Dedikodu

Yıllar boyu, kader çizgisi üzerinde, kimi zaman zorlu, kimi zaman da pek huzurlu adımlarla yürümüş gitmişti... Zaman onu, nice sonra, tek başına, bir küçük eve getirdi... Kendi hâlinde bir mahallenin, pek mütevâzî bir yerinde, yine pek mütevâzî bir evde yaşıyordu. Çok fazla dışarı çıkmaz, kalabalıklardan pek hoşlanmaz ve çok konuşmazdı... Ama kendisinden, iyilik dışında bir şey görmedikleri için, mahalledekiler, onun bu içine dönük vaziyetinden şikâyet etmezlerdi.

En belirgin özelliği, sürekli bir şeyler yazmasıydı... O sâde evindeki en vazgeçilmez süs, kalemleri ve kâğıtlarıydı. Sanki, başkalarına açamadığı bir derdini, kağıtlarla paylaşır gibiydi. Sayfalarından mâzî kokusu gelen, sararmış, ama yıpranmamış kitapları vardı... Bir de, babasının gençlik yıllarından kalma, pek eski bir Kur’ân’ı... Okurdu... Fakat nedense, yıkık dökük bir yanı vardı hep... Ara sıra, yanık sesiyle türkü söylerdi kendi kendine: “Hem okudum, hemi de yazdım... Yalan dünya... Senden bezdim!..”

Biri vardı... Hiç yılmadan beklediği biri... Gençlik yıllarından bu yana her günü, bir bekleyişle geçmişti. Hayır hayır! Korkuyla ya da tedirginlikle değil... Hasretle, özlemle, umutla beklemişti... Sayısız mektup yazmıştı... Sanki, mektup yazınca, durum değişecekmiş gibi... Hiç üşenmeden yazardı... Hatta bir ara, geceki mektubun ardından sabah vakti; sabahki mektubun ardından ise gece vakti, beklediğinin geleceğinden, kendince emin olur ve umudu boşa çıkınca içerlerdi. Evet ya... Böylesine bir bekleyişti onunki.

Mektuplarında, sürekli seslenirdi: Gel artık! Al beni! Beklettiğin yetmedi mi ki! Yıllardır gözüm yollarda, gel! Sonra, sitem dolu şiirler yazmıştı, gelmedi diye... Gözlerinde nem eksilmez, gülümserken bile sanki, gözyaşı dökerdi... Koca mahallede, seherleri bir tek onun evinde hayat izi olur, herkes uyurken o, secdelerde tir tir titrerdi... Hâsılı, her hâliyle, sırlar yüklü bir deniz gibiydi...   

Ama hani, deniz bu... Kimisi bakar şâd olur... Kimisi kenarında dolanır durur... Bazıları yüzer... Bazısı da boğulur... Ve hani, her “gizemin” başı, bir “meraklı” ile derttedir... Onun da başı, -kendisi hiç farkında değildi ama- çok meraklı bir komşusuyla dertteydi...

Bir gün, evine gelen bu komşu kadın, onun mutfakta oluşunu fırsat bilip, masadaki kağıtları karıştırmış, mektuplara ve şiirlere gizlice göz atmış, sonra da, bir hazine bulmuş gibi gururlu ve heyecanlı bir edâ ile, üstelik sinsice bakışlar atarak, bir bahâne uydurup, alelacele -hayır gitmemiş- kaçmıştı. Bizimki, komşusunun bu acelesine anlam verememişti ya, her zamanki iyi niyeti ve saflığıyla, “herhalde unuttuğu bir şeyi hatırladı, Allâh kolaylık versin” diyerek, ardından gülümseyerek bakmıştı.

Hani saflık ne güzeldir... Fesatlıktan ve kötü niyetten arınmış bakış, ne güzeldir. Hani, gören, bakar ve görür... Kör olansa göremez de, kendince zan büyütür. Keşke, âmâ olduğu hâlde, gönül gözüyle hakikati gören bahtiyarlardan bahsediyor olsaydık... Hayır, ne yazık ki, bahis, gözleri gördüğü hâlde, hakikate kör olanların bahsidir.

İşte bu, “bakar kör” komşu kadın vesîlesiyle, “gel!” feryatlarıyla dolu mektuplar, o hasret ve sitem kokan şiirler, kısa sürede, herkesin diline düştü. Duyanlar, önce şaşkın şaşkın bakıp, sonra da bir sürü laf saydılar!

“-Demek öyle, demek hep onu bekliyormuş ha!”

“-Demek gelse, eve bile almayacakmış! Niye? Çok mu kızmış?”

“-Ne!? Kimseleri umursamadan sarılacak mıymış! Vay utanmaz vay!”

“-Demek bizim için, dedikoducu, demiş ha! O kendine baksın!”

“-Kim alacakmış, o ne dediğini bilmez iki yüzlüyü!”

“-Vah yazık! Gelince uyaralım da delikanlının da başı yanmasın!”

“-Çok mu seviyormuş!? Kimi seviyormuş?”

“-Ne!? Bizim hâlimize gülüyor muymuş! O kendi hâline baksın ayol!!?”

Âh, o sesler! Âh, o gözler! Âh, o cehlini bilmezler! İnsanoğlu, bir sözü, yarım yamalak duyup da, yorumlamaya başlamasın yeter ki... Aslı astarı olmayan bin türlü değişik fikir ortaya atılır. İşte yine böyle oldu... Kadın-erkek, çoluk-çocuk herkes, mektuplardan ve şiirlerden yol bulup, dedikoduya başladı. İşin ilginci, lafı sağa-sola yayan komşu kadının tavrı takdir edilip, bizimki yerin dibine batırıldı:

“-Demek bu kadın böyle biri ha, sağol komşu, iyi ki de uyardın... Sen uyandırmasan, hepimiz uyuyormuşuz... Neler oluyor da haberimiz yok... Ahhh ah... Çivisi çıktı dünyanın çivisiii!!”

“-Bir de namaz kılıyor güyâ! Kur’ân okuyor üstelik! Gören de sanır ki melâike!”

Hani, “durun kardeşim, iftira etmeyin, bilir bilmez konuşup günaha girmeyin!..” diyecek... Kapısını çalıp, samimiyetle meselenin iç yüzünü soracak... Bir derdin mi var, deyip, halleşecek, kardeş gönüllü, hüsn-i zan sahibi insan da neredeyse “yok” olunca... Bizimkinin ne ârı, ne de nâmusu kaldı mahallelinin gözünde...

Biri, çocukken âşık olup ayrı düştüğü bir sevgilisinin olduğundan bahsetti... Bir başkası, terk edip gitmiş bir kocadan... Kimi, bir çocuğu olduğunu ve onu bırakıp gittiğini anlattı, kimileri de bu bekleyişi, temelli deliliğe yordu. Bazıları ise, zaten ne zamandır onun duruşunda bir tuhaflık olduğunu, bakışlarında bir değişiklik gördüklerini söyleyip, bunu, onun gizli bir edepsizliğine yordu. Öyle ya... İnsan başka kime böyle mektuplar yazardı? Vardı bunun bir eğrisi... Görüyor musun bak, bunca zamandır nasıl da, mâsum görünerek kandırdı bizi, dedi, kimisi...

Doğrusu, bunca dedikodunun ardından, herkes onun zararlı biri olabileceğine iyice inanmıştı... Bu tehlikeli ve acayip kadınla, ne komşuluk, ne de arkadaşlık edemezlerdi... Fakat, yaptığı yardımları, sahte bir gülümseme ile almaktan da geri durmadılar...  

Konu komşu kendini ve çocuklarını, bizimkinden koruyadursun (!), o, tüm bu olanlardan habersiz, kendi hâlinde yaşamayı sürdürür, güleryüzlü (!) komşularının her dertlerine koşardı. İnsanların ona tuhaf tuhaf baktıklarını görürdü ama...

“-Kalbimdeki kiri ve hakîkatimi gördüler ki, böyle bakıyorlar, eyvâh!” diye düşünür, büyük bir mahcûbiyet ile evine çekilirdi.

Bu mahcup ânlarında, çağrısı temelli derinleşir, hasreti iyice şiddetlenir...

“-Ne olur, daha beter olmadan, ne olur ki gelsen! Gelip alsan beni buralardan!” diyerek, evceğizinde içli içli ağlardı. O zaman, hakkında yeni yeni laflar dolanmaya başlar; hâsılı, zaman, sû-i zanlarla dolu bir nehircesine, akar, akardı...

Birgün, yine kendiyle baş başa, yüzünde o her zamanki derinlikle, dedi ki:

“-Artık, yaş kemâle erdi. Geliverirsin herhâlde... Saçlarımda aklar çoğaldı... E artık çabucak yorulmaya da başladım. Hem artık bıraktım seni kendi hâline! Keyfin bilir! Bekledikçe, çağırdıkça naza çektin be canım! Bu vakitten sonra, ister gel, ister gelme! Hele ben yine, her ihtimale karşı, yazayım da şu mektubu...

Öyle çok fazla yaşı yoktu ama... Kemâle ermek yaşla değildi ki... Saçları tümden de ağarmamıştı ya... Haberci olarak tek bir beyaz tel yeterdi... Çabuk yoruluyordu evet... Ama zaten ezelden, gönlü hasret yorgunuydu... Bakmayın öyle deli deli meydan okuduğuna... Onunkisi, sitem edip, sevdiğine çatmak... Hasreti çok büyüdü mü, âşığın işi, mâşukuna naz yapmaktı...

Mektuplar bir alışkanlığa dönüşmüş gibiydi... Sanki beklediği, tanrı misafiri gibi çat kapı gelecek, o da mektubunu sunacak... Ama heyhât! Ne gelen vardı, ne giden... Üstelik, mahalleli de gizlice, neredeyse, ondan daha büyük bir merakla, bir türlü gelmeyen, meçhul sevgiliyi beklemeye koyuldu.  

“-Aman komşu! Şu kadının yavuklusu gelse de görsek... Artık çatlatacak bizi bu merak!”

“-Şu bizim divâne var yaa... Kesin yine mektup yazmıştır sevgilisine! Bu kaçıncı oldu! Yahu böyle vefâsıza bunca mektup revâ mı? Sevdalı işte! Değmeyecek adamı ne beklersin böyle saf saf...”

“-Aman ne safı kardeş! Sen bilmiyorsun o ne fenâ bir kadın! Böylelerine müstehak! Acımayacaksın!”

Bizimki, akıl almaz bir kudret tarafından, tüm bu dedikodulardan korunuyordu... Kulağına, tek bir kelime dahî çalınmadı... İnsanlarda çirkinlik görebilecek bir bakışı da olmadığından, durumu hiç anlamadı...

Uzun zaman sonra bir gece, elleri titreyerek ve sessizce, yine yazmaya koyuldu... Yazdı...Yazdı... Sanki “bir son mektup”tu bu... Yüzünde bir tebessüm vardı ama, o kadar büyük bir güçlükle yazıyordu ki, bitirmesi saatler aldı...

Bu geceden sonra, birkaç gün, kimseler göremedi onu mahallede... Çokça dışarı çıkmazdı ama, hiç değilse ekmeğini almak için, bakkala uğramasını beklediler... Uğramadı...

Herkes, artık sevgilisinin geldiğini ve ikisinin birlikte, kimselere görünmeden, beraberce buraları terk ettiğini düşündü. Hatta, “Ben göremeden gittiler!..” diyerek, üzülenler bile oldu...

“-Ne kadınmış be! Gece gündüz gözüm üzerindeydi. Görüyor musun bak, beni bile uyutup kaçtı!”

Tam o sırada, mahallelinin daha önce hiç karşılaşmadığı, tüm bakışları kendine raptedecek kadar güzel yüzlü, uzun boylu ve yakışıklı biri, etrafı hiç umursamadan, bizimkinin evine yaklaştı... Mahalleli, uzaktan, çekinerek seyre daldı.

Arkadan çok konuşanda, yüze söz söyleyecek cesaret ve mertlik ne gezer... Hem gelende bir heybet var ki, mert kişiyi titretir de lâl eder...

Herkes meraklı ve tedirgin, birbirine, bu adamın kim olduğunu sorarken, o, gâyet rahat bir hareketle, birkaç gündür hiç açılmayan kilitli kapıyı açtı ve eve girdi... Bütün mahalle, nefesini tutarcasına adamı seyre dalmıştı. Adam, bir süre sonra, elinde bir mektupla dışarı çıktı. Meraklı topluluk, etrafını çoktan sarmışken adam, şunları söyledi:

“-Ey insanlar! Komşunuz az önce vefat etmiştir. Ölmeden evvel, elimdeki mektubu sizlere okumamı dilemiştir...”

Kalabalıktan çıt çıkmıyor, herkes büyük bir merak ve dikkatle adama bakıyordu.... Adam, dâvûdî sesiyle, tane tane okumaya başladı:

“-Kıymetli komşularım... Allâh’ın selâmı üzerinize olsun... Başka kimim var ki, kime yazayım... İşte bu, vasiyetimdir ve sizedir... Yıllardır, bana can yoldaşı ve komşu oldunuz... Birkaç gün, dışarı çıkamayacağımı zannediyorum... Zira yorgunluğum temelli arttı ve sadece yazmaya ve yatmaya güç yetirebiliyorum... Çok fazla kapımı açmasanız da, varlığınız yetiyordu tesellî olarak... Nasıl kırılırım ki, gelmediğiniz için size, her biriniz elbet meşgûldünüz... Ne mutlu bana ki, sizler gibi güzel insanların arasında yaşadım... Her gecem, sizlere duâ etmekle ve her gündüzüm de yine, sizlere hayır dilemekle geçti, şükürler olsun... Fakat, yıllardır beklemekte olduğum, yakında gelecek, hissediyorum... Haklarınızı helâl edin ki, onun gelişinin heyecanı, sizler için duâ etmemi bazen engelliyor. Başka her şeyi temelli unutuyor, yalnızca onunla doluyorum...

Nicedir gizli gizli, kendisine mektuplar yazdığım, şiirler düzdüğüm bir hasretim vardı... Öyle zannediyorum ki, artık insaf edip gelecek... Zîra buralarda, vatanımdan ayrı durmak, bana iyice zor gelmeye başladı.

Gerçi, o da sevginizdendir şüphesiz ama, ne olur sitem etmeyin... Elbette sizler benim âilem gibiydiniz. Ama yine de gurbet, gurbettir değil mi? Şimdi, uzun zamandır duymadığım bir sevinç var içimde... Kapım ha çalındı, ha çalınacak... Gelmesini beklediğim kutlu misafir, ölüm meleğidir... Zaman zaman, haddimi aşıp, hasret sarhoşluğuyla, neler neler söyledim O’na... Mâdem ki, beni bunca yıldır bu kadar beklettin, gelirsen, ben de seni bekleteceğim kapıda, dedim... Ama, elbette o kapısız, duvarsız gelendir... İşte bu gece, her zamankinden çok daha fazla, alıp götürmesini umuyorum... O gelince, istemese de herkes, ona sarılacak elbet... Kaldı ki, yıllardır bekleyen ben, elbette bundan berî değilim......

Bu güne dek, sizlere yük olmamaya çalıştım. Fakat, sizden bir ricâm olacak. Birgün, pek hayırlı bir mecliste, gençlerin, bir Güzel’e, Kur’ân hediye ettiğine şâhit olmuştum. Kur’ân’ı öylesine zarif bir kutu içinde sundular ki, imrendim... Bu sunumla, öylesine medihlere mazhar oldular ki, onlar adına sevindim... Ben fakir de, o gün ancak, yanımdaki birkaç şekeri ikram edebilmiştim hediye diye...

İşte o zamandan beri, gönlüme bir istek düştü... Bu arzumu, tek yakınlarım olan, siz komşularıma vasiyet ediyorum: Lütfen, Hakk’tan ferman alıp da, beklediğim geldiği... Ve canımı aldığı vakit, tertemiz ve misk kokulu bir kılıf içinde... İşte o Kur’ân gibi... Sevgili komşularım... Sizler sunun... Kur’ân gibi sunun beni Sahibime...

Ne hikmettir hiç bilmem, karaladığım şiirlerden biri, sanki, “hadi bu son mektuba beni de yaz” der gibi, işte, yalvarırcasına bakıyor... Madem öyle, üzmeyeyim, onu da hâtıra olarak bırakayım sizlere... Lâkin, ismi “Dedikodu”... Hasret sarhoşluğuyla yazılmış bu satırları hoşgörün... Zîra bu vasiyet size okunurken, inşâallâh ben, yerime yurduma varmış, Sevgilime, Sahibime kavuşmuş olacağım...

“Dedikodu

Ben beni bildim bileli ölesim gelir

Ben beni bildim bileli ecelim gelmez...

Eğer birgün gelirse çat kapı, almam eve...

Az mı beklettin, derim, birazcık da sen bekle!..

Yine de kıyamam hiç, ayakta yorulmasın...

Lâf eder sonra millet, kapımda çok durmasın...

Yılların hasretiyle bakarım gözlerine...

Açarım kollarımı, bir güzel sarılırım...

Sonra duymayan kalmaz, haberi tez yayılır...

Aman! Kime ne canım! Seven elbet sarılır!

Zaten... Ben beni bildim bileli

Gülesim gelir, şu milletin dedikodusuna...”

Elbet Allâh, bu yazılanları size duyurmaya kâdirdir...

Rabbimin affına ve medhine mazhar olasınız...

Allâh’a ısmarladık....”

..............

Vasiyet okunduktan sonra, herkesi bir sükût kapladı... O heybetli yabancı kimmiş, onu da, elbet, anlayan, anladı...

PAYLAŞ:                

Neslihan Nur Türk

Neslihan Nur Türk

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle