Hikâye-Bir Genç Kız Uyanıyor

Sâcide Hanım, bir müddet sonra elinde tepsi ile içeriye girdi. Boş bardakları masanın üstüne koydu. Yine tebessümle:

“-Gel bakalım riyakâr!..” dedi. “Demek ki, namaz kılmak isteyince, içinden bir ses sana böyle sesleniyor, öyle mi?!”

Âmine biraz mahcup olmuştu. Her şeyi içinden geldiği gibi söylediğine pişman oldu. Sâcide Hanım, onun içinden geçirdiği duyguları anlamış gibi şöyle dedi:

“-Âmineciğim, öncelikle her şeyi bana bütün samimiyetinle anlattığın için teşekkür ederim. Elbette içimizde durmadan konuşan birileri var. Birisi iyiyi, birisi kötü şeyleri fısıldayıp duruyor. İşte dinimizde bunların birisine nefis, öbürüne ruh deniyor. Nefis, âdeta şeytanın içimizdeki uzantısı… Şeytanın gücünün yetmediği yerlerde nefis devreye giriyor ve bizi kötülüğe çağırıp duruyor. İbadetlerden uzak kalmamız için sürekli bahaneler ve mâzeretler üretiyor. Yapacağımız iyilikleri hep daha sonraya ertelemenin derdinde… Kötülüklere sıra gelince, en küçüğünden en büyüğüne bütün kötülükleri teşvik ediyor; aklımızdan, vicdanımızdan fırsat bulsa, neredeyse insanı, uçurumlardan aşağı yuvarlayacak!..”

-İyi ama hocam, nefis de bizim bir parçamız değil mi? Neden bizim kötülüğümüzü istesin?”

“-Evet, o da bizim parçamız… Hem de bizim ayrılmaz parçalarımızdan birisi… Ama Allah onu,  devamlı kötülüğe çağıran bir yapıda yaratmış. Tıpkı şeytan gibi… O insanı kötülüğe, yanlışlığa çağıracak; hep günahlara davet edecek… İnsan da aklına, vicdanına, Allâh’ın insanı yaratırken tertemiz kıldığı fıtratına danışarak o kötülüklerden yüz çevirecek… Bu aslında hiç bitmeyen bir mücâdele… İyilik ve kötülüğün, melek ve şeytanın insanın iç dünyasındaki kavgası…”

“-Peki, hocam, bu kavga ne zaman bitecek?”

“-Bu kavgayı ölüm bitirir. Ölüm ânı gelinceye kadar, hatta son nefeste bile bu amansız kavga devam eder. Nefis ve şeytan, en son kozunu, ölmek üzere olan insana karşı oynarlar. Eğer insan, o en son ânında nefis ve şeytanın sözlerine ve hilelerine kanarsa, bütün hayatını mahvetmiş olur.”

“-Ne kadar acı bir son… Ama bu bir haksızlık değil mi? Yani bütün bir hayatın, son nefese göre şekillenmesi… Yani insan, bütün hayatı boyunca iyilik yapar da son anda nefis ve şeytana uyarsa ne olacak?”

“-Aslında son nefes, biraz da bütün hayatın neticesi… Kişi, bütün hayatı boyunca yaptıkları ile o son nefese hazırlanır. İyilik veya kötülük olarak, hayatı boyunca biriktirdiği her şey, işte o son nefesi şekillendirir. Peygamber Efendimiz buyuruyor ki, «Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz ve nasıl ölürseniz öyle diriltilirsiniz.» demek ki, bir insan, öncelikle kendi yaşadığı hayat ile ölümü de, âhiret yurdunu da şekillendirmiş oluyor. Fakat şunu da unutmamalıyız ki, bu da bir garanti değil!.. Yani mü’minler, «Ben yeterince kulluk ettim, artık benim son nefesim garanti altında… Ben kolay kolay şeytana uymam!..» diyemez. Göz, kapanmayınca imtihan bitmez. Bu mânâda son nefesinin iman üzere olacağı garanti edilen tek varlık, peygamberlerdir. Onların dışında hiçbir insan, «Ben artık kesinlikle mü’min olarak ölürüm.» diyemez. Her ân her şey olabilir. Allah, bizim de ayaklarımızı kaydırmasın.”

Âmine, mırıldanarak “Âmin.” dedi. Sonra oturduğu yerden kalktı ve:

“-Hocam, müsaade edin; demlikleri de ben getireyim.” diyerek bir çırpıda mutfağa gitti ve demliklerle geri döndü. Masanın üstündeki bardakları doldurdu ve bir tanesini, Sâcide Hanımın önüne koydu. Bir tanesini de kendi aldı ve koltuğuna oturdu. Tam bir soru daha soracaktı ki, Sâcide Hanım:

“-Şu yarım kalan sorulardan birini daha cevaplayayım!” dedi.

Âmine:

“-Hangi soru hocam?” diye sordu. “O kadar çok soru sordum ki…”

“-Hani, «Dinimizde zorlama yoktur.» Bizi neden zorluyorlar diyorsun ya…”

“-Evet, hocam… Bunlar gerçekten birbirine tamamen zıt şeyler değil mi?”

“-Eğer sözlerin hangi şartlar için söylendiğini bilmezsen öyle görünmesi normal… Meselâ sen elinde imkânın olsa, şu dünya üzerinde istediğin bir ülkede yaşayabilir misin? İstersen Amerika’ya, istersen Avrupa’ya, istersen Afrika veya Arabistan’a gidersin. Kimse sana niye oraya gittin de falanca ülkede yaşamıyorsun diye zorlayabilir mi?”

“-Hayır. Ama tabiî yeterince param olursa…”

“-İşte tıpkı bunun gibi insan, istediği dini seçmekte özgürdür. Kişi, istediği dine inanır. Fakat bir ülkeye gittiğinde, oranın vatandaşlığını aldığında nasıl o ülkenin kurallarına uymak zorunda kalırsan, seçerek bağlandığın dinin kurallarına da uymak zorundasın. Meselâ Türkiye’de yaşadığında, onun kanunları açısından suç olmayan bir şey, başka bir ülkeye gittiğinde suç olabilir. O yüzden hangi ülkede bulunuyorsan, onun kurallarını bilmek ve onlara uymak zorundasın. “Ben bunun suç olduğunu bilmiyordum.” diye bir mazeret ileri sürerek kendini kurtaramazsın. Çünkü onlar, senin öncelikle aklının yerinde olup olmadığına, sonra da yaşının ne olduğuna bakarlar. Eğer aklı başında ve 18 yaşın üzerindeysen, birçok ülkede yaptığın suçun cezasını tam olarak alırsın. Hemen hemen bütün beşerî sistemler böyledir. Dinler de aklı başında olan ve büluğ yaşına gelmiş olan fertleri, muhatap olarak alırlar ve emir ve yasaklardan onları bizzat mesul tutarlar. Yine dinlerin de birtakım kuralları ve bu kurallar çiğnendiğinde bazı cezaları vardır. Bu cezaların bir kısmı dünyada, bir kısmı ise âhirette uygulanmaktadır. İşte sen, İslâmiyet’i seçerken, onun bütün esaslarını toptan kabul etmiş olursun. Onun ibâdetlerine, ahlâkına ve yasaklamalarına uymaya söz verirsin. Bunlara uymadığın nisbette de zaman zaman birtakım zorlamalarla karşılaşman da normaldir.”

“-Ama zorlama kelimesi bana biraz ters geliyor. Sanki dinin özüne uygun değilmiş gibi…”

“-Elbette… Dinin özü, insanın bütün davranışları, inançları severek, isteyerek kabullenmesi ve bunu yine kendi özgür iradesiyle hayatına tatbik etmesidir. Aksi hâlde, yani içinde inanmadığı hâlde, inanıyormuş gibi yapmak münâfıklık, yani iki yüzlülüktür. Ama birçok insan, kendi nefsiyle girdiği mücadelede kendini yalnız hisseder. Nefsinin çeşitli hilelerine ve tuzaklarına kolayca mağlup olur. Bunun için dinimiz, mü’minlere, dini yaşama konusunda birbirlerine yardım etmeyi telkin etmiş ve birçok ibâdeti cemaatle veya açıkça işlemeyi tavsiye etmiştir.”

“-Bir ibâdeti insanlar önünde işlediğimde, bu sefer içimdeki ses, «Bak, insanlar seni görsün diye ibadet ediyorsun. Aslında tek başına kaldığında bu ibâdeti yapmayacaktın veya bu kadar itinayla yapmayacaktın!» diyor. O zaman ibadetlerimizin hepsini gizli mi yapacağız?”

“-Güzel bir konuya temas ettin. İnsan, Allâh’ın açıkça emrettiği hususları, meselâ farzları herkesin göreceği şekilde yapmalıdır. Böylece insanların onun hakkında kötü zanda bulunmasına fırsat vermemiş olur. Zaten farzlarda riyâ olmaz. Aksine insan, «Bu ibâdeti birileri görür, ben de riyâ yapmış olurum.» der de bir farz ibâdeti terk ederse, asıl o zaman büyük bir hata yapmış olur. Ama nâfile ibâdetler, mümkün olduğu kadar gizli olmalı ve sadece Allâh’ın rızası gözetilerek yapılmalıdır. Âlimler, zekâtı, herkesin göreceği şekilde vermeyi, sadakayı ise gizlice vermeyi tavsiye etmişlerdir. Böylece insanlar, hem o kişinin zekât verdiğine şâhit olmuş olurlar ve onun hakkında sû-i zanda bulunarak ileri geri konuşmazlar; hem de diğer insanlara, Allâh’ın bir farzı hatırlatılmış olur. Bu durum, bütün farz ibadetlerde böyledir. Aynı şekilde insan, bütün haramlardan da alenî bir şekilde uzak durmalıdır. Hem haramları işleyip hem de “Ben aslında içimdeki iyiliği örtmeye çalışıyorum.” veya “Allah biliyor, insanlar da bilse ne olur ki?!” demek doğru değildir. Günahlarla ilgili Allâh’ın bir müjdesi vardır; insan, günahlarını gizli yaptığı müddetçe bunları ortaya dökmedikçe Allâh’ın da onları örtüp affetme ihtimali vardır. Ama insan, günahlarına diğer insanları şâhit tutunca, artık Allah, o günahlara adâleti ile muâmele edecektir. Günahları âşikâr yapmanın bir vebâli de, insanlara kötü örnek olmak ve onlara yanlış yol göstermektir. Rabbimiz, bizleri hayırları işlemede öncü kılsın ve bizi her türlü günah ve haramdan muhafaza buyursun. Aslında bütün Müslümanların hedefi, Allâh’ın dinini en güzel bir şekilde yaşamak için birbiriyle yarış olmalıdırlar. Çünkü âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak, kullarını üç kısma ayırmış ve şöyle buyurmuştur:

“Sonra Kitâb’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allâh’ın izniyle hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur. (Onların mükâfât) içine girecekleri Adn cennetleridir… (el-Fâtır, 32-33)

Demek ki, hayırda öncülük için yarışanlar, asıl fazilet sahipleri ve onların ahretteki mekânları da Adn cennetleri...”

“-Hocam, daha önce sormuştum. Ama yeri gelmişken bir kere daha tekrar edeyim: Ben namaz kılmak istiyorum, fakat bir türlü içinden gelmiyor. Biraz önce siz namaz kılarken gördüm. Ne kadar içten, uzun uzun namaz kıldınız. Gerçekten ben de içimden geldiğinde böyle tadına vara vara namaz kılmayı istiyorum. Herhalde bunun için biraz daha zaman geçmesi gerekiyor değil mi? Meselâ sizin yaşınıza gelmem falan gerekiyor.”

“-Ben çok mu yaşlıyım öyle?” diyor Sâcide Hanım gülerek…

Âmine de gülüyor, ama biraz da mahcup bir şekilde:

“-Hayır, hocam… Öyle demek istemedim.”

“-Biliyorum Âmine, takıldım sadece… Hani sana dedim ya, insanın içinde bir nefis, bir de ruhu vardır diye… İşte nefis, insanın hiçbir zaman ibâdet etmesini istemez. Bizim, «Canım istemiyor.» dediğimiz, biraz da bu kötü tabiatlı nefsimizin isteksizliğidir. Ben sana sorsam meselâ, «Senin canın ne zaman namaz kılmak ister?» diye, ne cevap verirdin?”

“-Herhalde yaşlanınca ister.”

“-Eğer öyle olmuş olsaydı, bütün yaşlıların, namaz kılıyor olması gerekmez miydi? Hem bütün hayatın boyunca alışmadığın bir şeye, yaşlanınca nasıl alışacaksın?”

“-Doğru, ama…”

“-Kulluk, bir eğitimdir. Namaz, bir eğitimdir. Bir çiftçi, tohumu zamanında ekmezse, vakti geldiğinde ürün bekleyebilir mi? Her tohumun bir mevsimi vardır. Vaktinde dikilmeyen tohum, bitki vermez. Bak, rahmet ve merhamet Peygamberi ne diyor; «Yedi yaşına geldiğinde, çocuklarınızdan namaz kılmalarını isteyiniz. On yaşına geldiklerinde şâyet namaz kılmazlarsa, onları hafifçe dövünüz ve kız çocuklarla erkek çocukların yataklarını ayırınız.» (Ebû Dâvud, Hadis no: 490) Demek ki, çocukların biraz zorla da olsa namaza alıştırılması, gerçekte bir merhamet gereği… Çocuğuna merhamet eden anne babalar, onları cehennem azabından korumaya çalışır. Kendileri ibâdet ederken, çocuklarının göz göre göre ebedî ateşe düşmesini istemez herhalde…

Bizim insanımız, bu hadis-i şerifin baş tarafını değil, genelde son kısmını duyuyor. Çocukları, küçük yaşta namaza alıştırmıyor da büyüdüklerinde namaz kılmadıklarında, “Benim çocuğum âsî oldu, bir türlü dediğimi dinleyip namaz kılmıyor!..” diye baskı ve şiddet uyguluyorlar. Hâlbuki Peygamber Efendimiz, namaz eğitiminin 7 yaşında başlamasını istiyor. Anne-babalar, çocuklarının kalbine namaz tohumunu küçük yaşlarda atmaya başlayacaklar. Çocuk namaz kılanları görecek, daha küçücükken onlar gibi yapmaya çalışacak… Sonra yedi yaşına gelince nasıl kılınacağını gösterecek ve her defasında onun yanında sen de namaz kılacaksın. Böyle 3 yıl örnek olacaksın. 10 yaşına geldiğinde, o çocuk artık bunu bir alışkanlık olarak yapmaya başlayacak. İşte Peygamberimizin çocuk yetiştirme usûlü bu… Ama biz ne yapıyoruz; âilede, çocuğumuzun yanında hiç namaz kılmıyoruz, ona da “Onbeş-yirmi yaşına kadar hiç namazını kıl yavrucuğum!” demiyoruz. Yirmi yaşına geldiğinde, “Bizim çocuk bir türlü namaz kılmıyor!” diye şikâyet ediyoruz, onu cezalandırmaya çalışıyoruz. Zamanında onun kalbine ne ektik ki, onu biçelim?

En büyük merhamet, çocuğumuzu, ebedî ateşten koruyan ve ona ebedî mutluluk veren merhamettir. Bunun aksi, katı kalplilik, bencillik ve vurdumduymazlıktır. Eğer bir anne-baba, bu durumun farkında değilse, ya evlâdını hiç sevmeyecek kadar kalbi katılaşmıştır veya iman ettiği şeyin ne olduğunu bilmeyecek kadar câhil…”

“-Benim anne-babam, beni de, ablamı da çok seviyorlar. Bir dediğimizi iki etmiyorlar. Ama…”

“-En büyük sevgi, âhireti kazandıran sevgidir. Bırak, bir gün evlâdın aç kalsın, ama bir vakit namazını kaçırmasın!.. Biz, bütün hayatımızı, dünyevî istikbali elde etmek üzere kurmuşuz. Evlâdımız, aman aç kalmasın, aman hasta olmasın, aman işsiz-güçsüz kalmasın, aman akranlarının yanında mahcup ve boynu bükük durmasın diye gecemizi gündüzümüze katıp çalışıyoruz da, aman âhirette namazı, orucu, ibâdeti eksik olmasın diye gayret etmiyoruz!.. Bu, bizim en büyük kaybımız!.. İnsan ölümle karşılaşınca, dünyaya tekrar dönmek isteyecek; ibadetlerini arttırmak, kılamadığı namazları kılmak ve daha fazla sadaka verebilmek için… Ama ölüm perdesi kapandıktan sonra artık geriye dönüş yok!.. Geriye dönüp ibadetleri, sevapları arttırma imkânı da yok. Ne yaptıysan o… Bu yüzden aslında dünyanın bir dakikası, âhiretin binlerce senesinden daha kıymetli… Çünkü burada o bir dakikalık vakitte yapabileceğin şeyleri, âhirette yüzbinlerce senede yapamayacaksın. İş işten geçmiş olacak… Âhirete gittikten sonra geri dönüp hatalarını düzeltme imkânın da yok. Tevbe kapısı kapanmış olacak… O yüzden gün bugün; vakit bu vakit… Kâfirler de, o dünyanın hakikatini, cennet ve cehennemi gördükten sonra dünyaya dönmek için çok yalvaracak; ama onlara da:

«Biz, size dünyada aklınızı başınıza alacağınız kadar bir vakit vermedik mi?» denilecek!.. Onların geri dönüş talebi de reddedilecek!.. (Bkz: el-En’âm, 27-28; el-Mü’minûn, 99-108; es-Secde 11-14)

İşte böyle… Âhiret pişmanlıklar yurdu… Mü’minler, «Keşke daha fazla ibâdet etseydim ve sadaka verseydim!» diye pişman olacak (Bkz: el-Münâfikûn, 10); kâfirler de “Keşke iman etseydim de ebedî cehennem yerine ebedî cennete girseydim.” diye…

Hani bebekler, ilk doğduklarında açlıktan ağlarlar, ama annesini emmeyi de bilmedikleri için emmeyi reddederler; tecrübeli hemşireler, bebeğin ağzına annesinin memesini zorla verirler. Bebek, sütün tadını alınca bir daha bırakamaz. Bizim ruhlarımız da tıpkı açlıktan ağlayan bebekler gibi, feryatlar içinde… Nefsimizi, ibâdetlerin tadını alana kadar zorlamalıyız. İbadetler bir alışkanlık, bir zevk hâline dönünce artık onları bırakmak insana zor gelmeye başlayacak… İşte o âna kadar kötülüğü emreden nefsimize muhalefet edeceğiz. ”

“-Hocam, kalbimde yerleşmiş birçok kayayı yerinden oynattınız. Size teşekkür ederim. Geç oldu, ben müsaade alayım. Sizi de zaten bu saatlere kadar ayakta tuttum. Hakkınızı helâl ediniz.”

Sâcide Hanım, Âmine’nin ellerini tuttu:

“-Olmaz, kesinlikle bu saatte seni dışarıya bırakmam. Annenleri arayalım, bende kalacağını haber verelim. Hem bana arkadaş olmuş olursun.” dedi.

Âmine’nin annesi, kızlarının geç saatlere kadar arkadaşlarıyla dışarıda olmasına alışmıştı. Ama Sâcide Hanım’dan gelen telefon onları hem şaşırtmış, hem de sevindirmişti. Kendilerinin bir türlü söz geçiremediği kızlarına, Sâcide Hanım’ın tesiri dokunursa ne güzel olurdu.

Sâcide Hanım, Âmine’ye kalacağı odayı ve yatağı gösterdi. Kendisi de odasına çekildi. Kısa bir müddet sonra ışığı kapandı. Evde büyük bir sessizlik olmuştu. Âmine, Sâcide Hanım’ın söylediklerini zihninde evirip çeviriyordu. Konuşulanları, kâh âilesiyle, kâh arkadaş çevresiyle mukayese ediyordu. Duydukları, tamamen yabancı olduğu şeyler değildi. Şimdiye kadar çeşitli vesilelerle buna benzer şeyler duymuştu, ama bugün dinledikleri nedense kalbinin derinlerine kadar nüfuz etmişti. Acaba ilk defa ne söylediğini iyi bilen birisi ile karşılaştığı için mi etkilenmişti? Belki de söylediklerini, hayatına tamamen yansıtmış birisi ile tanışmış olması onu bu kadar sarsmıştı. Aklına güzel bir söz geldi; “Kalpten çıkan, kalbi bulur.” Aslında bütün söylenenlerin özü buydu galiba… Biraz rahatlamış bir şekilde gözlerini kapadı.

* * *

Sabah ezânı okunuyordu. Sâcide Hanım, gözlerini araladığında bir sürprizle karşılaştı. (Devam Edecek)

 

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle