Aşk, İffetsiz Olmaz

Yusuf’a Züleyha olmak aşk işiydi, evet… Züleyhâ, Yusuf’ta güzelliğin şâhikasını bulmuştu. Önce nefs penceresinden bakmaya çalışsa da, sonra büyülendiği o güzelliği gönül penceresinden seyretti doyasıya.

Züleyhalara laf söylettirmem, aşka hürmetimden lâkin; bizler de Züleyha’nın temsil ettiklerine nefs penceresiyle bakıyoruz galiba… Beyler bir Züleyhâ arzusu, hanımlar bir Yûsuf arzusu içinde… Ama önce Yusuf ve Züleyha olmak derdinde değil kimse… Beyler iffeti öğrenecekleri durakta dururken, kâh Züleyhâların ilgisinden, kâh kendi içlerindeki nefsânî sevgiden iffetin yanına uğrayamıyorlar. Peki, ya hanımlara bu rahatlığı Züleyha mı veriyor? Yusuf’un arkadan yırtılmış gömleği, hanımlara bu durumu aşk adına meşrûlaştırıyor mu? Üstelik öylesine bir aşk taşımıyorken… Dillerde türkü olmuş dolanıyor Züleyhâ, yazık ki anlaşılamadan… Sevgisine karşılık alamamış bir bey sesleniyor sevdiğine:

“-Sen Züleyha olamadın!” diyor.

Hanımlar serbest ve rahat…

“-Ben Züleyhâ’yım!..” diyor, “Seven böyle olur.”

Züleyha bilse kendisi bahane edilerek arkadan yırtılmış gömlekleri, âh u vâh etmez miydi?

Neden aşka böyle bir bakış açısı ile bakılıyor? Hazret-i Hatice’nin teklifi mi veriyor hanımlara bunca cesareti? Oysa o, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in gelişinin müjdelendiği, özelliklerinin sayıldığı sırada:

“-Eğer böyle biri gelecekse, onunla ben evlenmeliyim.” demişti.

Görmemişti. Hissettiği Rabbânî bir karaktere âşık olmuştu. Ne yaptıysa edep ile yapmıştı.

Kulun kula hissettiği, aşk denilen o güçlü muhabbetin, meylin, günümüzdeki çıkmazları fazla cehâlet, cesaret ve rahatlıktan... Ben, aşkı utangaç severim. “Her seven, biraz edepsizdir.” sözüne katılmam. Allah rızasını gözeten, utanan, bakamayan, yanakları kızaran âşıklara hasrettir aşk... Pısırıklık değil kastettiğim; sadece “ar”…

Züleyhâ, işe gelindiği gibi anlaşılmasına ağlarken, Yusuf “İşte iffet budur!” diye haykırırken, bir de Hasan Basrî -kuddise sirruh-’un takip ettiği hanıma bakalım, iffet neymiş, nasıl olurmuş…

Hasan-ı Basrî, ilk hâllerinde yakışıklı bir genç idi. Elbiselerin en güzelini giyinir, Basra’nın hemen her yerinde gezer, eğlenirdi. O günlerden birinde, yine yolda yürüyordu; âniden güzel bir kadın gördü. Yüzü, boyu posu pek güzeldi. Hemen, Hasan-ı Basrî, o kadının peşine takıldı. Biraz gittikten sonra, kadın geriye döndü. Hasan-ı Basrî’ye bakıp şöyle dedi:

“-Utanmıyor musun?”

Hasan-ı Basrî sordu:

“-Kimden utanmıyor muyum?”

“-Gözlerdeki zararlı bakışları, kalplerdeki gizli sırları bilen Yüce Allah’tan..”

Hasan-ı Basrî’nin kalbine bir şey düştü. Fakat dayanamadı, nefsine hâkim olup arzularına gem vuramadı. Arkasında Hasan-ı Basrî’yi gören kadın tekrar sordu:

“-Neden peşimden geliyorsun?”

“-Gözlerine tutuldum.”

“Öyle ise, şurada otur; istediğini sana göndereyim.”

Hasan-ı Basrî sandı ki, kendisi o kadını nasıl arzuluyorsa, kadın da onu öyle arzuluyor. Orada oturdu. Aradan az zaman geçtikten sonra, bir câriye geldi, elinde de üzeri örtülü bir tepsi vardı; o tepsiyi getirip Hasan-ı Basrî’ye sundu. Hasan-ı Basrî, tepsiyi açınca gördü ki: O kadının iki gözü orada… Tepsiyi getiren câriye şöyle dedi:

“-Hanımım şöyle söyledi, «Bir başkasının fitneye düşmesine sebep olan gözü istemiyorum.»”

Bu durumu gördükten, câriyeden de o sözü işittikten sonra tüyleri ürperdi. Sakalını tuttu, kendi kendine şöyle dedi:

“-Ey nefis, sana yazıklar olsun. Bu sakalınla, kadından daha aşağı oldun!..”

Edepsiz, muhabbet, iffetsiz aşk olmaz! Olsa da bir kıymeti kalmaz. İnsanı Rabbine yaklaştırmaz. Rüyada görülen defineyle zengin olunmadığı gibi, edeple gidilmeyen yolda gönül doymaz.

PAYLAŞ:                

Ayse Gunduz

Ayse Gunduz

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle