İradenin Zaman Yönetimine Tesiri

Ancak irâdeli bir insan zamanını yönetebilir. Hayatı bir film sahnesi gibi düşünürsek; irâde sahibi olanlar, filmin yönetmen koltuğunda oturuyorlar demektir. Ne zaman ne yapacaklarına kendileri karar verirler. Senaryoda beklenmeyen bir gelişme olsa da zihinleri irâde manevrasına sahip olduğu için, hızla, “Âcil Durum Zaman Yönetimi Plânı” yaparlar. Vakit kaybetmeden hayat senaryolarını dolu dolu yaşamaya devam ederler.

İrâdeli insan, zaman kontrolünü elinde tutan insandır. Zaman kontrolünü kaybeden kişinin ise hayatı ellerinden kayıp gider.

 Zaman yönetimi üzerinde irâdemiz olması için öncelikle bir meşguliyetimiz olmalıdır. Rüzgârın tesiriyle savrulan yaprak gibi, içinde bulunduğu zaman diliminin onu sürüklediği yerlere giden bir insanın, zamanını yönetebilecek seviyede irâde sahibi olduğundan bahsedemeyiz. Böyle insanlar genelde,

“-Akşama kadar koşturdum, ama ne yaptığımı da bilmiyorum!” derler.

İşi olmayan adama “boş adam” gözüyle bakıldığından dolayı ona daha çok iş verirler. Ve artık o kişinin kendi zamanı üzerinde irâdesi kalmamıştır. Bununla birlikte:

“-İşim var, yoğunum!” diyerek önceliklerini belirten insanlara saygı duyulur. Onlardan bir şey istemekten imtinâ edilir. Çünkü o kişiler, kendi zamanları üzerinde bir irâde sahibidirler, zamanlarına saygı duyarlar. Başkalarının zamanımıza saygı duymasını istiyorsak, bunu önce kendimiz yapmalıyız. Zaman, başıboşluğu ve gelişigüzelliği kabul etmeyecek kadar saygın bir kavramdır.

 

ZAMAN YÖNETİMİ ÜZERİNDE İRÂDEYİ ZAYIFLATAN FAKTÖRLER

 

Belirsizlik:

Belirsizlik bazen iyidir, fakat çoğu zaman iyi değildir. Hepimizin mâlumu, beynimiz nöronlara iletilen elektrik uyarılarıyla çalışır. Önceden belirlenen, adı konulan, tarihi belirlenmiş işlerde beyin, nöronlara önceden sinyal gönderir. Sinyalleri alan nöronlar da o işin vakti gelinceye kadar hazırlık yapar. İşin vakti geldiğinde ise kolaylıkla onu hazmeder ve uygular. Ne zaman gerçekleştirileceği belli olmayan işlerde ise, nöronlara bir anda elektrik yüklemesi yapıldığı için, kişi sonrasında kendini çok yorulmuş hisseder ve zorlanır.

Beyni en çok rahatlatan ve sükûnete erdiren, kaygıyı azaltan, kişiyi dikkat dağınıklığı ve telâştan kurtaran faaliyet “yazmak”tır. Başarılı olmuş bütün insanların hayatında “yazı” vardır. Yazıdan kastettiğimiz şeyler, farklı farklıdır: Meselâ basit bir yapılacaklar listesi, duygular, plânlar, alışveriş listesi… her şey bu yazı unsurunun içine girebilir. Yazıyla hayatını tanzim etmeyi öğrenmiş kimselerin hayatında gelişigüzellik göremezsiniz.

Yazı, beynin rahatlama ve manevra alanıdır. Orada, yaşanan belirsizlikleri netleştirerek irademize yön veririz.

Şimdi düşünelim, sizce de “akışa bırakma” durumu, günümüzde biraz yanlış anlaşılmıyor mu? Birçoğumuz tevekkül ederken devesini bir yere bağlamayı unutuveriyor. Oysa tevekkülün net bir tavrı vardır: “Deveyi önce sağlam kazığa bağla!” Bazılarımız da Nasreddin Hoca gibi göle maya çalıp sonra, “Ya tutarsa…” dedik. Ancak biz Nasreddin Hoca’nın “Ya tutarsa..” ön kabulüne uymaya devam ederken, tutmasa bile aldırış etmeden yaşamaya devam dedik. Bütün davranışların, faaliyetlerin kaynağı kaderden bilinip insan irâdesi neredeyse yok sayılmaya başlandı. Bu noktada insanın irâdesini inkâr eden Cebriye’ye zaman zaman bilinçsizce kayıldığını düşünüyorum.

Olmayacak işlere gönül verenimiz, kısa yoldan zengin olmak isteyenimiz, çok çalışmadan kazanmak isteyenimiz çoğaldı. Bunların hepsi göle maya çalmaktır. Göle maya çalanımız çoğaldıkça yurdumuzda belirsizlik enerjisi de arttı. Gençlerin çoğunun zihninde zengin, konforlu, rahat yaşayayım düşüncesi hâkim olmaya başladı. “Başarılı ve kaliteli insan olmak için nasıl, ne kadar çalışmalıyım?” sorusu ise azaldı.

Zenginliğe ya da neticeye odaklanmak büyük resmi görememektir. Büyük resmi göremeyen birinin ise, zamanı üzerinde irâdesi olmaz. Belli bir noktaya o kadar zoom yapılmıştır ki, artık resmin bütünü görülmez olmuştur. Kamerası detaylara ayarlı olduğu için büyük resimde flu fotoğraflar çeker.

Bir fotoğraf makinesi düşünelim. Belli bir yere zoom yaptıkça piksel piksel zorlanmalarını duyarsınız. O kadar çok neticeyi ya da istediği şeyi görmeye çalışıyordur ki, artık yorulmuş hisseder. Hayatın kalanı onun için fludur, belirsizdir.

Kaçımız hayatımızı uzaktan çekilmiş flu bir fotoğraf gibi hissediyoruz? Peki, hangimiz hayatımızın her alanını kontrol etmek istiyor ve piksel piksel her karesini zoomluyoruz? İkisi de uç noktadır, ikisi de yorar. Her alanını zoomlamak ve her detaya hâkim olmayı istemek de kişiyi mekanikleştirir. Artık ânî gelişen hâdiselere tepki veremez, çözüm üretemez hâle gelir kişi… Ya da ânî gelişen bir hâdise -mutlu olacağı bir şey olsa bile- zihni her şeyi tahmin etmeye ve kontrol altına almaya alıştığı için, mutluluk hormonları yeterince salgılanmaz.

Burada bize düşen, büyük resim ile küçük resim farkını görmektir. Herkesin hayatında büyük resim belli olmalıdır. Kişi kendine “Ben ne yapıyorum? Hayattan ne istiyorum? Hayata ne katabilirim?” sorularını sormalıdır. Bu soruyla bağlantılı olarak hayatının beş, on ve yirmi sene olmak üzere plân ve hedeflerini yapmalıdır.

Yapılan araştırmalarda insanların herhangi bir rahatsızlığı tespit edilmemiş olmasına rağmen emekli olduktan sonra bazı ânî ölümler saptanmıştır. Ölen insanlar farklı yaş aralıklarında olan kişiler… Hayatlarına bakıldığında ortak paydanın şu olduğu görülüyor: “Yapacak hiçbir işlerinin kalmamış olması.” Uzun yaşamak istiyorsanız beyninize uzun vâdede plânlar ve yaşama sebebi vermeniz gerekiyor. Plânları olan beyin kendini genç, dinamik ve aktif tutar. Hayatına dair tahmini ve hedefi olmayan bir insan, kendinden ve hayatından bîhaber demektir.

Belirsizliğe kapıldığımız anlarda, kendimizi çıkışı olmayan bir girdabın içinde savruluyor gibi hissederiz. Durup renkleri birbirinden ayırana ve “Burada ne oluyor?” diye sorana kadar, zihnimizin içinde dönmeye devam ederiz. “Belirsizlik” beyni en çok yoran tesirdir. O kadar kötü görülmüştür ki, atalarımız, “En kötü karar, kararsızlıktan iyidir.” diyerek durumun vahâmetini ortaya koymuşlardır.

Şimdi de yazının başında bahsettiğimiz, bazen iyi olan belirsizlikten söz edelim. Bu durum, zamanı plânlama dışında bir belirsizliktir. Kendisi, ailesi ve çevresiyle ilgili her şeyi (duygular da dâhil) kontrol etme ve zoomlama arzusu diyebiliriz. Hayatı fazla kontrolü altına almak isteyen insanlar, aslında bir yönden kendilerine ket vurmuş olurlar. Detaylar üzerinde o kadar uğraşırlar ki, artık büyük resmi göremez olurlar.

Sözün özü, ilişkilerimizin, hobilerimizin, gündelik gelişen ânî hâdiselerin, sporun, evcil hayvanımızın hayatımızda ne kadar yer kaplayacağını bilmeliyiz. Ancak bu tesirlerin detaylarında boğularak, onları hayatımızın merkezi ve gâyesi hâline getirmemeliyiz. Meselâ düğünümüz olacaksa tarihi, nasıl bir yerde olacağı, kaç kişi davet edileceği genel hatlarıyla bilinmeli. Bununla birlikte düğün gününe kadar bütün vakti bu detayları en ince ayrıntısına kadar düşünmekle uğraşarak geçirmemeliyiz. İşte o zaman büyük resim karmaşıklaşır ve hayat, sadece o düğün için yaşanıyormuş gibi hissederiz. Hâlbuki düğün, hayatları birleştirmek için bir vâsıtadır, gâye değildir.

Hayat bir yolculuktur. Bir menzilden başka bir menzile gidiyorsak, yolculuk güzergâhı harita üzerinde belli olmalıdır. Hangi şehirden diğerine kaç saatte ulaşacağımızı plânlamalıyız. Bununla beraber yolculuğa çıktıktan sonra karşılaşmamız muhtemel olan durumları bütün yönleriyle tahmin etmemizin imkânsız olduğunu da bilmeliyiz. Muhtemel problemler karşısında esnek davranarak yolu değiştirmeden aynı güzergâh üzerinde devam etmeliyiz. Bize düşen, haritayı çizmek, tedbirleri almak… Sonrası, yolculuğun tadını çıkarmak…

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle