Gönül İkliminden İnciler

Rasûlullah r Efendimiz bir gün ashâbına şöyle buyurdu:

“Yüce Allah şu şekilde bir teşbihte bulunuyor:

«–Bir yol düşünün! Dosdoğru bir yol. Her iki taraf boydan boya duvar. Her iki duvarda da yerlere kadar sarkmış asılı perdeleri bulunan açık kapılar var.

Yolun başında bir uyarıcı, yola girenlere şöyle sesleniyor:

«–Ey insanlar! Şu doğru yola hep birlikte girin, ayrılmayın!»

Yolun ortasında başka uyarıcılar da bulunmakta ve kapıların perdesini açmaya çalışanları (şöyle diyerek) îkaz ediyorlar:

«–Ne yapıyorsun! Açma orayı sakın! Eğer açarsan oraya düşer, yoldan çıkarsın!»”

Daha sonra Allah Rasûlü r Efendimiz, bu tasvîri ashâbına şöyle îzah buyurdu:

“–İşte bu (dosdoğru) yol, İslâm’dır. İki taraftaki duvarlar Allâh’ın sınırları, açık kapılar ise O’nun yasaklarıdır. Yolun başındaki uyarıcı, Yüce Allâh’ın Kitâbı; yolun ortasındaki davetçiler de Yaratan’ın her müslümanın kalbine yerleştirdiği vâizdir.” (İbn-i Hanbel, IV, 183)

Dünyaya gelen her insan, hayatiyetini devam ettirebilmek için gıdaya muhtaçtır. Fakat İslâm’da bir gıda rejimi vardır. Yani Rabbimiz, insanoğluna sayılamayacak derecede nîmetler lûtfetmiş, fakat bunların pek az bir kısmından da uzak durulmasını emretmiştir. Bu da yine insanın ruh ve beden sağlığını koruma maksadına mâtuftur.

Nasıl ki bizler, bedenimize rahatsızlık veren gıdalara karşı dikkat ediyor; tansiyonumuz, şekerimiz, kolesterolümüz veya bir başka rahatsızlığımız varsa yiyeceğimizi dikkatle seçiyorsak, aynen bunun gibi; rûhumuza zarar verecek gıdalardan da kaçınmamız gerekiyor. Zira bozuk bir yemeğin yenmesi, nasıl mideyi ve vücudu ifsâd ediyorsa, haram ve şüpheli yemekler de insanın gönül dünyasını ifsâda sürüklüyor.

Bu sebeple Rabbimiz bizleri şöyle îkaz ediyor:

“Ey insanlar! Yeryüzünde bulunanların helâl ve temiz olanlarından yiyin, şeytanın peşine düşmeyin; zira şeytan sizin açık bir düşmanınızdır.” (el-Bakara, 168)

Dolayısıyla haram ve şüpheli lokmalar, büyük bir hassâsiyetle ictinâb etmemiz gereken hususlardır. Mevlânâ Hazretleri bu hakîkati şöyle ifade buyurur:

 “İnsanın nûrunu, kemâlini artıran lokma, helâl kazanç ile elde edilen lokmadır. Haram lokma ise, kandilimize konunca kandili söndüren yağa benzer. Sen ona yağ değil, su adını koy, çünkü ışığımızı söndürüyor.

Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar; aşk da, merhamet de helâl lokmadan meydana gelir. Bir lokmadan haset ve hile doğarsa, bilgisizlik ve gaflet meydana gelirse, sen o lokmanın haram olduğunu bil.

Hiç buğday ektin de arpa çıktığını gördün mü? Hiç atın eşek yavrusu doğurduğu görülmüş müdür?

Lokma tohumdur. Düşünceler onun mahsûlüdür. Lokma denizdir, incileri fikirlerdir. Helâl lokmadan, Allâh’a hizmet ve öteki âleme gitme arzusu doğar.”

Ebû Hüreyre t:

“–Bir şeyin şüpheli olup olmadığını nasıl anlayabilirim?” diyen bir kişiye Rasûlullah r Efendimiz’in şu tavsiyede bulunduğunu haber veriyor:

“–Elini kalbinin üzerine koy. Çünkü kalp haramdan irkilir ve çırpınır, helâlden de sükûn ve huzur bulur.” (Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, X, 294)

Her hususta olduğu gibi, helâl gıdâ hassâsiyeti hususunda da, Rasûlullah r Efendimiz, bizler için emsalsiz bir örnek şahsiyettir.

Nitekim bir gün, sahibine değil de sahibinin hanımına söylenerek; “Nasıl olsa satmaya râzı olur.” düşüncesiyle bir koyun kesilmişti. O etten Peygamber Efendimiz ve arkadaşlarına ikram edildi. Efendimiz r yemekteki gönül rızâsı eksikliğini hissederek, lokmayı ağzında evirip çevirdi, bir türlü yutamadı. Meselenin aslını soruşturup öğrendiğinde ise o etten yemediği gibi, sahibine de o eti gayr-i müslim esirlere yedirmesini emretti. (Ebû Dâvûd, Büyû, 3/3332; Ahmed, V, 293)

Şu hâdise de gıdanın mânevî keyfiyetine ârifler nazarında ne kadar ehemmiyet verildiğini göstermesi bakımından pek ibretlidir:

Hızır u, Hak dostlarından Abdülhâlık Gucdüvânî Hazretleri’ni ziyareti esnâsında kendisine ikram edilen yemeği yemez ve sofradan kendisini geriye çeker. Gucdüvânî Hazretleri, hayret içinde:

“−Bunlar helâl lokmalardır. Niçin yemiyorsunuz?” dediğinde ise Hızır u şu ibretli mukâbelede bulunur:

“−Evet, helâl lokmalardır; lâkin pişiren, öfke ve gafletle pişirmiştir.”

Bahâüddîn Nakşibend Hazretleri de, helâle riâyet hususuna son derece ihtimam gösterir, yiyeceğini kendi ziraatinden elde ederdi. Tarlanın, tohumun, toprağı süren hayvanların ve suyun helâl olması hususunda son derece ihtiyatlı davranırdı. Bu sebeple de pek çok âlim, teberrüken (ve şifâ niyetiyle) onun helâl yemeğinden yiyebilmek için sohbetlerine iştirâk ederdi. (Enîsü’t-Tâlibîn, s. 64; Reşahât, s. 159, 184)

Yine Şâh-ı Nakşibend Hazretleriʼnin talebelerinden biri, bir defasında mânevî hâllerinin kaybolduğundan yakınmıştı. Ona:

“–Yediğin lokmaların helâlden olup olmadığını iyi araştır!” buyurdu.

Talebesi gidip araştırdığında, yemeği pişirdiği ocakta helâl olup olmadığı şüpheli bir parça odun yaktığını anladı ve hemen tevbe etti.

Yani hem bedenin hem de kalbin korunması adına, helâl lokma çok mühim.

İnsan, kış mevsiminde yünlü ve kalın elbiseler giyerek vücudunu soğuktan ve dolayısıyla hastalıklardan korur. Aynı şekilde kalbi de haramların gaflet ve kasvetinden korumak için, haram ve şüphelilerin çoğaldığı günümüzde, gıdalar hususunda çok daha dikkatli ve tedbirli olmamız gerekiyor. Rasûlullah r Efendimiz helâli yerken bile nasıl hareket etmemiz gerektiğini şöyle bildiriyor:

“Hiç kimse, midesinden daha tehlikeli bir kap doldurmamıştır. Hâlbuki insana, kendisini ayakta tutacak birkaç lokma yeter... Mutlaka çok yemesi gerekiyorsa, midesinin üçte birini yiyeceğe, üçte birini içeceğe, üçte birini de nefesine ayırmalıdır!..” (Tirmizî, Zühd, 47/2380; İbn-i Mâce, Et’ime, 50)

Günümüzde bütün yiyeceklerin vitrine edilmesi, çok mahzurlu bir durum. Zira birçok garip, yalnız ve kimsesiz görüyor, fakat alamıyor. Yani o yemeklerde takılı gözler kalabiliyor. Bu kimselerin nazarları, insana nasıl tesir ediyorsa, yediğimiz yemeğe de öylece tesir ediyor.

Yeri gelmişken bir hâtıramı nakledeyim: Otuz kırk sene önceydi belki. Hayri Baba adında meczup bir zât vardı. Kapı kapı dolaşır, kendi elleri ile hazırladığı şekerleri, badem ezmelerini satar, geçimini bu şekilde temin ederdi.

Meczup olduğu için, ne zaman geleceği de belli olmazdı. Bazen gece yarısı ansızın kapıyı çalardı. Gelir gelmez hemen bir abdest alır; “Aman yatsıyı kılmadım.” der, namazını edâ ederdi. Bir gece bizim eve geldi. Saat on bir yahut da on iki idi. Hanım, Hayri Baba’ya yemek hazırladı, önüne tepsiyi koyduk. Tepside tatlı da vardı.

“–Osman Efendi, bu tatlıyı evde mi yaptınız, dışarıdan mı aldınız?” dedi.

“–Evde yapılmış da olabilir, dışarıdan alınmış da, bilemiyorum.” dedim.

“–Yok, siz dışarıdan almazsınız.” dedi.

“–Niye?” dedim.

“–Çünkü bunlar dışarıda vitrine edilir. Vitrinde bulunana mahrumların takılı gözleri olur. Öyle olursa da yediğiniz gıda, size fayda yerine zarar verir.” dedi.

Bundan 60-70 sene evvel, bizim çocukluğumuzdaki İstanbul’da bugünkü imkânlar yoktu. O zamanlar hazırlanan börekler, pideler, pişirilmek üzere fırına gönderilirdi. Fakat giden tepsinin üzeri sofra beziyle örtülürdü. Götürene de; “Getirirken fırıncıya da vermeyi unutma, göz hakkı kalmasın!” diye tembih edilirdi. Şimdi bunlar unutuldu.

Yine bir garibin gözü, alınan malzemelere isâbet etmesin diye eşyalar içini göstermeyen torba yahut sepetlere konulurdu. Şimdi ise bu hususa pek ehemmiyet verilmiyor.

Şu da çok hazin bir durumdur ki günümüzün bilhassa büyükşehirlerinde, maalesef pek çok evde âdeta mutfak kalmadı. Sokaklar ve caddeler bir nevî mutfağa döndü. Eskiden evlerde, abdestli, besmeleli, salevatlı, zikrin feyz ve rûhâniyetiyle, bir ibadet vecdiyle pişirilen yemeklerin yerine; maalesef ne tür malzemelerle ve hangi hâlet-i rûhiye içinde pişirildiği belli olmayan gıdaları kuryelerle evlere getirtme âdeti revaç buldu. Yiyen, yediğinin mânevî keyfiyetinden haberdar olmadığı gibi, o yemeği hazırlayanın hâlinden de bîhaber… Bu yemekleri pişirenler abdestli midir, ehl-i salât mıdır, besmele çekmiş midir, düşünülmüyor, hattâ umursanmıyor…

İşte toplumda bereketin kalkması, duâların müstecâb olmaması, ibadetlerde huşû hâlinin kaybolması, maddî-mânevî sancıların artması, duygusuzluk, bencillik, hantallık ve huzursuzluğun çoğalması gibi sıkıntıların bir sebebini de belki burada aramak gerekiyor.

Ayrıca şunu da ifade edeyim ki, bir memurun, bir öğretmenin, bir imamın vazifesinde ihmalkârlık yapması, aldığı maaşa haram bulaştırması demektir.

Yine gayr-i menkul sahibi bir kimsenin, dükkânını dînen câiz olmayan malzemeler satan veya uygun olmayan işlerle iştigal eden kimselere kiralaması da doğru değildir. Zira buradan gelen kiralar da mü’minin gönül dünyasına fayda yerine zarar verir. Bir mü’minin bu hususlara da dikkat etmesi elzemdir.

Velhâsıl lokma; haram veya şüpheli ise mânevî hayata zehir saçar. Kalbe kasvet, ibadetlere karşı üşengeçlik ve Allah yolundaki hizmetlere karşı tembellik verir.

Buna mukâbil, yenilen lokmalar helâl ise o da gönül feyzini ziyâdeleştirip rûhâniyeti takviye eder. Sâlih amellere rağbeti artırır.

Rabbimiz cümlemize, beden ve ruhlarımıza gıda, sadırlarımıza şifa olacak helâl lokmalar lûtfeylesin. Haram ve şüphelilerden de dâimâ uzak durabilmeyi ihsan buyursun.

Âmîn!..

 

SPOT:

t Rasûlullah r Efendimiz şöyle buyuruyorlar:

“Ey insanlar! Allah’tan (hakkıyla) sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Hiç kimse (Allâh’ın kendisine takdir ettiği) rızkı -geç de olsa- elde etmeden ölmeyecektir. Öyleyse Allah’tan (hakkıyla) sakının ve rızkınızı güzel yoldan isteyin. Helâl olanı alın, haram olanı terk edin!” (İbn-i Mâce, Ticâret, 2)

t Helâl lokmanın vücuda tesiri bakımından Hazret-i Mevlânâ kendisinden şöyle bir misâl verir:

“Bu seher benden ilham kesildi. Her zaman lûtfedilen tulûat ve sunûhat olmadı. Anladım ki vücuduma şüpheli birkaç lokma girdi.

Bilgi de hikmet de helâl lokmadan doğar. Aşk da merhamet de helâl lokmanın mahsûlüdür. Eğer bir lokmadan gaflet meydana gelirse, bil ki o lokma şüpheli veya haramdır.”

PAYLAŞ:                

Osman Nûri Topbaş

Osman Nûri Topbaş

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle