Mürşide Haydaroğlu Hanım İle Bir Gönül Sohbeti-2

MUHABBETTTEN MERHAMET DOĞAR

Mürşide Hanım’ı hatırlarsınız. Şebnem dostlarından birisidir. Daha önceki sayılardan birinde yine kendisiyle sohbetimiz olmuştu; bize gönlünün kapılarını açmış annesinden, babasından, çocukluk hâtıralarından bahsetmişti. Dahası hayat tecrübelerini bizlerle paylaşmıştı. Mürşide Hanım yine hem evinin, hem de gönlünün kapılarını Şebnem okuyucuları için açtı ve kendiliğinden akıp giden tatlı bir sohbet başladı. 

Öncelikle âilesi hakkında konuşmak istedik, Mürşide Hanım da zevcesi Mehmet Bey’den başladı. Şebnem okuyucularının yine ibretle okuyacakları bir yazı yazmamıza vesile oldu. Şimdi bu sohbetle sizleri baş başa bırakıyoruz:

Mürşide Hanım: Eşim Mehmet Bey, hayvanları çok sever. Özellikle kedilere karşı ayrı bir şefkati, merhameti vardır. Her sabah iki buçuk kilo ciğeri pişirir, on ekmekle birlikte çek çekli arabasına yükler ve Yıldız Parkı’na gider, oradaki kedilere ikrâm eder bunları.

Şebnem: Bu aslında küçük çaplı bir vakıf faaliyeti gibi değil mi?

Mürşide Hanım: Evet, haklısınız öyle de denebilir. Meselâ bir komşumuz vardı; Meral Hanım, kasaptan gırtlak alır, makarna haşlar, kendi mutfağından bir sürü şeyler ekler bu pişirdiklerine ve hepsini birden sokaktaki aç kalmış hayvanlara verir.

Şebnem: Zannediyorum, siz kendi evinizde de bir zamanlar kedi beslediğinizden bahsetmiştiniz.

Mürşide Hanım: Evet apartman komşularımızdan birisi Almanya’ya gitmişti. Kedilerini sokağa bıraktılar. Bir gün eve döndüm. Zavallı kedi, onu içeri almam için âdetâ bana yalvarıyordu, çok kötü bir hâldeydi. Yine aynı sokakta oturan bir başka komşumuz kediye öyle bir tekme atmış ki, zavallı hayvanın iç organları dışarı çıkmıştı. Mehmet Bey kediyi aldı ve veterinere götürdü. Bir hadis-i şerif vardır, siz de bilirsiniz: “Allâh Rasûlü’nün bildirdiği üzere, susuzluktan soluyan bir köpeğe su veren günahkâr bir kimse, sırf bu merhameti sebebiyle günahları affedilerek cennete nâil olmuştur. Buna mukâbil bir kediye merhametsiz davranarak, onun açlığına aldırış etmeyen bir kadın da cehenneme dûçâr olmuştur.”

Kediyi veterinerin tavsiyelerine uyarak evde tedâvî ettik. İşte böylece “Kaplan” artık bizim kedimiz olmuştu. Kediyi tekmeleyen komşumuz ise o gece vefât etti. Mûsâ Efendi -kuddise sirruh- evimizi ziyaret ettiği zaman: 

“–Aman kaplan ne güzel bir kedi böyle!” demişti. 

Kaplanı böylelikle evimizde dokuz on sene misafir ettik. Sokağa çıkar dolaşır, sonra tekrar eve gelirdi. Bir gün evde sohbet vardı. Kaplan, Mehmet Bey’in eşofmanına yattı, sohbeti dinledi ve sessizce gitti. Bir daha da onu göremedik.

Şebnem: Osman Nûrî Topbaş hocaefendi, bizlere küçük bir kedinin hikayesini anlatmıştı. Zannediyorum bir gazete küpüründen alınmış, hikaye şöyle: 

“Tanıdığım biri anlattı. Komşuları geçtiğimiz aylarda Kemer’e gitmiş. Orada küçük bir kedi yavrusu görmüşler. Sokakta koşup duruyormuş.

Gözlerinin kenarı çapak doluymuş. Yemek bulamadığı için bir deri bir kemik kalmış. Alıp Ankara’ya getirmişler. Ancak veterinere götürdüklerinde hiç beklemedikleri bir gerçek önlerine çıkmış. Küçük kedinin iki gözü de körmüş. Hayvan seven kimse, sakat bir hayvanı asla bırakamaz. Evde üç kedi daha varmış. Küçük kör kedi, onlarla birlikte yaşamaya başlamış. Ancak günler geçtikçe yine hiç beklemedikleri bir durumla karşılaşmışlar. Kör kedinin hiç bilmedikleri taraflarını keşfetmişler. Evlerinde ameliyatlı bir köpekleri varmış, kör kedi, ameliyatlı köpeğin en iyi arkadaşı olmuş. Görmeyen gözleriyle onu bulup, boynunu yalayarak ona destek oluyormuş. Öteki üç kedi yürürken evdeki küçük eşyalara çarpıp onları deviriyormuş. Kör kedi ise bu güne kadar hiçbir eşyaya çarpmamış. Üstelik çok temizmiş de. Öteki kediler yaptıkları pisliği öylece bırakırken, küçük kör kedi, gidip onların pisliğini bile örtüyormuş. Kör kedi, ne sahiplerine, ne de evin öteki hayvanlarına yük olmadan, tam aksine onların yüklerini alarak hayatını sürdürüyormuş.”

Mürşide Hanım: Hayvanların hayatlarında, yaşayışlarında insanlar için bir çok ibret verici yön vardır. Hayvanlarda mekân duygusu çok gelişmiştir. Hepsinin kendi mekânları vardır. Başkalarının o mekâna girmesine, sokulmasına müsâade etmezler. Yıldız Parkı’nda cins bir köpek vardı. Yavrularını aslâ göstermezdi. Bizden saklardı onları. Diğer bir sokak köpeği, başka bir tarafta, başka bir ağacın kovuğunda saklıyordu yavrularını. İkisi birbirinin mekânına aslâ girmiyordu. Belki de saygı gösteriyorlardı birbirlerinin yaşantılarına. Sanki aralarında iki ayrı ülkenin sınırı gibi sınır vardı. Bugün maalesef insanlar birbirlerinin haklarına aynı saygıyı gösteremiyorlar.

Şebnem: Çok ilginçtir ki, çobanlık peygamber mesleğidir. İnsan, hayvanlar âlemindeki harikulâdelikleri temâşâ ettikçe Rabbine döner, yine yeniden Rabbine hayran olur. Bazen de insanlık âlemine dâir ipuçları bulur. Örneğin annelik duygusunun ne kadar yüce bir duygu olduğunu görür: Bir akrep bile yavrusunu sırtında taşır, yeri gelince yavrusu için canını fedâ eder. Kur’ân-ı Kerîm’de birçok hayvanın adı zikredilir zaten: Neml Sûresi’nde karıncalardan, Nahl Sûresi’nde bal arısından, Ankebut Sûresi’nde örümcekten, Âdiyât Sûresi’nde atlardan bahsedilir. Kur’ân kültüründe at, Allâh’ın azametinin sembolüdür. Duruşundaki asillikle, hissiyâtındaki kuvvetle, belki de insana en yakın hayvandır. Öyle ki, binicisinin hissiyâtına göre karakterini değiştirdiği bile söylenir.

Ankebut Sûresi’nde de ilginç bir benzetme vardır. “Allâh’tan başka dost edinenlerin durumu, kendine yuva yapan örümceğin durumu gibidir. Halbuki, evlerin en çürüğü şüphesiz örümcek yuvasıdır. Keşke bilselerdi.” Bu sûre de çok ilginçtir. İnsanı hayvanlar âlemini tefekküre yöneltir. Hayvanlar dünyasını inceleyerek, hatta hayvanlarla birlikte yaşayarak bir çok şey öğreniriz aslında.

Bir derginin (National Geographic) Ekim Sayısı’nda, çok ilginç bir yazı vardı. Yazının bir bölümünde “Kedilerden Öğrendiğimiz Şeyler” diye bir başlık atılmış ve altında maddeler hâlinde bunlar sayılmış: 

Birincisi, tabiatı anlamak: Şehirde büyümüş olanlarımız için önemli bir konu, bazı ev hayvanları, sadece bizim dünyamızın bir parçası olur. Ama şanslıysak, bizim, onun dünyasının bir parçası olduğumuz bir hayvana sahip oluruz. 

İkincisi, ölüm acısına katlanmak. Özellikle çocuklar açısından bu çok önemli. Bir ev hayvanının ölümü korkunç bir acıdır. Ama çocuğa bu süreci atlatmayı öğretir. 

Üçüncüsü, yaşama katlanmak, başlığı altında açıklanmış. Burada da yazar, bir arkadaşının, kedisinin onu intihar etmekten alıkoyduğundan bahsediyor. Kendisinin ölümünden sonra, bir başkasının ona bakacağı düşüncesine katlanamadığı için intihardan vazgeçmesi anlatılıyor.

Ve sonra yazar devam ediyor; “İnsan ve kedi ilişkisi, karmaşık ve yalın bir karışımdır. Bizler onlara annelik yaparız, onlar da bize. Özel meseleleri onlara anlatırız; bunlar kulak misafiri olunmasını istemediğimiz konuşmalardır. Bu tür şeyleri doğrudan söylemenin zorluğu bertaraf edilir böylece. Beslediğimiz hayvanlardan ne aldığımızı söyleyerek başkalarından ne beklediğimizle ilgili ipuçları veririz.”

Yazıda dikkatimi çeken çok ilginç bir kısım daha vardı. Orada da şöyle diyor: 

“Kediler insanı çileden çıkarabilir. Çağrıldıklarında gelmeyebilirler. Yemek verildiğinde yemeyebilirler. Kanepeyi lime lime edebilirler. Halıyı mahvedebilirler. Perdeleri yırtabilirler. Ama insanların aksine, onlar sizi incitmez. Bunun yerine huşu uyandırırlar.”

Mürşide Hanım: Evet, kediler gerçekten insana huşû veriyorlar. Ve zikir ehlini tanıyorlar. Bir gün Mûsâ Efendi evimizi ziyarete gelmişti. Kaplanın hasımı “Sarı” diye bir kedimiz vardı. Sarı, Mûsâ Efendi’yi kapıda iki ayağı üzerinde durarak karşıladı. O zamanlar biraz sakınırdım kedilerden... Musa Efendi: 

“–Kediler temiz hayvanlardır, iğrenmeyiniz.” dedi. 

Şebnem: Kendisinin kedileri çok sevdiğini duymuştum. Onlara isimler takarmış. “asiller, soylular, soysuzlar” diye. Hatta, siz de bilirsiniz, köşklerinin bahçesinde kendi elleriyle yaptıkları bir kedi evi vardı. Zannediyorum hâlâ duruyor. Hatta ev halkından duyduğum kadarıyla, bahçede kahvaltı yaptıkları zaman tabaklarındaki yemekleri kedilere ikram ederlermiş.

Mürşide Hanım: Kedilerin zikir ehlini tanıdıklarından bahsedince aklıma geldi. Mehmet Bey’le bazen Yıldız Parkı’nda yürüyüşe çıkarız. Bir bakarız ki, kediler peşimize takılmış, bizi takip ediyorlar. Mehmet Bey’in bir arkadaşı var, onun da dikkatini çekmiş bu durum. Mehmet Bey’e takılır bazen: 

“–Mehmet Bey, fâreli köyün kavalcısı gibisin.” diye.

Yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü.” Biz bu kültürü aldık, bu ahlâkla büyütüldük. Şâh-ı Nakşibend Hazretleri, tam yedi sene hayvanlara hizmet ediyor. Hasta hayvanları tedâvî ediyor, çevreyi temizliyor, insanlara hizmet ediyor. Hâsılı “Yeryüzündekilere merhamet edin ki, gökyüzündekiler de size merhamet etsin.” hadis-i şerîfi mûcibince bir hayat sürüyor.

Ceddimiz, 1071’de Anadolu’ya geliyor. Gelenler insân-ı kâmil. Onların gelişi Anadolu’ya öyle güzellik getiriyor ki… Geldikleri topraklara barış, adâlet ve bereket getiriyorlar. Geldikleri toprakların insanlarının gönüllerini fethediyorlar. Birinci Kılıçarslan Anadolu’ya geldiği zaman, Anadolu’da Rumlar ve Ermeniler vardı. Hatta uzun zaman çoğunlukta olan Rumlar, isteselerdi kendi aralarında birlik oluşturabilir ve Anadolu’yu hâkimiyetleri altına alabilirlerdi. Bizim ceddimiz ise Kur’an ahlâkıyla ahlâklanmıştı. Âdetâ “canlı Kur’ân” olmuşlardı. Allâh’ın hoşnutluğunu kazanmışlardı. Orta Asya’dan binbir meşakkatle gelmişlerdi. Yol emniyeti yoktu, hiçbir şeyleri yoktu, maddî anlamda. Fakat Alperenler, Allâh’ın velî kullarıydı. İşte bizler, onların torunlarıyız ve ne yapıyoruz, nasıl yaşıyoruz? Bizim ahlâkımız nasıl? İslâm ahlâkının gerektirdiği hasletlere ne ölçüde sâhibiz? Öğretmenlere, annelere çok büyük görevler düşüyor bu noktada. Onlar “Allâh’ın yeryüzündeki manevî görevlisi”dirler. En büyük zulüm, câhillikten gelir. Bilgisizlik insanlığın bu bakımdan yüzkarasıdır. “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” buyuruluyor. İlim, beşikten mezara kadardır. İlim arttıkça Allâh’tan korku artıyor. Ümit de çoğalıyor. Kadın, yeryüzündeki merhametinin sembolüdür sanki. Her kadın anadır. İster çocuğu olsun, ister olmasın. Her kadın merhametin simgesidir. İlimli ve irfanlı annenin çocuğu sâlih, sâliha olacaktır. Çünkü helâl lokma ile beslenmiş, muhabbetle doğmuş, büyümüştür. Annenin, çocuğun mânevî hayatı üzerindeki etkisi çok büyüktür. Çocuk yirmi dört saat annesiyle birlikte olmalıdır. Bugün bu yok, çok yazık. “Âlim oğlu âlim olmak âdettir.” İlimle uğraşan annenin çocuğu da ilimle meşgul olacak. Yuvalarda manevî sohbetler olmalı. İlkokul öğretmenlerinin de çocuğun mânevîyatına olan etkileri çok büyük.

Anadan şefkatle gelen çocuklara öğretmen de aynı şefkati göstermeli. Âile huzuru ve geçiminin güzel olduğu âilelerin çocukların başarılarının, diğerlerine göre daha yüksek olduğunu gördüm. Bu çocukların arkadaşlık ilişkilerini de çok sağlıklı yürüttüklerine şâhit oldum. 

Öğretmen affedici olmalı, öğrencilerin ayıplarını yüzlerine vurmamalı, örtücü, kuşatıcı olmalı. Gülsuyu Ortaokulu’nda öğretmenlik yaptığım sırada, orta ikinci sınıfta sınıf öğrencilerinden bir tanesi sigara içerken yakalanmış. İki gün okuldan kaçtı. Öğrenciler bana geldiler: 

“–Hocam biliyor musunuz, o nerede?” dediler. Çocuk Ortaokulun tuvaletlerinde gizleniyormuş. Ben de haber gönderdim: 

“–Ben bir şey duymadım, görmedim ve bilmiyorum.” 

Ve olayı hiç bilmiyormuş gibi davrandım. O öğrenciyi kazandım. Çünkü câhil bir âilenin çocuğu, dışarıda her türlü tehlike onu bekliyor. Settâru’l-Uyub olan Allâh Teâlâ, kullarının ayıplarını setrediyor. Ayıbı, kusuru setrederken aynı zamanda ıslah edici bir tutum izlenmeli… Ahlâk dersinde, büluğdan önce sigara içmenin beden gelişimi üzerindeki olumsuz etkilerini anlattım. Bu can, bu ten Allâh’ın emânetidir. Ona güzel bakmamız gerekir, dedim. Sigara içmenin, dinen de hoş karşılanmadığından bahsettim. 

Yine başka bir kursta öğretmenlik yaptığım sıralarda bir kız öğrenciyi kurstan attılar. Kabahati ise ders saatinde arkadaşlarıyla sinemaya gitmekti. Bu tabii ki hoş bir davranış değil, çirkindir. Fakat kurs yönetimi çocuğu kurstan atarak onu bu mânevî havada yetişmekten mahrum etti. Ve çocukta bu tür mânevî kurumlara karşı nefret duygusu oluşmasına sebep oldu. Çocuğun âilesi de çok üzüldü tabii ki, bu duruma... Öğrenciyi dışlamak çok kolaydır. Dışlamak yerine onu ıslâh etme yoluna gidilmeliydi. 

Öğretmen, Allâh’ın yeryüzünde mânevî bir vazifelisidir. O gözünün nûru, gönlünün sürûru öğrencilerini çok sevecek!.. Sevgi çoğaldıkça, öğrenci yanlışlarını düzeltecek, öğretmenini örnek alacaktır. Öğretmen çok hassas olmalı. Velîlere devamlı öğrencileri şikâyet etmemelidir. 

Ben, hiçbir veliye “senin çocuğun tembeldir, yaramazdır” demedim. Herkesin çocuğu çok kıymetlidir. Onun hakkında kötü söz duymak istemez. Çocuk ancak devamlı takiple düzelir. Eşitlik çok önemli. Bazı öğrenciler biri söyleyince ikiyi anlar, bazısı dört kere söylesen dahî anlamaz. Teşvik çok önemli.

Onlara güzel hedefler göstereceksiniz. Kendi özgüvenlerini ortaya çıkarıp, öğrenme isteklerini uyandıracaksınız. Öğretmen gerektiğinde bir pedagog, bir psikolog gibi davranmalı. Öğretmen anne, baba ve arkadaş gibi olmalı çocuğa… Bilhassa ilkokuldaki çocuklara âile sıcaklığını vermek çok önemlidir.

Eğitimin birinci şartı sevgidir. «Muhabbetten Muhammed oldu hâsıl» Allâh Teâlâ Hazret-i Âdem’i de muhabbetten yarattı. «Gizli bir hazineydim, bilinmeme muhabbet etim de kâinatı yarattım.» Peygamber Efendimiz, bütün ashâbına sevgiyle, tevâzuyla, merhametle muâmele etmiş ve dini sevdirmiş. 

Ecdadımız, Osmanlı medeniyeti bu muhabbetin en güzel örneklerini sergilemiştir. Osmanlıyı tarih sahnesinde temâşâ ederken insanın gönlü muhabbetle dolar. 

Muhabbetten merhamet doğar: Kuş köşkleri, sadaka taşları, vakıflar bunun göstergesidir. Yabancılar Osmanlı’nın uzun süre ayakta kalmasının, dünyaya hükmedecek bir medeniyet kurmasının sebebini araştırmışlar yıllardır... Bunun gerçek sebebi çok basit ve sâdedir aslında: «Muhabbet»!.. «Yaratılanı severim Yaratan’dan ötürü»!.. 

Bugün bu toplumda da aynı güzellikleri yaşayacak insanlar var, ama iletişim yok. Selâmlaşma yok. Çünkü konu-komşu birbirini tanımıyor. Çevremizdeki insanlarla Allâh’ın hoşnut olacağı bir ilişki kurmak lazım.

Suâdiye Lisesi’nde ahlâk derslerine giriyordum. Lise sınıflarına ders veriyordum, acemiydim belki. Yalnızca çocukların mâneviyâtlarına hitap ediyordum. Yahya Kemal’den, Cenap Şehabettin’den, Ziya Paşa’dan şiirler okuyordum. Sınıftan çıkınca çocuklar kapıda bekliyorlardı. 

«–Hocam biraz sohbet etsek, o şiiri bir daha okusanız» diye ki, o lisedeki öğrencilerin çoğunda dini duygular güçlü değildi. Hâlâ insanın maymundan türediğine dâir inançları olanlar vardı. İşte bu çocuklar Mehmet Akif’i, İstiklal Savaşı’nda yaşanmış hikayeleri dinlemek için kapıda birikirlerdi. Her insanın içinde, taa derinlerde bir yerlerde «Allâh muhabbeti» vardır. Bunu, bir kuyumcu titizliğiyle işleyecek mâneviyât ehli insanlar, öğretmenler, anneler, babalar lazım. 

Eskiden evlilikler de muhabbetle kurulurdu. Bugün, her ne kadar görücü usulü gençlere cazip görünmese de, o zamanki evlilikler bugünkilerden çok daha uzun ömürlü olurdu. Aşk denilen o muhabbet, Cenâb-ı Hakk’ın evliliğe vermiş olduğu bir lütuftur. Birbirini tanımayan, huyunu suyunu bilmeyen iki insanın bir yuva kurmaları muhakkak ki çok zordur. Fakat hep âilenin rızâsıyla olan bu evliliklerde Cenâb-ı Hakk’ın da rızası ve rahmeti olduğu için âile saadetini yakalamak çok daha kolay olurdu. 

Geçim için bin tane yol vardır. Fakat insanlar bugün geçimsizlik için bir yol buluyorlar. 

Yuvaları en çok yıkan gıybettir. Evin erkeği cimri olabilir veya çok müsrif olabilir. Her türlü problemde yapıcı ve sağduyulu davranmak lazım. Ârif bir erkek, zevcesinin zayıflıklarını görmemeli; kadın da aynı şekilde erkek de noksanlıklar varsa o zaman örtücü olmalı, kuşatıcı olmalı. 

Bazıları çok hızlı tekâmül eder, eksikliklerini çok çabuk tamamlar. Herkesin istidadına göre tabi ki bu. Tasavvuf’ta sâlike sohbetlerle irfân gelir. İnsan bu irfanla ârif olur. İşte o ârif kişi, incinmeyecek ve incitmeyecektir. Âile saadeti için işbirliği lazımdır. En önemlisi de Allâh’ın helâl kıldığı nikâha, muhabbet vermesi için duâ etmenin lüzumudur. 

Hatırlıyorum da, bir gün eski tanınmış aktörlerimizden birinin evine gitmiştik. Bir saat kaldık o evde, sohbet ettik. Ev sahibi hanım bize kahve pişirdi ve hayatını anlatmaya başladı:

“–Eşim kırk senedir meyhaneden geri gelmiyordu. «Allâh’ım eşim bir gün de mescitten gelsin diye duâ ediyordum hep.» Kırk sene sonra eşim, Hacc’a gitti. Ben oğluma ve torunlarıma gusül abdestini öğrettim. Benim çocuklarım ve torunlarım, Cuma günleri gusül abdesti alırlar ve namaza giderler.

Büyükler, «Sabrın sonu selamet» derler. Kırk yıl sarhoş bir kocanın eziyetlerine katlanmış ve kırk yıl sonra selâmete ermiş.

Eşler arasında samimiyet olmalı, laubalilik olmamalı. Sınır olmalı, sevgiyi muhâfaza etmek lazım. Susmak güzeldir. Susmak karşı tarafın saygısızlığını kendine hatırlatır. Âile saâdeti için iki tarafın ebeveynlerinin de sağduyulu olması lazım. Bu şekilde nice yuvalar dağılmaktan kurtulmuştur. Kayınvâlide kızının kusurunu nasıl affediyorsa gelininkileri de öyle affetmelidir. Kayınvâlidenin «Çok şükür oğlumu haramdan kurtardı.» demesi lazım. Her iki taraf da, her iki ebeveyn de aynı fedâkârlığı gösterirse evlilikleri çok daha uzun ömürlü olur. Sabır selâmet kapısı açar.

Yine bir başka önemli nokta, bizim toplumumuzda erkek çocukları çok itinalı yetiştirilmiyorlar. Kadının Allâh’ın emâneti olduğunun bilincinde olmalı bir erkek… Emânet, evet bir emanet ki, Cenâb-ı Hakk’ın emâneti… İslâmiyet bir yuvada yaşanırsa o yuva cennet olur. İnsan, ancak ahlâkını düzeltir, yaşantısını İslâmî menzil üzerine oturtursa iki cihanı da cennet olur.

Şebnem: Mürşide Hanım’a, Şebnem Dergisi ve Şebnem okuyucuları adına teşekkür ediyoruz. 

Rabbim, bu sohbetin feyz şebnemlerini gönüllerimize nakşetsin, hepimize istifâdeler nasip etsin. 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle