Gafletten Kurtuluş

6Cenâb-ı Hak insanı hayra da şerre de istidâtlı olarak halk etmiş ve onu, kulluk mes’uliyetinin emânet edildiği yegâne varlık kılmıştır. 

Onun benliğini, hayra ve şerre temâyül tohumları ile donatmış, dünyadaki huzur ve âhiretteki saâdete ulaşmasını, iç âleminin “kalb-i selîm” hâline gelebilmesine bağlamıştır. Bunu gerçekleştirmenin ehemmiyeti ve zorluğu, Şems sûresinin ilk âyetlerinde tam on bir yeminden sonra îlân edilmiştir. 

Âyet-i kerimede buyurulur:

...Nefse ve ona birtakım kâbiliyetler verip de takva (iyilik)  ve fücûrunu  (kötülüklerini) ilhâm edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden arındıran (tezkiye eden) kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de ziyân etmiştir.” (eş-Şems, 7-10)

Fucûr, nefsânî arzulara esir olma; takvâ ise kalbi mâsivâdan koruyarak Rabb’e yaklaşabilme gayretidir. Bu iki zıt vasfın malzemeleri ekseriyetle aynıdır: Akıl, zekâ, idrâk; mal, makâm, evlâd… vesâire.

Cenâb-ı Hakk’a yaklaşmak için kullanılması gereken bu vâsıtalar, nefsâniyetin arzularına râm edilir ve ruhânî cevher zehirlenirse, kulun elindeki tek fırsat olan bu hayat nimeti ziyân edilmiş ve iki cihan bedbahtlığına dûçâr kılınmış olur.

İblis, cennetten tard edildikten sonra

Cenâb-ı Hak’tan kıyâmete kadar bâkî kalma ve kulları şerre yönlendirme husûsunda bir dilekte bulundu. Rabbimiz de imtihan olarak getirildiğimiz bu dünya dershanesinde onu bu arzusunda serbest bıraktı. Âyet-i kerîmede şöyle buyurulur:

“(İblis:) «Öyleyse, beni azdırmana karşılık, and içerim ki, ben de onlar(ı saptırmak) için senin doğru yolunun üstüne oturacağım. Sonra önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından onlara sokulacağım. Sen, onların çoklarını şükredenlerden bulmayacaksın.» dedi.” (A’râf, 16-17)

Allâh’a giden sırât-ı müstakîm üzerine oturup insanları şerre sevkeden ve onlara günahları süsleyen şeytanın, ihlâslı kullara hiçbir zarar veremeyeceği

âyet-i kerîmede şu ifade ile beyan edilir:

 “(İblis: İnsanların hepsini azdıracağım.) Ancak onlardan ihlâsa erdirilen kulların müstesnâ! (dedi.)” (el-Hicr, 40) 

Cenâb-ı Hak da:

 “Şüphesiz ki Benim (ihlâslı) kullarım üzerinde senin bir hâkimiyetin (ve nüfûzun) yoktur! Ancak sana tâbi olan azgınlar müstesnâ.” (el-Hicr, 42) buyurdu.

Yüce Rabbimiz, şeytanın kandırmacalarına dûçâr olmamamız için bizi şu şekilde ikâz etmektedir:

 “…Sakın o çok aldatıcı şeytan sizi Allâh’ın affına güvendirerek aldatmasın.” (Lokmân, 33)

Hazret-i Mevlânâ şeytanın desîse ve aldatmalarına kanarak nefsine râm olup ibâdet ve muâmelatını ziyân eden kişinin hâlini, ibretli bir hikaye ile şöyle anlatır:

*   *   *

Şuayb -aleyhisselâm- zamanında bir kişi: «Allâh benim bir çok ayıbımı ve günahımı gördü. Bende bu kadar günah ve cürüm gördüğü hâlde, lûtuf ve keremi ile kusuruma bakmadı.» diyordu.

Şuayb -aleyhisselâm-, Hak Teâlâ’nın vahyi ile o kişiye şu îkâz edici nasihatte bulundu: 

«–Ben bu kadar günah ettim de Allâh keremi ile beni sorumlu tutmadı ve cezâlandırmadı, diyorsun. Ey aklı kıt adam, ey doğru yolu bırakıp çöllere düşen zavallı! Allâh senin kaç kere cezanı verdi de haberin yok. Baştan ayağa, tepeden tırnağa kadar gaflet içinde olduğun için basiretin kapanmış. Sen duygularının, nefsânî isteklerinin esiri olmuşsun da farkında değilsin.

Ey kararmış tencere misâli kişi! Kat kat isler ve paslar içindesin. Bunlar senin iç dünyanı karartmış. Senin gönlün kat kat paslarla örtülmüş ki basîret gözün görmez olmuş, ilahî sırlara karşı perdelenmiş, kalbin âmâ olmuş gitmiş.

Her şey zıddı ile daha açık görülür ve daha kolay idrak edilir. O kara is, kalaylı tencerenin beyazlığı üstünde, net bir şekilde kendini gösterir. Fakat dumanın tesiri ile tencere kararınca, onun üstündeki kara leke âdeta kaybolur ve onu kimse göremez? Aynı şekilde demirci zenci olursa, duman onun yüzünde bir iz bırakmaz. Fakat beyaz tenli birisi demircilik yaparsa, dumanın tesiri ile onun yüzü kararır. 

Kalb sâfiyeti bozulmamış bir mü’min günah işlediğinde onun tesirini çabucak anlar da ‘Aman yâ Rabbî!’ diye ağlayıp sızlanmaya başlar. Fakat günah işlemekte fütursuzca devam eden kişi, âdetâ kalb gözüne toprak doldurmuş olur; günahını görmez ve vicdan azâbını da hissetmez. Tevbe etmeyi hatırına bile getirmez. Günah onun gönlüne tatlı bir mûsıkî gibi gelir. Farkında olmadan îmânını zâyî eder. O pişmanlık duygusu, o ‘Ya Rabbî!’ deyiş ondan gider; gönül aynasına kat kat pas çöker. Onun kararıp kaskatı olan kalbini, paslar yemeye koyulur.

Beyaz bir kağıt üzerine yazı yazarsan, o yazı, net olarak okunur. Lâkin yazılı bir kağıt üzerine tekrar yazarsan, yazdığın anlaşılmaz, birbirine karışır. Okunması güçleşir ve yanlış okunabilir. Çünkü mürekkebin siyahlığı üst üste gelince, iki yazı da körleşmiştir, mânâsı kalmamıştır. Eğer o kağıda üçüncü kere yazı yazarsan, onu  kâfir kalbi gibi simsiyah edersin.

Öyle ise her çaresizliğin çaresi olan Allâh’a sığınmaktan başka ne yapılabilir ki? O merhamet ve rahmet sâhibi olan Rabb’inizden hidâyet ilticâsında bulunun ki, devâsız dertten, yani kalbinizin kararmasından ve paslanmasından kurtulmuş olasınız.»

Şuayb -aleyhisselâm-’ın ilâhî nefha taşıyan ve kalbleri titreten bu sözleri üzerine kendine gelen bu kişi, istiğfar etmek niyetiyle: 

«Benim idrâk edemediğim bu günahlarıma karşılık, ilâhî cezâya mâruz kaldığımın alâmeti nedir?» diye sordu.

Bunun üzerine Cenâb-ı Hakk, Şuayb Peygamber’e şöyle vahyetti: 

«Ben suçları, günahları örterim; sırları fâş etmem, fakat onun belâlara uğradığına dâir en bariz alâmet şudur: 

O kulluk vazifesini yapıyor, oruç tutuyor, namaz kılıyor, zekat veriyor, daha başka hayır işleri de yapıyor fakat hiç birinde, zerre kadar bile mânevî zevk bulamıyor. 

İbâdeti şeklen uygun, kulluğu güzel ama rûhaniyeti za’fa uğramış; Kalbi ile bedeni bir âhenk içinde değil. Cevizler zâhiren sağlam görünüyor ama içleri boş.

Îmânın ve ibâdetlerin bir lezzet hâline gelebilmesi için gönlün mâneviyât ve rûhâniyet kesbetmesi mecburidir. Çekirdeğin fidan vermesi için içli olması gerektir. İçi boş olan çekirdek hiç fidan verebilir mi? Cansız sûret, bir kalıptan ibaret değil midir.» 

Şuayb -aleyhisselâm- o gâfil kişiyi, bu rûhânî nasihatlerle ikaz etti. Onun gönlünde peygamberin rûhânî nefeslerinden ümit çiçekleri açtı. İstiğfar ederek kalbini Hakka yöneltmeye azmetti…”

*   *   *

Merhametlilerin en merhametlisi olan Yüce Allâh, kullarına Halîm ve Gafûr sıfatları ile muâmele ediyor, yapılan hataların cezâsını hemen vermiyordu. Onları belli bir zamana kadar tehir ediyordu. O şaşkın kul bu hakikatten gâfildi. Âyet-i kerime bu gerçeği şöyle beyân eder:

 “Eğer Allâh insanları işledikleri günahlar yüzünden cezâlandıracak olsaydı, dünyada tek bir insan bile bırakmazdı; ama Allâh onların cezâsını belirlenmiş bir vâdeye kadar erteler. O vâdeleri geldiği vakit hükmünü yerine getirip onları cezâlandırır. Çünkü Allâh kullarını tamamen görmektedir.” (Fâtır, 45)

Böyle bir mânevî hastalığa tutulan tâlihsiz kimseler, günahlarının farkında olmadıkları gibi hatta yaptıkları işlerin güzel ve iyi olduğunu ve âhirette hayırlı bir netîce ile karşılaşacaklarını zannedebilirler. Halbuki Cenâb-ı Hak, amellerini bu şekilde gafletle îfâ eden kimselerin fecî âkibetlerini şöyle haber vermektedir:

De ki: Amelleri en çok boşa gidenleri size bildirelim mi? (Bunlar) iyi işler yaptıklarını sandıkları halde, dünya hayatındaki gayretleri boşa giden kimselerdir.” (el-Kehf, 103-104)

Bu bakımdan mü’minler yaptıkları amelleri ihlâsla îfâ etmeye dikkat etmekle birlikte onların boşa çıkmasından son derece korkarlar ve işledikleri en ufak hataları bile gözlerinde büyütürler. Gâfiller ise bunun aksine irtikap ettikleri günahlar ne kadar büyük olursa olsun onu ehemmiyetsiz görürler.

Abdullâh bin Mes’ud -radıyallâhu anh- şöyle demiştir: 

“–Mü’min günahını, altında oturduğu ve sanki üzerine her an düşme tehlikesi olan bir dağ gibi görür. Bu koca dağ üzerime düşer mi diye korkar durur. Fâcir ise, günâhını burnunun üzerinden geçen bir sinek gibi görür.” 

İbn-i Mes’ud -radıyallâhu anh- bunu söyledikten sonra eliyle, şöyle diyerek, burnundan sinek kovalar gibi yapmıştır. (Buharî, Deavât, 4; Müslim, Tevbe, 3, 2744)

Resûlullâh -sallallâhu aleyhi ve sellem- bir defâsında Âişe vâlidemize şöyle buyurmuşlardı:

Ey Âişe! Küçümsenen işlerden (önemsenmeyen en küçük günahlardan dahi) sakın! Zîrâ Allâh katında onları gözetleyip kaydeden bir (melek) vardır.”(İbn-i Mâce, Zühd, 29; Dârimî, Rikâk, 17)

*   *   *

Günümüzde insanların farkında olmadan düştükleri mühim gafletlerden biri de ibâdullâhı tahkîr, yani Allâh’ın kullarını küçük görerek hafife almaktır. Bu hâlin bir neticesi olan gıybet, gıybet edilen kimseyi alçaltıp, gıybet eden kimseye ucûb (kendini beğenme) hâli verir. Böylece o insan, nefsinin kibir ve arzularına taviz vererek nefsâniyetini palazlandırır. Bu ise cezası kıyâmete kalan bir kul hakkı meydana getirir. 

Hâlbuki Cenâb-ı Hak, hiçbir kulunun tahkîr edilmesine râzı olmaz ve bunu büyük cürümler arasında zikrederek şöyle buyurur:

Arkadan çekiştirmeyi (yani gıybeti), yüze karşı eğlenmeyi âdet edinen herkesin vay hâline!” (el-Hümeze, 1) 

Daha sonraki âyetlerde ise bu bedbahtların, ateşi tâ yüreklerine nüfûz eden “Hutame”ye yani cehenneme atılacakları tehdîdinde bulunur. 

*   *   *

Gönülleri en çok meşgul eden, gaflete düşüren ve ibâdetlerin mânevî feyzinden mahrum eden şeylerden bir tanesi de dünya sevgisi ve mal kazanma hırsıdır. İnsanın bu yöndeki za’fını, Yüce Rabbimiz şöyle beyan buyurmaktadır:

Rabbi, insanı denemek için ikram ve değer verip, nimetlere garkedince o: “Rabbim bana değer verdi” der. Ama yine denemek için nasibini daraltınca O: “Rabbim beni zelil, perişan etti” der. Hayır! Siz (Allâh’tan hep ikramı devam ettirmesini istersiniz ama,) yetime değer verip ikram etmezsiniz! Muhtaçları doyurmaya teşvikte bulunmazsınız. Mîrasları helâl haram demeden ne gelse yersiniz. Zîrâ mal mülk sevgisi bütün benliğinizi kaplamıştır!” (el-Fecr, 15-20) 

Lokman Hekim, gafletten îkâz sadedinde oğluna şu nasîhatte bulunur:

“Yavrum! Dünya, dipsiz bir deryâdır. Ârif olmayan âlimler ve pek çokları gaflete düşerek bunda helâk oldular. Bu deryâda senin gemin, Allâh’a mutmain bir kalb ile îmân etmek olsun. Geminin donanımı ise takvâ ve ibâdet olsun. Denizlerde seyr ü sefer ettiren bu geminin yelkeni de tevekkül olsun. Umulur ki ancak bu sûretle kurtuluşa erebilirsin.” (Beyhakî, Kitâbü’z-Zühd, 73) 

*   *   *

Allâh Rasûlü -sallallâhu aleyhi ve sellem- kalbin günahlarla kirlenip kararmasını şöyle tasvir etmektedir:

Kul bir hata işlediği zaman kalbine siyah bir nokta vurulur. Şâyet günahtan vazgeçer, istiğfâr ve tevbe ederse kalbi cilâlanır. Böyle yapmaz da tekrar hatalara yönelirse siyah nokta artırılır ve neticede bütün kalbini kaplar.” (Tirmizî, Tefsîr, 83;

İbn-i Mâce, Zühd, 29)

Yine Fahr-i Kâinât -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz: 

“–Demirin paslandığı gibi kalbler de paslanır.” buyurmuştur.

“–Ya Rasûlallâh! Onun cilası nedir?” diye sorulunca da:

“–Allâh’ın kitâbını çokça tilâvet etmek ve Allâh’ı çok çok zikretmektir.” cevabını vermiştir. (Ali el-Müttakî, Kenzü’l-ummâl, II, 241)

Cenâb-ı Hak, sevdiği ve râzı olduğu müttakî kullarından bahsederken, onların günahlarından hemen tevbe ettiklerini ve günahta aslâ ısrar etmediklerini şöyle haber verir:

O (muhsinler ki) bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allâh’ı hatırlayarak hemen günahlarının bağışlanmasını dilerler. Allâh’tan başka günahları kim affedebilir? Bir de onlar, bile bile işledikleri (günah) üzerinde ısrar etmezler!” (Âl-i İmran, 135)

Gafletten uzak kalabilmek için zikr-i dâimî üzere bulunmak, yani Rabbimizi hiçbir zaman unutmamak zarûrîdir.  Zîrâ  insanın  günaha  düştüğü  anlar,

Cenâb-ı Hakkı unuttuğu anlardır. Farkında olarak veya olmayarak işlenen günahlar ve gafletle yapılan hatalar, mânevî merkez olan kalbin üzerinde tesirde bulunarak pas tutmasına sebep olur. Neticede kalb körelir ve ibadetlerden haz almamaya başlar. Böyle bir hastalığa dûçâr olan kul, uykusuna mağlup olarak seherlerini ziyân eder. Bu gafletin neticesinde, hatalarının farkında olmadığı gibi ellerini açıp “yâ Rabbî, yâ Rabbî” diye yalvarmaktan ve istiğfâr etmekten mahrum olur.

Bu sebeple Cenâb-ı Hak Peygamber Efendimiz’e ve onun şahsında bütün mü’minlere dâimî zikri emretmekte ve bir an bile bundan gaflet etmemelerini istemektedir:

Sabah akşam demeden, kendi içinden, korkarak ve yalvararak, alçak sesle Rabbini zikret ve gâfillerden olma.” (el-A’râf, 205)

Kul, hayat güzergâhında karşılaştığı bir kısım mânevî sarsıntıları, tevbe ilacıyla hemen tedâvi edip ihlâsa sarılmalıdır. Nitekim Cenâb-ı Hak kullarından, sırf kendi rızâsını kastederek ihlâslı ameller yapmalarını istemektedir. İbâdetlerin mânevî haz ve lezzetine de ancak bu yolla erişmek mümkündür. Âyet-i kerîmede buyurulur:

“(Resûlüm!) Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O hâlde sen de dini Allâh’a has kılarak (ihlâs ile) kulluk et.” (ez-Zümer, 2)

Dolayısıyla ibâdetlerin fayda vermesi için onların ihlâs, huşû ve takvâ hissiyâtı ile yani beden ve kalb ahengi içinde îfâ edilmeleri zarûrîdir. İçinde ihlâs olmayan ibâdetler, rûhu olmayan sûretlerden, içleri boşalmış meyvelerden ve özü çürümüş habbelerden ibârettir. İbadetlerin mânevî hazzını gideren en mühim sebep ise haram ve şüpheli lokmalardır. Kul bundan ne kadar sakınırsa gönlünde imanın neşvesi o kadar artar ve ibadetlerden haz alır. Bununla alâkalı olarak şu kıssa ne kadar ibretlidir:

İbrahim Ethem hazretleri anlatır:

Birgün Beyt-i Makdis mescidinde, hasıra sarınıp yatmıştım. Gece yarısı olunca mescidin kapısı açıldı, içeri bir pîr girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra arkasını mihrâba dönerek oturdu. Oraya kırk kişi daha geldi. İçlerinden biri:

“–Burada bir kişi yatıyor.” dedi. Pîr gülümseyerek:

“–O İbrahim Ethem’dir. Kırk gündür kıldığı namazın tadını bulamıyor!” dedi. O sözü işitince dayanamayıp pîrin huzûruna geldim. Selam verip:

“–Allâh aşkına, benim bu hâlimin sebebi nedir?” diye sordum. Şöyle dedi:

“–Falan gün Basra’da hurma satın almıştın. Farkında olmadan yere düşen hurmaları da kendinin zannederek heybene koydun.  Halbuki onlar satıcıya âitti. Bu sebeple mâneviyattan bir miktar uzak düştün.” dedi.

Hemen gidip hurma aldığım kimseyle helalleştim. Bu durum satıcıya da çok tesir etti ve infâk sâhibi sâlih kimselerden birisi oldu. (Attâr, Tezkiretü’l-evliyâ, 122-123)

İbâdetler, rûhu besleyen mânevî gıdâların yanısıra, bir de vücûdun maddî gıdâlardan aldığı güç ve kuvvetle îfâ edilebilmektedir. Bünyeye helâl gıdâdan, rûhâniyet ve feyz aksederken, bunun zıddı olan haram ve şüpheli gıdâlardan ise kasvet, sıklet ve gaflet sirâyet eder. 

Kul, husûsiyle seher vakitlerini tevbe, istiğfâr ve zikir ile ihyâ ederek, ayrıca seherin bereketini gündüzüne yayarak bu nevî mânevî sıkletlerden gönlünü arındırmalı, Yüce Rabbi’nin huzur tecellîleriyle rûhânî bir dirilik içinde semereli bir hayat sürmelidir.

 

Cenâb-ı Hakk, cümlemizi ihlâs, takvâ ve rızâ-i ilâhî istikâmetinde kulluk eden, ibâdetlerinden lezzet alan bahtiyarlardan eylesin!.. Üzerimizdeki gaflet, sıklet, atâlet ve kasvetleri kaldırıp, gönlümüze inşirâh ve huzûr hâli ihsan eylesin!. Âmin. 

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

Osman Nûri Topbaş

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle