“EY GONCA AÇIL, MEVSİM BİTİYOR”

Ömür sermayesi... Hayatta en az kıymetini bildiğimiz, sınırlı, ama hiç bitmeyecekmiş gibi kullandığımız bir sermaye… Her geçen zaman, eriye eriye biten bir sermaye. Evet, bir gün bitecek... Sırtımızdaki buzdan sermaye her geçen saniye biraz daha eriyecek ve bir gün bitecek. Ve o bir gün, şüphesiz gelip çatacak insana.

İnsan doğar, yaşar ve ölür. Bu üç kelime arasında, hep bir imtihan içerisindedir.

İlâhî bir imtihan... Aslında her gün yeni bir mühletle doğar insan. Sabah kalkar, bir mühlet verilmiştir kendisine. Akşam evine döner, gece bir mühlet verilir kendisine... Bir yerden bir yere giderken de bir mühletle gider. Allah, kuluna hep zaman tanır. Zaman tanır ki, belki gafletinin farkına varır ve gözleri açılır.

Bu zaman tanıma, bir hasmın düşmanına zaman tanıması gibi değildir. Merhametten doğan ve hep affedici bir zaman tanımadır. Ki, kulu, kul olduğundan dolayı düştüğü gafletlere pişman olsun ve kendisine tanınan zaman içerisinde tevbe edebilsin.

Ömür sermayesi, bir avuç zaman insan için… Başı ve sonu belli, bir avuç zaman…

Uzun gibi gelir insana yıllar... “Yıllarca” denilir. Onlarca yıl… Yeni dünyaya gelen bir insan için yaşayacağı, hatta sanki hiç bitiremeyeceği yılları vardır önünde.

Bir de bunu, artık ihtiyar sınıfına girmiş, yaşlılığı kabullenmiş bir insana sormak lazım: “Ne anladın bu hayattan... Ne oldu bunca yıl? Veya ne kaldı geriye?”

Acaba vereceği cevap ne olur?

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, dünyaya hangi zâviyeden bakmamız gerektiğini ne güzel tasvir ediyor:

“Dünyada sanki bir garip veya bir yolcu gibi ol!..” (Buhârî, Rikak, 3)

Bizim dünyaya bağlılığımız, ancak bir misafirin yabancısı olduğu bir eve bağlılığı kadar olmalıdır.

Bizi canlı tutan, rûhumuzu diri tutan, hep bir öteler sevdası olmalı. Öteler; âhiret ve asıl kavuşmanın olacağı, vuslatın ve firâkın bir anda yaşandığı yer… Eğer kurtulanlardan isek, en güzel vuslat olacak bizim için... Yüce Rabbimizle ve O’nun Habîbi ile en güzel vuslat… Ya bir de kitabı, “sol taraf”tan verilenlerden olursak, vay hâlimize... Ki o zaman, firâkın (ayrılığın) en acısını tadacağız. Firâk, anneden, babadan, evlâttan, Cemâlullah’tan ve Habîbullah’tan firâk…

Oranın ve orada bize sorulacakların muhâsebesi… O muhasebeye ne kadar hazırlıklıyız? Ne kadar kendimizden eminiz? Belki kendimizden emin olmamız mümkün değil, ama en azından bir kul takatince, Rabbimize götürebileceğimiz azığımızda bir şeylerimiz var mı?

Eli boş gitmek olur mu, O Rahmân’ın huzuruna?! En güzel hediyeler alamasak da en azından gönlümüzden sevgi ile kopan en güzel neyimiz varsa, onunla O’nun huzuruna gitmeli değil miyiz?

Bize hidâyet gibi bir nîmeti veren ve bize kendisine taat için mühlet veren o Rahmân’a, eli boş gitmek olur mu hiç?!

“Pişmanlıklarımızla geldik yâ Rabbi! Kulluk edemedik, ama gafletimizin farkındaydık. Belki nimetlerinin şükrünü bilemedik, ama bu mahcubiyetle affına sığındık!..” hisleri ile varmalıyız O’nun katına...

Tutamayız bir saniyesini bile geçen yılların… Yıllar, bize eskitmek için verilen değersiz bir zaman dilimi değil, O’nun katından değerli kılalım diye verilen bir mühlet olmalı!.. Yüzümüz, gönlümüz, rûhumuz O’na dönük olmalı... Bizi “âh” ettirecek bir ömür, bir gün karşımıza hesap sormak için dikilecektir.

“Beni nerede harcadın? Beni, hangi çirkin emellerine âlet ettin? Benimle hangi yola gittin, hangi menzile vardın?” diye o bizi hesaba çekmeden, rızâ-yı İlâhî için kullanmalıyız bize verilen bu sermayeyi.

“Geçti yıllar bir âh ile!..” dememek için ve son nefeste pişman olmamak için, şimdinin, bu günün, bu ânın kıymetini bilmeli.

Ne güzel söyler Terzi Baba:

 

Erler demine destur alalım,

Pervâneye bak ibret alalım,

Aşkın ateşine gel bir yanalım,

Eyvah demeden Allah diyelim.

 

Günler geceler durmaz geçiyor,

Sermâyen olan ömrün bitiyor,

Bülbüllere bak efgan ediyor,

Ey gonca açıl, mevsim bitiyor.

PAYLAŞ:                

Şefika Meriç

Şefika Meriç

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle