Hüsn Ü Aşk’ta Seyr U Sülûk

Söz konusu ettiğimiz kitap, Dîvân Edebiyatı’nın son ve büyük temsilcisi Mehmed Esad, nam-ı diğer Şeyh Gâlib’in henüz 26 yaşındayken dünya edebiyatına armağan ettiği kıymetli eseri: Hüsn ü Aşk!

Hüsn ü Aşk ışıklarla, renklerle, kokularla ve türlü efsûnlu hayallerle bezenmiş, her bir beytinde gönlü binlerce kıvılcımla tutuşturan, hayretlere sürükleyen, coşturan, köpürten emsâlsiz bir hazine!..

Eserde sadece iki gencin sevdanın ateşiyle sınanmalarına sabredip, çilenin, vefânın, azmin ve samimiyetin boyasıyla zînetlenerek visâle ulaşmaya çabalamalarının hikayesi değil; o iki gençten yola çıkarak tasavvuf geleneğinin temel kavramlarına, bir müridin seyr u sülûkta kendisini bekleyen çetin merhalelere işaret eden bir anlatım mevcut... 

“Kendisinin bu eseri yazmak için cihana geldiği”nden söz etmesine bakılırsa, Şeyh Gâlib, tam da sahiplendiği tasavvufî dünya görüşünü en latîf bir tarzda nakış nakış işleyen böylesi bir mesnevînin müellifi olmakla ardında kapanmayacak bir amel defteri bırakmayı murâd etmiş olmalıdır.

Hüsn ü Aşk’ın bu yönü, mesnevîde geçen kabile, şahıs ve yer adlarıyla birlikte derhal göze çarpar: 

“Benî Muhabbet” kabilesinde aynı gece içinde doğan “Hüsn” adlı kız ile “Aşk” isimli oğlan “Mekteb-i Edep”te, hocaları “Molla-yı Cünûn” gözetiminde okurlar. Zaman zaman Nüzhet-geh-i mânâ’da buluşup “Havz-ı Feyz”i temâşâ ederler. Aşk’ın hiçbir sıkıntısında kendisini yalnız bırakmayan lalası Gayret, Hüsn’ün dadısı ise İsmet’dir. Kabîle ulularından Hayret evlenmelerine muhalif olmasına rağmen, ikisi arasında arabuluculuk yapan ve müşkül anlarda Hızır gibi yardıma koşan Sühan, iyi niyetli bir bilgedir.

Hikaye kısaca şöyledir:

Aşk, uğruna gece gündüz âh u efgân ettiği Hüsn’ü kabilesinin ulularından ister. Aşk’a şayet Diyar-ı Kalb’de bulunan kimyayı getirmezse, Hüsn’e kavuşmasının muhal olacağını söylemeleri üzerine Aşk, lalası Gayret’le birlikte yollara düşer. Yolculuk başından sonuna kadar mihnet ve meşakkatle doludur. Evvela içinde korkunç bir devin bulunduğu ve dibine varmaları yıllar süren derin mi derin bir kuyuya düşerler. Ardından gam harabelerine rastlarlar ve orada Aşk’tan murat almak isteyen bir cadı onları yakalayıp Aşk’ı çarmıha gerer. Her iki belâyı da Sühan’ın yardımıyla sağ-sâlim atlatan Aşk ile Gayret bu kez üzerinde mumdan gemilerin yüzdüğü ateş denizlerinin kenarında mahsur kalırlar. Buradan da Hüsn’ün Sühan vasıtasıyla kendisine gönderdiği bir at ile, Aşkar’la rüzgar gibi geçen Aşk vardığı Çin ülkesinde padişahın kızı Huşrüba’ya gönlünü kaptırır ve onun kendisini götürdüğü Zatü’s suver kalesinde tutsak kalır. Kızın hilesinden yine Sühan’ın bilgece yol göstermesiyle kurtulup hakikat sabahına ve Kalb diyarına erişen Aşk görür ki Gayret, Hayret, İsmet, Sühan ve Molla Cünun oradadırlar. Vardığı diyarın şehriyarı Hüsn adlı bir padişahtır ve gerçekte Aşk Hüsn’dür, Hüsn’de Aşk’dır.

Hikayenin başlıca kavramlarına tasavvufî ıstılahta bir karşılık arayacak olursak, sanırım şöyle bir tablo ortaya çıkacaktır: 

Aşk, gönlü Hakk’a vuslat emeliyle kavrulan bir tâlib, Hüsn ise onda bu odu yakan, gözünü yumup açtığı tüm ânlarda, uyku ve uyanıklıkta her dâim müşâhede ettiği, müridi cezbeye sürükleyen ilâhî nakışlar, sûretler, envâî mücerret latîfe, hülasa Rabbin cemâl sıfatının tecellîsi olan zâhirî ve bâtınî herşeydir. 

“Aşkın her hâli edeptir” fehvâsınca, Mekteb-i Edeb’in tedrîsâtından geçen Aşk ile Hüsn; Nüzhet-geh-i mânâda, yani edeb ve güzel ahlâkın müşahhas mekanı olan “dergâh”ta kendilerini dünya ve ukbâ saadetine hazırlayan “feyz dersleri” alırlar. 

Burada mektep hocaları Molla Cünun’dan başka -ki Molla Cünun cehalet gecesinden sabaha kavuşmuş, yanında hükümdar ve dilencinin eşit olduğu, konuşsa cihânı susturan bir hocadır- sofracıbaşı olan Sühân’dan her hususta yardım görürler. 

Sühân’ın fikirleri irfan gecesini aydınlatan, şaşıranlara yol gösterici, mâtemlileri sevindiren, lütuf ve bağışta bulunduğu zaman ölüm ve hayatı can ve cânan kılan bir kişi olarak tavsif edildiğine bakılırsa, onu bir “mürşid-i kâmil” kabul edebiliriz. 

Aşkın kalb ülkesinde, diğerleriyle beraber karşısında bulduğu Beni Muhabbet kabilesi (tarikat mensupları) ulularından Hayret ise, seyr u sülûkun başından sonuna dek, müride eşlik eden ve yakîn ânında zirveye çıkan o vecd hâli olsa gerektir.

Aşkın seyr u süluk boyunca çektiği ezâ ve cefâdan, rûhî sıkıntılardan, kabz ve bast hallerinin bezginlik yahut taşkınlığından ve bilhassa Huşrübâ’nın cilvelerine aldanıp mecâzî aşk durağında bir müddet oyalandıktan sonra kapatıldığı Zatü’s-suver kalesinden, yani her yanını dolduran gönül çelici resim ve sûretlere bakarak âh ettiği bu dünya zindanından yine mürşid-i kamilin yardım ve himmetiyle kurtulması, tarikatta visâlin ancak şiddetli eziyetlere tahammül göstermek sûretiyle  mümkün olabileceğini ve tekâmül yolunda bir mürşidin kandiline ihtiyaç olduğunu, kısaca seyrin birkaç kuru zikir ile zahmetsizce yürünebilecek bir yol olmadığını, niyet, amel ve azmin, dua ve gayretin harmanlanmasıyla muvaffakiyet kazanılabileceğini gözlere ayân kılmaktadır.

Sözlerimizi, Benî Muhabbet kabilesindeki, o güzel insanların anlatıldığı bölümden aldığımız bir beyitle bitirelim ve Şeyh Gâlib’i analım, bir avuç kor düşürerek kalbimize...

Sattıkları metâ-ı cândır

Aldıkları sûzîş-i nihândır

 

(O has gönüllü âşık ve âriflerin sattıkları can metâıdır. Buna mukabil aldıkları da için için yanış ve kavruluştur.)

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle