Ecmel

Huzur dolu bir gece… Çölde… Yıldızlar milyarlarca, sanki uzansan tutuverecekmişsin gibi hepsi de... İnsan ruhuna dinginlik veren bir sessizlik sinmiş yeryüzüne… Hafiften esen çöl rüzgarı, kum taneleriyle her an yeni bir tablo çizmekte. Ay, bedir hâlinde… Sema bir istiridye olmuş da, meleklerin gözyaşından göğün incisi mi doğmuş diye soruyor, ona hayran bakanlar... Mehtâbınsa hayran kaldığı biri var. Omuzlarına düşen dalgalı saçlarını rüzgar okşuyor, annesinin hasretini yüklenerek... Tebessüm ederken hafifçe gözlerini yumuyor. Üzerinde, ince kırmızı çizgileri olan beyaz bir elbise, öyle gösterişten uzak, sâde…

“Bir aya baktım, bir de Rasulullah’a!.. Vallahi Rasûlullâh aydan daha güzeldi.” diye tasvir ediyor bu manzarayı seyreden sahabî… Mehtap, O güneşten akseden bir parıltı sadece…

Çölün kavurucu sıcağında bir öğle vakti... İnsanlar sıcaktan ağırlaşan bedenlerini kaylûle yaparak dinlendirmekteler. Hazret-i Ömer huzura kabul için izin istiyor ve izin veriliyor. Şimdi hücre-i saâdette, beş-altı metrekarelik mekânda gözüne ilişen birkaç kap, su kırbası ve eski bir hasır üzerinde Âlemlerin Efendisi... Gül yüzünde hasırdan izler var. Ağlıyor Hazret-i Ömer, ağlıyor… Ayaklarının altına yıldızlar serilmeli, hazineler O’nun önünde açılmalı değil mi?!.

“Bir elime ayı, bir elime güneşi verseler, vallâhî bu davamdan vazgeçmem!..” deyişini hatırlıyor Nebî’nin, ağlıyor… Tesellî yine O’ndan geliyor, her derde, devâ ondan…

“Dünyalıklar kayserlerin, kisraların olsun, âhiret bizim olsun istemez misin Ya Ömer?”

Saadeti dünyevî bir geometri içinde aramamayı öğretiyor Allâh’ın Habibi…

“Ashâbım!

Nihayet ben de bir insanım. Aranızda bazı kimselerin hakları geçmiş olabilir. Ben hangi kişinin tenine dokunmuş isem, işte tenim! Gelsin o da dokunsun, hakkını alsın!

Kimin sırtına vurmuşsam, işte sırtım! Gelsin vursun!

Kimin malından sehven almışsam, işte malım! O da gelsin alsın!..”

Bu minvalde birkaç söz daha, gerisi kıyamete kadar sürecek hüzün yüklü bir sükût… Mescid-i Nebevî’nin duvarlarında yankılanan Nebî’nin son sözleri bunlar… Hücre-i saâdette bir tek yürek atıyor sanki, nefesler O’nunla alınıp verilmekte… Havadaki her bir zerrede bir feverân başlıyor. Karanlığın üstüne gelse, rengini değiştirecek bir musibet var, hâne-i saâdette… Mübarek elleri, yüzlerini ıslattıkları su kabının içine düşüyor, dilinde “Refik-i Â’lâ, Refîk-i Â’lâ!..” terennümleri... Hazret-i Âişe, kim bilir kaç gece, aydınlığında iğneden iplik geçirdiği mâh-cemâle bakıyor. Hazret-i Ebûbekir:

“–Ölümün de hayatın gibi ne güzel yâ Rasûlallâh!” demekten kendini alamıyor… O’nun her hâli, ecmel (en güzel)dir.

Derken Azrail -aleyhisselâm- huzuruna gelip:

“–Ya Rasûlallâh!.. Eğer Sen arzu edersen rûhunu alacağım! Arzu etmezsen rûhunu Sen’de bırakacağım!” diyerek sizden izin istiyor.

Yanında bulunan Cebrail -aleyhisselâm- da ekliyor:

“–Ey Allâh’ın Rasûlü!.. Yüce Allah, Sen’i özlemektedir!..”

Bizler de zamanın ve mekânın ötesinden O’na sesleniyoruz:

“–Ey Rahmân’ın özlediği Rasûl, ümmetin Sen’i özlemektedir!..”

 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle