“ER GETİRE HAK YETİRE” ANLAYIŞI NEREDE KALDI?

Son yıllarda ülkemizde yapılan araştırmaların neticeleri, eşlerin boşanma sebeplerinin en başında “geçimsizlik”in yer aldığını gösteriyor. Onu, sırasıyla ilgisizlik, sorumsuzluk, kıskançlık, çocuk sebebiyle yaşanan anlaşmazlıklar, ekonomik sıkıntılar ve eşle kopukluk takip ediyor.

Yine araştırmalara bir göz attığımızda, boşananların yüzde 90’ının şehirlerde yaşadığı neticesi ile karşılaşıyoruz. Boşananların çoğunun sadece 2 ilâ 5 yıl arasında evli kaldıkları da bir başka gerçek… Boşanan çiftlerin büyük bir bölümü, tanışıp, bir süre flört ederek evlenmekte, bunların yüzde 90’ı evlilik kararını kendileri vermekte, evlenmelerinde birinci sebep “âşık olmak” şeklinde belirtilmektedir. Daha çok boşanmak isteyen tarafın genellikle kadınlar olması da diğer bir ayrıntı…

Medyanın ve global dünyanın gösterişli ambalajlar içinde pazarladığı eşitlik çabası, bilhassa kadına zarar veriyor. Kadın, kendi ayakları üzerinde durma gayesi üzerine bina ettiği hayatının yük ve mes’uliyetlerini taşımakta zorluk çekiyor. Bu da işi, itaatsizliğe, geçimsizliğe, sorumsuzluğa, kavgalara kadar götürüyor ve nihayetinde saygı-sevgi ikilisinde açılan yaralar derinleşip evlilik de bir kangren hâline dönüşüyor.

Medyanın bir pazarlama biçimi de diziler… Her yeni dizi ile yeni bir tarz, bir hayat şekli oluşturulmaya çalışılıyor. Bir dönem eşkiya-töre, bir dönem mafya, bir dönem komedi, sonra drama ile meşgul edilen zihin ve kalp dünyamız, şimdilerde ise âileyi merkeze alan dizilerle yoklanmakta… Birbirini arkadan vuran âile fertlerinin arz-ı endâm ettiği, ahlâksız konuşma ve ilişkilerin hayat tarzı hâline geldiği, lüks ve refahın boca edildiği programlar bunlar... Dikkat edilirse bu tür programların seyircilerinin mühim bir kısmını toplumun gelir seviyesi düşük, dînî-ahlâkî eğitim imkânından kısmen mahrum kesimi oluşturmakta… Akşam dizilerde gösterilen mevzuların sabahki kadın programlarında sağlamasının yapılıp, bunun bir hayat tarzı olarak halkın şuuraltına yerleştiriliyor olması da dikkate değer başka bir detay… Bu sayede medya, toplumun en alt kademesinden başlayarak bir değişim- dönüşüm gerçekleştirmeye çalışmakta…

Bu değişim-dönüşümün hayata aksetmesi hiç de zaman almıyor. Oyuncuların hayat tarzları, ev dekorları, konuşma şekilleri model alınarak bir adaptasyon başlatılıyor. Fertler yavaş yavaş bu kültüre ayak uydurunca, içinde yaşadıkları âilenin inançları ve değerleri ile bir zıtlaşmadır başlıyor. “Rol model” olarak sunulan hayatlara uyma çabası, âilenin maddî ve mânevî olarak yaşayacağı problemlerin ilk basamağını oluşturmaya başlıyor. “Ben kimsenin kahrını çekemem, üstelik kendi ayaklarım üzerinde durabilirim!..” tavrı, “ben merkezli” yaşanan hayatları beraberinde getiriyor. Böylece zengin ve fakir kesimin ahlâken benzeşmesi ve dinden uzaklaşma, âile ve toplumun içten içe yıkılmasıyla sonuçlanıyor. “Kol kırılır, yen içinde kalır.” anlayışı ve âile içindeki karşılıklı fedakârlıklar, yerini “ben”lerin merkeze alınmasına bırakıyor.

Eskiden dedelerin, ninelerin, anne, baba, çocuk ve torunların bir arada yaşadığı âileler vardı. Evde dedenin sözü geçer, ninenin ağırlığı hissedilir; ev halkı, vazife ve mes’uliyetlerinin idrâkinde bulunurdu. Hayatın değişen akışı, âileleri küçülttü. Çocuklar, dede ve ninenin rahle-i tedrîsinden geçemeden, anne-babanın tecrübesizliğine mahkûm oldular. Âile büyüklerinin varlığı ile hissedilen sosyal baskı; rahatlığa ve değerlerde gevşemeye meydan hazırladı.

Aile büyüklerimizden sıkça işittiğimiz bir atasözü vardır: “Er getire, Hak yetire.” Anadolu’nun kimi şehirlerinde halkımız, bu sözü, “Er getiri, Hak yetiri!” şeklinde de söyleyegelmiştir. Bu, şu anlama geliyor: “Er, yani evin erkeği çalışır, helâlinden kazanmaya gayret eder, Hak Teâlâ da kazandığı rızkına bereket ihsân eder, kazanç bütün ev halkına yeter, Cenâb-ı Hak, o kazancı yetirir, bereketlendirir.”

Ekonomik kriz, yukarıda bahsettiğimiz toplumdaki değişim ve dönüşümün fitilini ateşledi âdeta... Krizin neticeleri, karı-kocayı, âileyi, evlâtları bir savruluşa götürdü. Ekonomik anlamda bunalan âileler, çeşitli çözüm yollarına başvurdular. Ev ekonomisini madden canlandıralım derken mânevî kayıplar vermeye başladılar. Kimilerine sınıf atlamanın heyecanı birkaç beden bol geldi, kimileri krizin tabiî bir neticesi olarak rızkını büyükşehirlerde arama yoluna gitti, kimi evlâtlar da âilelerini geride bırakıp büyükşehirlerde maddî kazancın peşinde, hırslarının kurbanları oldular.

Meselâ bir hanım var, yeğenimin okuldan arkadaşının velisi... Orta halli bir âileden gelme, ilkokul mezunu. Son yıllarda beyinin işleri yolunda gitmeye başlayınca, maddî olarak bir sınıf atlama imkânı doğmuş. Yeni ev, yeni araba, yeni çevre, yeni insanlar… Beraberinde gösteriş, hırs, dünya sevgisi… Katıldığı kabul günlerini aklında tutamayıp özel bir ajandaya kaydetmeye başlamış. Her katıldığı kabul günü, onun için yeni bir külfet demek… Bitmek tükenmek bilmeyen masraf ve istekler, bu hanımın beyini; “Dilediğini yapabilirsin, yeter ki isteklerime yetiş!..” noktasına getirmiş. Bu da âileyi içten içe yıkıma doğru sürüklemiş. Diğer taraftan yeni ekonomik imkânlar ve sosyal çevre, kişilik ve kılık-kıyafet uyumunu da beraberinde getirmiş. Oradan buradan kısalan etek ve manto boyları, bir müddet sonra kaybolan örtüler vb… Daha sonra işler bozulunca, yaşanan lüks hayatın acı faturası, bütün âileyi derinden derine sarsmış.

Aslında ekonomik krizin en pahalı ve maalesef kolay fark edilmeyen faturası, evlâtlar üzerine çıkıyor. Ebeveynler hayat şartlarıyla mücadele ederken, evlâtlarının terbiyesini ihmâl eder oldular. Anne ve babanın gün içinde, hatta akşam saatlerinde de çalışıyor olması, ailelerin çocukların eğitim ve bakımını televizyon, internet ve sokaklara bırakması neticesini doğurdu. Akşam, eve yorgun gelen ebeveynler, evlatları ile ilgilenmeyi onların sadece maddî ihtiyaçlarını karşılamak olarak algıladılar. Çocuk, kendisine verilen harçlığı, gerektiğinde boğazından kısarak öğle aralarında okuldan internet kafeye giderek bilgisayar karşısında değerlendirdi. Sonuçta aynı çatı altında birbirinden habersiz, varlıklı, ama ilgisiz kimseler bir arada yaşayarak görünüşte bir “âile”yi oluşturdu.

 

O hâlde…

Anne ve babalar, kendilerine ve âilelerine daha fazla zaman ayırmalılar. Onların dertleri ve istekleri ile yakından ilgilenmeliler. İnsanın maddî ihtiyaçlarının karşılanmasından daha âcil ve önemli olan, ruhunun ihtiyaçlarının giderilmesidir. Bu sebeple onların dînî bilgi ve yaşayışa teşvik edilmesi, âile içinde sevgi ve saygı ortamının oluşturulması, anne-babaların çocuklarının her hâliyle bilinçli olarak ilgilenmesi çok önemlidir.

İnsanın en değerli sermayesi olan vaktini, dünya ve âhirete faydası olmayan boş şeylerle geçirmek yerine, kendisine, âilesine veya içinde yaşadığı topluma yönelik hayır ve hizmet projelerinde değerlendirmesi gerekir. Bu sayede hanımlar da hayatta çok daha aktif rol almaya başlayacaklardır.

Kadınlar ve erkekler, âile fertlerine karşı daha sabırlı, daha fedakâr ve anlayışlı olmalı, sahip oldukları âile yuvasının kıymetini bilmelidirler. Zira çoğunlukla geçerli olan kaide şudur ki:

Bütün sıkıntılarına rağmen âile yuvası, olanca rahatlığına rağmen tek başına yaşamaktan daha koruyucu ve insanın iç dünyasını daha çok huzura kavuşturan emin bir sığınaktır.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle