Feminizmin Doğuşu

Allâhu Teâlâ’nın doğuştan insanlara vermiş olduğu hak ve hürriyetler, tarih boyunca çeşitli dönemlerde ihlâl edilmiş ve bu da insanlar arasında kaos ve anarşiyi doğurmuştur. İslâm dini, insanların hak ve sorumluluklarını düzenlemiş; kadına ve erkeğe daha önce sahip olmadığı pek çok üstünlük ve ayrıcalık tanımıştır. İnsanın muhteremliğini esas alan İslâm, fıtrat itibariyle farklılıkları gözönünde bulundurmuş; insanların vazife ve sorumluluk sahalarını bunun üzerine tesis etmiştir.

Batıda yürürlükte bulunan anlayışın kadını ikinci sınıf bir varlık[1] olarak görmesi, onun emeğini sömürerek, onu siyâsî, sosyal, ekonomik ve dünyevî birtakım haklarından mahrum etmesi[2], feminizm hareketlerinin başlamasına zemin hazırlamıştır.

Feminist Hareket, “Kadınların kendi meslek ve hayat şekillerine karar verme hakkını, onların erkekler ile aynı sınıf ve eşit haklara sahip olmalarını iddia eden sosyal bir hareket” [3] diye tarif edilmektedir. Fakat günümüzdeki gelişmeleri göz önüne alınca bu tarif, çok yetersiz kalmaktadır.[4]

Kadın haklarını arama, Batı’da “Aydınlanma” (Rönesans) adı verilen devirde özellikle 18. asır filozoflarından Condorcet tarafından hazırlandı. 1789 Fransız İhtilali’ni takiben Olympe de Gouges “Kadın ve Kadın Yurttaşların Haklarının Bildirisi”ni yazdı.

1792’de Olympe de Gouges’un deklarasyonunun tesiri altında kalan bir İngiliz kadın Mary Wallstonecraft[5], “Kadın Haklarını Koruma” adlı kitabını Londra’da yayınladı. Bu kitap “Kadınların erkekleri memnun etmek için var oldukları fikrini reddederek, kadının eğitimde, iş hayatında, siyasette aynı haklara sahip olması gerektiğini, aynı ahlâk kuralları ile muhâkeme edil­mesi gerektiğini iddia etti.”[6] diye tanıtılmaktadır. Demek ki o zamana kadar hâkim olan fikir, kadının erkeği memnun etmek için var oldukları fikri idi.

Feministler ilk olarak erkekleri hedef seçmişler, zamanla aile müessesesine ve çocuk yapmaya düşman olmuşlardır. Bunların hepsinin kadının iş hayatındaki gelişmesini engellediğini, kadını pasifize ederek hayatın dışına ittiğini ileri sürmüşlerdir.

Bu yüzden İngiliz tahtına oturmuş en başarılı şahsiyetlerden[7] biri olan Kraliçe Viktorya, Feminizme karşı çıkmış ve yazmış olduğu bir mektupta, “Kraliçe, konuşabilen veya yazabilen herke­si bu deli, habis Kadın Haklarının karşısında birleşmeye çağırmak ister. (…) Tanrı erkek ve kadını farklı yaratmıştır ve farklı kalmalarına müsâade edin.” demektedir.[8]

Haklarının sömürüldüğünü iddia eden ve kadın haklarını savunan bu hareketin, Batıda ilk meyvelerini vermesi bir asırdan fazla sürdü. İlk defa 1870’te evli İngiliz kadın, gayr-i menkul sa­hibi olma hakkını elde etti. 1919’da Parlementoya girebilme ve 1928’de oy verme hakkını elde etti. Pek çok etkili çalışmaların neticesinde Amerikalı kadın, 1920’de oy kullanabildi.

Avrupa’nın pek çok ülkesinde kadın haklarının tatbikatı, Amerika’dakinden de yavaştı. Mesela Fransa’da 1944’te kadına oy hakkı verildi, Belçika’da 1948’de, Yunanistan’da 1951’de, İsviçre’de 1971’de vs… 1985’e kadar Fransa’da -özellikle gayr-i menkul alım ve satımında- evli Fransız kadınının hakları çok sınırlıydı.

Dikkatinizi çekmek istiyorum, kadına bu haklar, daha yedinci asrın başında İslâm dininde verilmişti.[9]

Ondokuzuncu asırdaki anti-feministler, feministlere karşı biyolojik bir gerçeği haykırıyorlardı: Kadının hamileliği ve doğurganlığı. Henüz doğum kontrol haplarının keşfedilmediği ve Aile Planlaması’nın olmadığı sıralarda, çocuklu kadınlar, kariyer sahibi olamıyorlardı -kanunlar olma hakkını verse bile-. Yani kanunlardaki değişiklik, tatbikatta pek bir şey değiştirmemişti. Bu yüzden feministler, feminizmin içine “seçme hakkı” sloganını ilâve ettiler. Yani kadın seçmeliydi. Ya kariyer, ya çocuk idi. Hatta bazı feministler burada kalmıyor ve eğer kabiliyetli ise kadının anne ve eş olma yerine, kariyer seçmesinin vazifesi olduğunu vurguluyorlardı. Ama böyle bir seçimde kadınların kâhir ekseriyeti anne ve eş olmayı seçiyorlardı. Öyle ise bu işe bir çâre lâzımdı ve doğum kontrolü Margaret Sanger adlı bir Amerikalı feminist tarafından feminizm literatürüne sokuldu. 1921’de “Amerikan Doğum Kontrolü Ligi”nin kuruluşunda önemli rol oynadı.

Margaret,Medeniyetin Mihveri” adlı eserinde Katolik Kilisesi’nin Doğum Kontrolü için “tabiî değil” demesini eleştirerek, bir mânâda feminizmin ilk dine zıt konuşmalarını yapmıştı. O zamana kadar feminist hareketin öncü kadınları “God” (Tanrı) kelimesini sık sık kullanıyorlardı, hatta çeşitli hristiyan mezheplerine mensup kadınlar ön plandaydı.

İdeoloji olarak “feminizm”e baktığımızda, 1920’lerde feminizmin bir handikapı olduğunu görüyoruz. Kadınlar seçme ve seçilme hakkını kendi “avantajlarına” kullanmamışlardı. Kendi tabirleriyle “Yeni Kadın” kölelikten kurtulmuştu, ama yeterli değildi. Emma Goldman kadınların “azaddan azad” olması gerektiğini haykırıyordu. Ona göre “feminizm, kadına kariyer vermişti. Ama bu «hür olduklarına inanan kadın»lar dışardaki işlerinin üzerine, eve gelince gene evdeki bütün işleri yapmaktaydılar.”

Evlilik müessesesini “intihar” olarak gören Margaret’i geçen (!) Emma, onu “cinayet” olarak tanımlıyordu. Pek çok yazısında evliliğin kadının en büyük düşmanı olduğunu ve kadını “parazit” hâline getir­diğini iddia ediyordu.[10]

Simone de Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’inden sonra en önemli feminist çalışma, 1963 yılında Betty Friedan’ın “Kadınsal Mistik” ile oldu. Bu kitap kadının ev işleri yapmasına ve erkek üstünlüğüne son verilmesi gerektiğini vurguluyordu. 22 sene evli kaldıktan sonra boşanan ve evliliğindeki mutsuzluğu üzerine “Kadınsal Mistik”i yazdığı söylenen[11] Betty 1966’da diğer feministler ile, “National Organization for Woman”ı (Kadınlar İçin Millî Orga­nizasyon) kurdular. Bu organizasyon, kadının aleyhine gördüğü kanunların Amerika’da kaldırılması için uğraştı. Ve nihayet 1975’i Birleşmiş Milletler’in “Kadın Yılı” ilân etmesiyle ilk defa Dünya Feministleri bir araya geldiler ve Dünya çapında kararlar aldılar.

 

[1] Ortaçağ Avrupasında kadının bir insan olup olmadığı tartışılmış, onun içine şeytan girmiş bir mahluk olduğu, ondan mümkün mertebe uzak durulması gerektiği dînî bir inanış hâline gelmiştir. Bu yüzden rahipler, evlenmeyi bir tür necâset, hafiflik ve günah görmüşler ve hayat boyunca kadınlardan uzak durmaya yemin etmişlerdir.

[2] Encylopeadia Britannica, 1988 London, V.12, p.733.

[3] Bugün nerede ise feminist sayısı kadar tarifi de var! Femina Latince “kadın”dan alınmış, Feminizm ilk defa Fransa’da “Kadının nitelikleri”ni ifade etmekte kullanılmıştır. 19.yy.da Feminizm kelimesi kullanılmaya başlandı ise de daha çok Women’s Rights (Kadın Hakları), Equal Rights (Eşit Haklar) ve Women’s Movement (Kadın Hareketi) gibi tabirler kullanılmıştır. 1890’dan sonra ise Feminizm kelimesi yayılmış ve birbirinden farklı-hatta bazen bir biri ile çelişkili-mânâları ifadede kullanılmıştır.

[4] Bugün feminist olduğunu söyleyen, fakat “eşitlikçi feminist”lerden olmayan “radikal feministler” gibi gruplar da mevcut. Ancak tarihî açıdan  bu tarif ile başlandı, biz de öyle başlayalım.

[5] İngiltere’deki ilk “feminist kadın” denilebilecek bu kadının hayatı, biyografisini yazan kimseler tarafından bir “skandal” olarak tarif edilmektedir. Mary, hayatı boyunca pek çok kişiyle gayr-i meşrû şekilde beraber olmuş, bunların neticesinde çocukları doğmuş, birkaç defa intihara teşebbüs etmiştir. Neden hizmet etmiş, muvaffak olmuş bir kadın değil de hayatı “skandal” olmuş bir kadın, İngiltere’de feminizm’in öncülüğünü yapmıştır?

[6] Encylopedia Britannica, 1987 London, V. 12, p.733

[7] Geride pek çok hayır müessesesi bırakmış İngilizlerin meşhur kraliçelerinden biridir.

[8] Encylopedia Britannica, 1987 London, V. 12, p.731

[9] Kadın malının mutlak sahibidir. Kocası ister zengin, ister fakir olsun, kadının malını onun rızası olmadan kullanamaz. Hatta kadın kocasından malını kullandığı için kira alabilir. (Bkz. Ömer Nasûhî Bilmen, Hukûk-ı İslâmiyye ve Istılâhât-ı Fıkhıyye Kâmusu C.II, sh.450; Fazla bilgi için bkz. Mahmud Şeltut, El-İslâm Akide ve Şeria, sh. 173.) Hanım sahabîler Peygamber Efendimiz’e ve ondan sonra halifelerine biat etmişlerdir. Biat “kabul ve tasdîk” mânâsınadır.

[10] Significant Sisters, Margaret Forster, 1986, Oxford Unversity Press, p. 282.

[11] Encyclopeadia Britannica, 1987 London, V.12, p. 733.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle