendir.

Kızım, biz elli sene önce talebeydik; ama bazı hocalarımızı, elli senedir hiç unutmadık. Niye unutmadık? Çünkü derse girerken bir ibadet vecdi ile girerlerdi. İşte bu yüzden eğitimci, derse bir mâbede girer gibi girmelidir.

Cenâb-ı Hak, bizim ihsan şuuru içinde olmamızı istiyor. “…Her nerede olursanız olun, Allah sizinle beraberdir!..” (el-Hadîd, 4) buyuruyor. Bir öğretmen de ilâhî kameranın altında ders anlattığını unutmayacak; gayesi sadece bir maîşet temini olmayacak! Asıl gayesinin İslâmî bir cihad olduğu şuuru ile vazifesini îfâ edecek.

Yetiştirdiği her bir talebenin, kendisi için ebedî bir saâdet hazinesi olduğunu unutmayacak. Kendisini dâimâ; “Ben Allah rızâsında mıyım, değil miyim?” diye muhâsebe edecek!.. Talebeyi Allâh’ın bir emanet olarak görecek ve kusuru nefsinden, muvaffakıyeti Rabbinden bilecek...

Bugün bizim kendilerini hayırla yâd ettiğimiz hocalarımız, karakter ve şahsiyetleriyle evvelâ gönüllerimize bir muhabbet aşısı yaptılar. Meselâ biz İmam Hatip Lisesi’nde okurken Kimya dersimize Albay bir hoca gelirdi. Albay Hüseyin Hilmi (Işık) Hoca... Dersin başında bize Kimya dersini anlatırdı. Dersin sonuna doğru da bize ilâhî kudret akışlarından, kevnî âyetlerden bahseder, bizi şevke getirirdi. Teneffüs zili çaldığı zaman bütün hocalar, öğretmenler odasına giderdi, Hilmi Hoca gitmezdi. Koridorda gidip gelirdi. Biz de yanına gider, kendisi ile sohbet eder ve bu sohbetten büyük bir zevk alırdık.

Bak kızım, aradan elli sene geçmiş olmasına rağmen Hilmi Hoca’yı hâlâ hatırlıyorum, tesiri devam ediyor. Bu tesir nereden geliyor? Muhabbetten geliyor. Hattâ kaç sefer bizi evine davet edip ikram etmiştir.

Yine Mahmud Bayram Hocamız vardır. Kendisi imamdı. Bize:

“-Oğlum, ikindi namazından sonra câmiye gelin, anlamadığınız yerleri tekrar anlatayım!” derdi.

Yani hoca, fedakâr olacak, muhabbetli olacak. Unutmayalım, muhabbetle atılan tohum ebedîdir. Muhabbet, her problemi çözer. Problemini çözdüğünüz insan sizindir.

Hocalarımız bizi sevdi, biz de onları sevdik. Bu muhabbet, itaati getirdi. Çünkü muhabbet, sevenin sevdiğiyle aynîleşme ihtiyacını meydana getirir. Muhabbet, iki gönül arasındaki cereyan hattıdır. Eğitimin sıhhati, bu cereyan hattının tesis edilmesine bağlıdır.

Bugün de en mühim şey, muhabbetin tesis edilmesi... Şayet talebe ile öğretmen arasında bir muhabbet tesis edilebilirse, güzel bir netice alınabilir. Seviyeli bir eğitimcinin, eğittiği talebeleriyle karakterlerinde bir müştereklik hâsıl olur.

Bir de bu muhabbetin tesis edilmesinde eğitimci; samimiyetle lâubâlîlik, tevâzû ile zillet, vakar ile kibir hudutlarına dikkat edecek, bunları birbirine karıştırmayacak.

Eğitimci, hayatının her safhasında, bilhassa sınıfta İslâm şahsiyetine yakışır tarzda hareket etmeli, yapmış olduğu her hareketin ve söylemiş olduğu her sözün, talebelerinin şahsiyet yapılarına konulmuş bir tuğla mesâbesinde olduğunu aslâ unutmamalıdır. Bir hâl transferi olan eğitimde, noksanların ve yanlışların da muhatap tarafından kopyalandığını düşünerek bir mes’ûliyet hissetmelidir. Talebe, hocaya tâbîdir. Mûsâ -aleyhisselâm- da Hızır’a gittiği zaman, “…Sana tâbî olabilir miyim?..” (el-Kehf, 66) dedi. Çünkü ilim, irfan ve hâl; ancak tâbî olmakla öğrenilir. Ashâb-ı kirâm da Peygamber Efendimiz’e tâbî olarak öğrendi İslâm’ı...

Velhâsıl bir eğitimci, âdeta çınar ağacı kâbiliyetindeki talebesini bir çalıya dönüştürüyorsa, bunun mes’ûliyetini de iyi düşünmesi lâzım...

Ayrıca her kazandığımız insanın ecri, kaybettiğimiz her insanın da sorumluluğu içindeyiz.

Velhâsıl-ı kelâm, en büyük miras, arkamızda İslâm karakter ve şahsiyetini temsil eden nesiller bırakabilmektir. Rabbimiz lûtfeylesin.

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle