Sanat Harikası İnsanın Var Oluşu -1-

Kendimi bildim bileli, “Büyüyünce ne olacaksın?” sorusuna “Doktor olacağım!..” diye cevap verirdim. Hekimlik, daha küçücük bir çocukken gönül dünyamda taht kurmuş bir meslekti. Bembeyaz önlüğümü giyerek; hastahâne koridorlarında bekleşen, kimi zaman ağlayıp inleyen hastaların şifâ bulması için gayret gösterip çırpınacaktım. Yüreklerden gelecek bir “Allah râzı olsun evlâdım!” duâsını almak, hayallerimi süslerdi.

Şimdiki gibi hekime yönelik şiddet söz konusu olmadığından, ürkütücü bir yanı da yoktu. Toplumun saygı duyduğu bu meslek, insanın hayatıyla ilgileniyor, onu yakından tanımaya çalışıyordu. Öyle ki, gözle görülmeyen hücrelerin içindeki âleme giriyor, burada meydana gelen akıl almaz hâdiseleri araştırıyordu.

Yaratılışı gözler önüne seren tıp ilmini tahsil etmek, hem de hastaları tedavî edebilmek arzusu, liseli yıllarda bâriz bir şekilde artınca, Cenâb-ı Hakk’ın nasip etmesiyle kendimi tıp fakültesinde buldum. Tahsil yılları boyunca akşamları eve geldiğimde, muhterem babacığım zaman zaman o gün ne öğrendiğimizi sorardı. Anlattıklarım karşısında derin bir tefekküre dalar; Allâh’ın sanatının insandaki muhteşem tecellîsini seyrederken; aslında benim gaflete düşüp düşmediğimi pek tatlı bir üslûpla kontrol ederdi.

Hakikaten çalışma temposunun yoğunluğu, sınav psikolojisi, o yılların nâzik durumu sebebiyle, bunaldığım zamanların hârici, hayret vâdilerinde dolanmakla geçti. Bazı zamanlar hocaların ders anlatışını dinlerken, arkadaşlarla ağzımız açık kalır, not aldığımız kâğıtlar üzerinde kalem oynatmaya mecâlimiz kalmazdı. Vücudun mükemmel işleyişi karşısında âciz kalır, hangi organ ve sistemi işlesek, onunla ilgili hastalığımız olduğunu düşünürdük.

Üçüncü dönemde, kalp ünitesini işlerken bir ay boyunca ciddî şekilde göğüs ağrısı çekmiştim; hattâ kolum ve parmaklarım uyuşur, nefesim daralırdı. Korkudan EKG çektirmeye gidemezdim, zira kendimi kalp hastası zannederdim. Bunun o kadar tesiri altında kalmıştım ki, doğru dürüst ders çalışamaz olmuştum. Kalp ünitesi bitince göğüs ağrım da bayağı rahatlamıştı.

Böbrek ünitesinde de benzer şikâyetlerim olmuştu. Başlama emri, annemin karnında daha birkaç haftalıkken verilen kalbim, durup dinlenmeden bir ömür nasıl kasılabiliyordu? (Günde yaklaşık 100 bin, yılda 40 milyon, bütün insan hayatı boyunca yaklaşık 2,5 milyar kere, hiç durmadan kasılır.) Çok da su içmediğim hâlde nasıl oluyordu da böbreklerime günde doksan damacana kan akıyor (günlük gelen kan akımı, 1.5 ton; dışarı atılan idrar 1.5 litredir. Gerisi vücuda tekrar emilir.) ve hepsi mükemmel bir şekilde süzülüyordu?!

Sinir sistemimdeki 100 milyar nöronun her biri, 10.000 bağlantıyı ufacık yerde nasıl kuruyordu? (Avuç içi kadar bilgisayarın kasasında birbirine bağlı 1.000.000.000.000.000 kablo demektir.)

Kromozomlarımın uzunluğu, kâinatı dolaşacak cinstendi. (Güneşe 20.000 defa gidebilir.) Vücudumu saran damarlar, dünyanın etrafında yaklaşık üç tur atabiliyordu. (Damar ağı, 100-130 bin km; dünyanın çevresi, 40 bin km.dir.)!.. Ve daha niceleri…

Aklımı başıma almalıydım. Önümde ciddî ve uzun bir okul hayatı vardı. Kendim hastalık hastası olursam, insanların tedavisiyle nasıl uğraşacaktım?

“-Sen bana yardım et yâ Rabbim!..” diyordum.

Bu durumun tıp öğrencilerinde genellikle görülebilen normal bir tablo olduğunu öğrendiğimde sevincime diyecek yoktu. Allâh’a şükür delirmemiş, bugünün tâbiriyle aklımı yememiştim. Ancak tıp ilmine ömrünü verip, hücrelerin fonksiyonunu öğrenme adına saçlarını ağartmış nice profesör hocalarımızın, kendilerini “tabiat ana”ya ya da “kör bir tesadüf”e havâle etmelerini; doğrusu, uzun yıllar idrak etmekte zorlanmıştım.

Fakülteye başlamadan önce, her ilim öğrenenin yakîni de artar zannediyordum. Yukarıda saydığım hayret verici hâdiselerin daha nicesini kendilerinden öğrendiğimiz hocalar, nasıl oluyordu da insanın her zerresinde müşâhede edilen “Yüce Bir Kudreti” inkâr edebiliyorlardı? En basitinden, bir taşın evrim geçirerek gökdelen hâline gelemeyeceğini tartışmasız kabul edenler, nasıl olup da kompleks bir çalışma sistemine sahip olan hücreye; “evrimleşmiş” diyebiliyorlardı?

Bu durum, “ …Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüsler içindeki kalpler kör olur.” (el-Hac, 46) âyet-i kerîmesinin bir tezâhürü olmalıydı. Demek ki, akıl ve ilim, tek başına insanı hakikate ulaştıramıyordu. Vahye teslim olamamış bir aklın, mârifete dönüşememiş bir ilmin, kimseye bir faydası yoktu. Hatta ciddî bir yük ve büyük bir vebâle dönüşüyordu.

Öğrenciliğim boyunca bazı çevrelerden çokça işittiğim bir söz vardı: “Hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” Bu âyet-i kerîmenin ne mânâya geldiğini, gerçek âlimlerin kimler olduğunu muhterem hocamızın Nebîler Silsilesi kitabında okuyunca, âcizâne görmüş oldum. (Osman Nûri Topbaş, Nebiler Silsilesi-1, İstanbul 2004, sh: 122) Tabiî, Allah katında kimlerin câhil olduğunu da…

Hâsılı tıp ilmi de diğer ilimler de, tefekkür ve tezekkürle okunmalı, nefis ve şeytanın şerrinden Allah’a sığınmalı ki, netice, diplomalı cehâlete dönüşmesin… Haktan ve hakikatten bir uzaklaşma olmasın. Öğrenciliğim boyunca ve daha sonra da insan vücudunun mûcizevî yaratılışı ve işleyişi karşısında hayretle ürpermeye devam ettim. Rabbim nasip ederse, sizlerle de bir sanat hârikası olan insanın var oluşuyla ilgili olarak bazı bilgileri paylaşmak istiyorum. Böylelikle acziyetimizi idrak edebilmeyi, Rabbimizin kudret ve azametini gönüllerimizde bir nebze olsun hissedebilmeyi Allah hepimize nasip etsin inşâallah...

PAYLAŞ:                

Betül Nefise İnal

Betül Nefise İnal

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle