Bu Kadar Acı Fazlaydı Bu Yüreğe

 

Şehriyârın gül kokulu ıtırlarını devşirdim geldim baharına... Közlü yüreğimden buruk bir nağmedir elimde kalan... Gözlerimde vapur düdüklerinin buğulu sesi; ellerimde gülbahçem dediğim hazin susmaların... Yıkık bir kentin gölgesinden çıkagelmiştim ansızın… Yıkıktı kentim, vîrâneydi... Tuz buz olmuş yüreğimin infilakı gözlerimden yansımıştı aynalara... Figanım darmadağın, figanım elemli... Şehrim hep güzel kalacak içimde; hasretlerim güzel kalacak; ağır da olsa yüküm; çiğdemler demleyeceğim buradan semtine her dâim... Bunca acı fazlaydı bu yüreğe... Vefâya hasret, bir demet güldür kalbim... Ey fesleğen kokulu şebnem! Ey gülistanım! Ey hâl-i hazînim! Bu kaçıncı terk edişin viran kalbimi, bu kaçıncı yalnızlık....

Bunca acı elbet fazlaydı bu yüreğe... Bir otobüsün soğuk koltukları arasında gelirken diyarına; unutmuştum kalbimin vîrân gecelerini. Yollar umutluydu; yollar muştuluydu ey gamzelerinde ıtırlar bestelediğim... Sırtımda bagajlarım yoktu yollarda; sırtımda umudun pembe serinliği; sen vardın kalp hânemin odalarında... Bir zaman şehr-i yârime gelmek ızdırap içre bahtiyarlıkken; sahil kenarlarında, Osmanlı’nın görkemli eserlerinde senin gözlerin yokken; dolaştığım sokaklarda adımların eksikken; şimdi yarım kalmış beste tamamlanacaktı... Vuslatın bahar olduğu demdi gelişim; seni sakladığım yerden çıkıp gitmeseydin eğer; daha nice vuslatlarda yek yürek olacaktı yüreklerimiz...

Bunca acı fazlaydı bu garibe; sandukamı yeşil örtülerle kapattım, içindeki senli düşleri uyandırmasınlar diye... Bir duânın inşirâhında selâm verdim sabahların sahibine... Yollar artık engebeli değil, umutluydu. Yollarım kavisli değildi, ey şehriyârimin pembe düşü... İlk denizi seyretti gözlerim hazanımda; buluştu gözlerim denizinle... Kalbim nasıl ürkek olmasın ki... Yıllardır sakladığım kafesten çıkıp gelecekti varlığın... En şifa bulmaz yarama tuz basmıştın ilkin; senin korkuların ayrı, benim ızdırabım farklıydı. Oysa sevmek zor değildi yüreğime; sana zor gelse de...

Bilir misin bunca acı fazlaydı yüreğime... Otogar avlusunda ellerinle gözlerimi kapadığın an; benim için paha biçilmez bir cevherdi... O nâzenin ellerin; kalbimin yanık buhurdanlığıdır... Ellerinden dökülen bahar müjdeleri... Seninle her mevsim bana bahardı ey can! Eyüp seninle serinletti yazımı… Kavrukluğumu, susamışlığımı senin varlığın ferahlattı. Seninle sultanın huzurunda duâ etmek bile elemli canıma, kan revân hücrelerime, muştulu ebedler yağdırmıştı... “Şehr-i gül” güldü, ama gülümde hiç solmayacak olan kokun saklıydı ey can... Güldü şehr-i gül; her dâim seninle gül kalacaktı.

Gecelerimi adadığım bir âbideydi varlığın... Hıçkırıklarımda yudumladığım bir sevdaydı varlığın... Aldatılmışlığın ezikliğinde dahi seni büyük bir vefayla kalbimde dimdik taşıdığım bitimsiz bir mevsimdi varlığın... Ölümlü ömrümün ölümsüzlüğünü taşıyan bir ışıktı varlığın… Varlığın misk-u amber, varlığın hayat müjdesi... Varlığın susamışlığıma kevser; varlığın nabzımın atışı, varlığın ki; gözümün kan revan yaşı... Gündüzlerimin değer kazandığı bir derûnî sancıdır varlığın... Şedit sevdâma karşın; elimde kalan yine senin sensiz varlığın...

Bilirim bunca acı fazlaydı bu yüreğe... Yüreğim kuytu fecirlerin bahtsız bekçisi... Âh yüreğimm! Âhhh yüreğim! Uyku görmeyen kirpiklerimin fersiz emanetçisi.... Gam yüklü bir kervanım; elimde kalan hep ayrılık oluyor.

Yürek yâreler içinde; yürekte infilakı gerçekleşmiş hazin besteler... “Şehr-i yâr”da yâr ile hemhâl olmak cennet serinliğiydi; Üsküdar’da Mihrimah Sultan namazgâhında yâr beklerken; Sultan-i ezel-ebed ile şükr içreydi yüreğim... Hüdâyî yokuşunda nefes nefese kalmak seninle... Yüce dergâhta arz-u hâl etmek Rahman’a... Seninle yağan karın; esen rûzigârın farkına varamamak... Seninle uyanmak sabahları; vuslatın bahar olduğu dem; serinliğinde kavrulmak...

Bilir misin; bunca acı fazlaydı bu yüreğe... Issız sokakların bekçisiydi yorgun yüreğim. Yorgundu yüreğim... Düşlerin umut olduğu bir nâzenin mahzende saklamıştım senin sensiz varlığını... Denizin köpüklerini izlemek bile seninle güzeldi... Galata köprüsünde, Eminönü’nde, Beyazıt’ta insan kalabalığı; onca kalabalığın içinde bile sadece seni gören gözlerim... Şadırvanlarda abdest almaya hazırlanıyor insanlar, Sultanahmed sanki o gece daha ışıklıydı... Tokadi hazretlerindeki gözyaşların... Yalan değildi işte; güzeldi, kalbin çok güzeldi. Zeyrek’te yokuşları aşkla tırmandım seninle... Öyle kutlu bir sevdâdır ki sinemde barındırdığım; Ebu Derdâ hazretleri bile şâhidim oldu...

Yâ Rab! Hâl-i hazinimi Sana ısmarlıyorum Ey ulu Yezdân! Güzelliklerin en kutlu sahibi ey! Kalbi güzel olanları, “el-Hâfız” isminle muhafaza et ki, güzeller paslara bulaşmasın. Duâ eder kalbim, dilimin sustuğu demlerde... Dilim ki; kalp hüzne giriftarken kelepçelere bürünmekte... Tozlu bir fotoğraf albümünde saklı tutacak mısın bilemem gözyaşımı... Kalbimin yangınını füsunkâr bakışlarım anlatır... Hiç bu kadar güzel olmamıştı Süleymaniye avlusu... Lâlezârda karşımda şebnem edâlı bir yâr… Allâhu ekber… Süleymaniye’de sanki bahar... Yağmurunda olmasa ey şehr-i yârim, ıslanmak bu kadar ulviyet verir miydi?! Vuslatın bahar olduğu demdir yüreğim; âhhh garip yüreğim!.. Şükrün en doruk noktasındaydı yüreğim...

Bu kadar acı fazlaydı hazan kalbime... Işıkları yakarım deniz fenerleri yok ki gecelerimde... Kız kulesi aydınlığı yok yanımda ey şebnem kokulu bahar!.. Korkarım bir çocuk gibi gecelerin karanlığından… Balık tutan oltalar, sanki beni avlar, beni hapseder, beni koparirlar canımdan... Sudan çıkınca balık, nefessiz kalmıştı, gördün mü? Sıcak çayımızı yudumlarken izlemiştik onu… Âb-ı hayatından uzak kalmıştı o can... Ondandı titreyişi hep ondan... Gece de boğaz ışıklı; sular serin... İstanbul yüreğimde bitmeyen türküm... Her adımı serinlik, her adımı nâzenin...

Otobüs durakları seninle mânidar... Seninle Galata Kulesi’ni izlemek bile bahar... Hüdâyi Hazretleri’nde duâya durmak seninle; Fâtih Câmii avlusunda üstadın kokusunu, ayak izini duymak… Sahi hatırlar mısın tek hayalindi adına bir kitap imzalatmak... Mevlânâca yaşayanlardan olabilmek niyetiyle duâ almıştın, gerçek olmuştu hayalin... Tebessümlü bir yürekle buluştu gözleriniz; sen mutlu, ben senden mutlu... İşte benim, o an ki huzurum buydu.

Çemberlitaş’ta tipi vardı değil mi? Deliboran yokuşlar, tramvay geçitleri... Beyazıt’ta seni beklemek demek; toprak evlerde mahpus kalan kimsesizlerin ışığa kavuşması demekti benim için... Kol kırık; kanat kırık... Sîne elemli, gözlerim giryân... Şâirin nağmeleri dolanır durur avuçlarımda…

“Sevgili! Ey sevgili! En sevgili! Uzatma dünya sürgünümü benim....”

Bunca acı fazlaydı mahzun kalbime... Şâir ne güzel söylemiş değil mi? Anlayabilene...

“Sevgili! Ey sevgili! En sevgili! Uzatma dünya sürgünümü benim... Uzatma dünya sürgünümü benim…”

 Vesselam...

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle