Lezzetli mi, Helâl mi?

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- buyuruyor:

“Helâl olan şeyler belli, haram olan şeyler bellidir. Bu ikisi arasında, birçok kimsenin bilmediği şüpheli hususlar vardır. Kim şüpheli şeylerden sakınırsa, dînini ve ırzını korumuş olur. Kim de şüphelileri işlerse, zamanla harama düşer. Aynen sürüsünü başkasına ait bir arazinin etrafında otlatan çoban gibi ki, onun bu araziye girme tehlikesi vardır.

Dikkat edin! Her sultânın girilmesi yasak bir arazisi vardır. Unutmayın ki, Allâh’ın yasak arazisi de haram kıldığı şeylerdir. Şunu iyi bilin ki, insan vücudunda küçücük bir et parçası vardır. Eğer bu sâlih/sağlam olursa, bütün vücut sağlıklı olur. Eğer o bozulursa, bütün vücut bozulur. İşte bu et parçası, kalptir.” (Müslim, Müsâkat, 107, 108)[1]

“Bir kul gönlünün  şüphelendiği bir işi bırakmadıkça, gerçek takvâya ulaşamaz.” (Buhârî, Îman, 1)

Cenâb-ı Hak da şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan şeylerin helâl ve temiz olanlarından yiyin; şeytanın peşinden gitmeyin. Çünkü o apaçık düşmanınızdır.” (el-Bakara, 168)

Müslümanın ağzına giren lokma ve ağzından çıkan söz, hâline tesir eder. Allah Rasûlü’nün gıda ve yeme-içme hususundaki kıymetli tavsiyeleri yerine, bugünlerde modern ve hastalıklı çağın ürettiği, muhtevası günden güne değişip duran “sağlıklı beslenme” kavramı gündemimize daha çok girdi!

Ne diyorlardı: Un, tuz, şeker... Bu üç beyazdan uzak durun! Aman tereyağ yemeyin! Ekmek mi? Ağzına sürme! Makarna, pilav olmaz! Tatlı yasak!

Allâh’ın helâl kıldığı yiyeceklere “haram” muâmelesi yapmak uygun mudur, dersiniz?

Elbette bunların hepsinin günümüz fabrika/laboratuvar şartlarında yapılan, insan fıtratına ters müdâhalelerle şekillendirilen, zararlı kimyevî maddelerle ilaçlanan hâlini savunuyor değiliz! Ama biz, Allah ve Rasûlü’nün söylediklerine kulağımızı kapattığımız günden beri, herkesin söylediğini tartışmasız doğru kabul etmeye başladık, maalesef… Ancak doğru bir ve herkesin söylediği birbirinden farklı olmaya başlayınca, kafalarımız da gönüllerimiz de karıştı.

Sağlıklı beslenme kurallarımız ya da diyetisten listelerimiz; Allâh’ın haram kıldığı şeylere duyduğumuz hassasiyetle karşılaştırılırsa, “Vah bizim kulluğumuza!” dedirtir cinsten maalesef!

Organik ve tabiî gıdalara dönüşün hızla yaygınlaştığı bir devirdeyiz. Katıksız, zehirsiz, tabiî gıdaları bulabilmek, som altın bulmak kadar zor desek, abartmış olmayız.

Peygamber Efendimiz’in yaşadığı coğrafya ve ömrünü geçirdiği dönemin şartları, dünyanın diğer coğrafyalarıyla aynı ve bütün zamanlarla eşit değil elbette… Çöl ikliminde yaşadığından, zaman zaman kıtlıkla yüz yüze geldiğinden, nisbeten tarım ve ziraatten uzak bir bölgede bulunduğundan, yediğinde ve içtiğinde farklılıklar olması normal… Ancak bu beslenme modelinin bir de bütün çağlara, bütün coğrafya ve insanlara hitap eden yönleri var. Sünnet-i Seniyye olan, bütün müslümanlara hitap eden, onları şekillendirmesi gereken… Meselâ Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

Yiyeceklerin ilk olarak helâl, temiz, hattâ “tıyb” (maddî-mânevî açıdan tertemiz) oluşuna bakardı.

İki öğün yerdi. İkinci öğün hafif olurdu.

Yemek yediğinde doymadan kalkar; fazladan yemek isteyenleri de midesinin üçte birini yemek, üçte birini su, üçte birini de hava/nefes için ayırmasını tavsiye ederdi. Mideyi tıka basa doldurmaktan men ederdi.

Arpa unundan ekmek yerdi. Kepeği iyice ayıklardı. (Arpa, buğdaya göre daha uygun fiyatlı ve doyurucudur.) Kepeğin olmayışı da sindirim kolaylığı sağlar.

* * *

Helâl ile beslenen beden, hayırlı ve sâlih amellerle meşgul olur, şüphesiz… Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- gıdada helâl ve temiz olmasına öncelik verirken, O’nun ümmeti olan biz, şimdilerde damak zevkinin esiri hâline geldik ve muhtevasında ne olduğundan emin olmadığımız nice şüphelileri çok da dert edinmeden tüketir olduk!

Lüksümüz, damak keyfimiz ve helâl/haram hassasiyetimiz; Allah Rasûlü ve ashâbının tercihleriyle mukayese edilecek kulvarda bile değil!

Zaman zaman çeşitli ülkelerle “boykot” ürünlerini konuştuk, uzun uzun paylaşımlar ve propagandalar yaptık. Ancak herhangi bir ülkeyi veya markayı boykot, nihayetinde vicdanî bir duruş olabilir. Ancak bütün gıdalarda ve tükettiğimiz ürünlerde helâl/haram hassasiyeti, îmânî bir sorumluluktur.

Taze kalması, raf ömrü uzunluğu için onlarca katkı maddesi ile muhafaza edilen, lezzetlendirilen, aromatik tatlarla câzip hâle getirilen ürünler; kullanım kolaylığı sağlıyor gibi görünse de, bedenimize zarar veren katkı maddeleri, rûhî âlemimizi de kasvete boğuyor. İbadete kuvvet niyetiyle yediğimiz yiyecekler, mânevî bir yıkım ve gaflet hâline dönüşüyor.

İmâm-ı Âzam Hazretleri’nin babası Sâbit’in hikâyesini biliriz, hepimiz… Boğazına kaçan bir damla elma suyunun hakkını ödemek niyetiyle iki yıl boyunca karın tokluğuna çalışıyor, elma sahibinin evinde...

Hayatımız, îman ve takvâ temeli üzerine oturup helâl-haram hassasiyeti ile yoğruldukça, sağlıklı ve organik olanı bulmak, elbette kolaylaşacaktır. Dînen helâlse, sağlıklıdır da!..

Yemek; ayakta kalacak, ibadete güç olacak bir vâsıta hâlini aldıkça, bitip tükenmek bilmeyen lezzet/kalite arayışı son bulur. Onun yerine Allâh’ın helâl ve temiz olarak belirttiği  yiyecekleri dâhil ederiz hayatımıza… Ki ibadetimiz ihlâslı, ruh âlemimiz huzurlu olsun.

Biraz düşünecek olursak… İhtiraslı bir ekonomik çarkın, hayatın tabiî akışını nasıl bozduğunu görmek gayet kolay. Köydeki teyzemin abdestli elleriyle, sevip okşayarak ve  “Bismillah!” diyerek sağdığı süt yerine; hayvanları sadece bir metâ olarak gören, ürünü artırmak için her türlü yolu deneyen üreticilerin fabrikasyon olarak hazırlayıp paketlediği ve “günlük/uzun ömürlü süt” etiketiyle raflara dizdiği bir ürünü düşünelim. Asıl emekçinin alacağı üç kuruşken, o emeğin üzerine bambaşka işlemler ekleniyor ve fiyat gitgide yükseliyor. Fiyat yükselirken, saflık bozuluyor.

Toplum olarak, üretmek yerine tüketmeyi seçtik. Özellikle gıda sektörü, katkı maddeleri ya da şüpheli maddelerle raf ömrünü uzattığı ürünlerini, yaldızlı paketlerle, iyi reklâm yaparak kabul ettirdi hepimize... Netice; ağza giren lokmaya dikkat unutulunca, bozulan sağlık, zarar gören mâneviyat, üretmeyi unutan nesiller!..

Organik gıdadan önce, îman, ihlâs ve takvâlı ellerin besmele ile ektiği ürünlere, sağdığı sütlere ihtiyacımız var. O gıdaların dünya hayatı boyunca ihlâslı ibadetler için vesîle olduğu şuurunu taşıyan kalplere ihtiyacımız var.

Yenilenlerin insan vücuduna tesiri, insanları hayra ve şerre yönlendirmesi hep dile getirilmiştir. Atalarımız; “Gönülsüz pişirilen aş, ya karın ağrıtır ya baş!” demişlerdir. Öfke ile, kötü sözle, Allâh’ı anmadan, hattâ îmansız kimselerin üretim ve müdâhalesiyle, şüpheli katkılarla paketlenmiş ürünlerin bedenimize ve kalp âlemimize nasıl bir faydası olabilir ki?

Hayat anlayışımız; gerçekten bu dünyanın âhiretin tarlası olduğu idrâki ile şekillenirse, kendi dünyamızda ve en azından âilemizde Kur’ân ve Sünnet temelli bir hayat inşa edersek, hassasiyet ve arayışlarımız da ona göre olur.

Organik gıdalara dönüşü; sadece sağlık, genç görünmek ve uzun ömür arzusu ile değil, asıl maksada yönelik olarak gerekli görmeliyiz. Dünyaya geliş hedefimiz olan rızâ-yı ilâhîyi kazanmak!

Yâ Rabbi! Verdiğin her nimete sonsuz şükürler olsun. Yediğimiz yiyecekler bedenimize şifâ, ibadetimize kuvvet olsun. Sıhhat bulan bedenimizle Sana ihlâs dolu ibadetler yapmak nasîb olsun. Âmîn.

 

[1] Ayrıca bkz. Buhârî, Îmân, 39; Büyû’, 2; Ebû Dâvûd, Büyû’, 3; Tirmizî, Büyû’, 1; Nesâî, Büyû’, 2; Kudât, 11; İbn-i Mâce, Fiten 14.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle