Mü'minlik Edebi

 Rasûlullah -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz’den gelen bir rivâyet şöyledir:

O -sallâllâhü aleyhi ve sellem- ashâbına:

“-Allah’tan gereği gibi utanınız!” buyurmuştu.

Hadîsi rivâyet eden Abdullah bin Mes’ud diyor ki:

“-Yâ Rasûlallah! Biz hamdolsun, Allah’tan gerçek mânâsıyla utanıyoruz.” dedik.

Allah Rasûlü -sallâllâhü aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurdu:

“-Hayır, hakikat sizin anladığınız gibi değildir. Allah’tan gereği gibi utanmak; başı ve başta bulunan her şeyi, karnı ve karında bulunan her şeyi Allâh’ın râzı olmadığı her şeyden korumak; ayrıca ölümü, öldükten sonra çürümeyi daima hatırda tutmaktır. Âhireti isteyen kimse dünyanın fânî ziynetine aldanmaz ve terk eder. Kim bunu yaparsa, Allah Teâlâ’dan gereği gibi hayâ etmiş, utanmış olur.” (Tirmizî, Sıfatu’l-Kıyâme, 4/637)

* * *

Mü’minin hayatının yegâne referansları, başta Kur’ân-ı Kerîm’in işaret ettiği İslâmî prensipler, ardından Allah Rasûlü’nün nezih hayatı, sonra da Kur’ânî ifade ile “Allah Dostları”dır.

İslâm’ın bidâyetinden günümüze kadar vahyin ışığında temiz bir şekilde gelen prensipler, bizim, hayatı yorumlama, anlamlandırma ve yaşama istikametimizi belirler. Bu prensiplerden îmânî ve îtikâdî mes’eleler hâriç, zamanın değişen ihtiyaçlarına göre özden ayrılmadan yeni tefsirler, yeni te’viller yapılabilir.

İşte ana referanslarımızdan biri olan o müstesna hayatın en dikkat çeken yönlerinden biri de Peygamber Efendimizin bize öğrettiği “edep” hassasiyetidir.

Edep ve hayâ konusu gündeme geldiğinde, genellikle, mü’minin “ferdî hayatında içinde bulunacağı edep kuralları” ve bunun İslâm Târihi’ndeki en güzel örnekleri olan Peygamber Efendimizin hayâsı, O’ndan akisler alan Hazret-i Osman -radıyallâhu anh-’ın hayâsı aklımıza geliverir. Ancak “mü’minlik edebi” diye ifade edebileceğimiz asıl konu, bir hayat felsefesi, bir yaşama tarzı, bir ideal hayat idrâkidir. Yani edep ve hayâyı, sadece bazı davranış kalıplarıyla sınırlandırmak, İslâm’ın edep ve hayâ anlayışını dar bir alana hapsetmek olur.

Hâlbuki İslamî hayat, bir edepler bütünüdür. Mü’minin hayatının tamamı bir hayâ hassasiyeti üzerine kurulmalı, mü’min o hayatı, bir edep titizliği içerisinde yaşamalıdır.

* * *

Fert ve toplumlar, şuur altına yerleşmiş, kendisini oluşturan -hak veya bâtıl- inanç prensiplerinin izleriyle duyar, düşünür, hisseder ve yaşarlar. Müslüman bir toplumun düşünce ve hayatının arka plânında İslâm’ın en temel esasları olan Kur’ân-ı Kerîm ve Sünnet-i Seniyye’nin olması ise, tabiîdir. İşte toplumumuzun mayasında bulunan ve hayatının bütününü kuşatan “edeb mefkûresi” kaynağını Kur’ân-ı Kerîm ve hadîs-i şerîflerden alır. Şimdi Kur’ân-ı Kerîm’de ifade buyrulan edep kurallarından birkaçını burada zikredelim:

“Yürüyüşünde tabiî ol, sesini alçalt. Unutma ki, seslerin en çirkini merkeplerin sesidir.” (Lokman, 19)

“Ey îmân edenler! Kendi evinizden başka evlere, geldiğinizi fark ettirip (izin alıp) ev halkına selâm vermedikçe girmeyin. Bu, sizin için daha iyidir; herhâlde (bunu) düşünüp anlarsınız.” (en-Nûr, 27)

“…Evlere girdiğiniz zaman, Allah tarafından mübârek ve pek güzel bir yaşama dileği olarak kendinize (birbirinize) selâm verin. İşte Allah, düşünüp anlayasınız diye size âyetleri böyle açıklar.” (en-Nûr, 61)

“Ey îman edenler! Size «Meclislerde yer açın.» denilince yer açın ki, Allah da size genişlik versin. Size «Kalkın.» denilince de kalkın ki, Allah sizden inananları ve kendilerine ilim verilenleri derecelerle yükseltsin. Allah yaptıklarınızdan haberdardır.” (el-Mücâdele, 11)

“Yeryüzünde böbürlenerek dolaşma! Çünkü sen (ağırlık ve azametinle) ne yeri yarabilir, ne de dağlarla ululuk yarışına girebilirsin!” (el-İsrâ, 37)

* * *

Mü’minde bir hayat edebi olmalıdır. Konuyu sadece birtakım kurallarla çerçeveleyerek edepli olmaya çalışmak, başka konularda tenâkuzlar (çelişkiler) yaşamamıza sebep olur.

Meselâ, bir “hizmet edebi” nasıl olmalı?

“Kardeşini incitmeme, onun hukukunu koruma edebi” nasıl olmalı?

En yakınlarımızdan başlamak şartı ile “eşimiz, çocuklarımız, annemiz, babamızla olan irtibatımızda akrabalık bağlarını koruma edebi, hayâsı” nasıl olmalı?

Mesela, “çalıştığımız kurumun hakkını verme konusundaki titizliğimiz” nasıl? Bu da bir edep konusudur. Mesâîlerimize dikkatimiz nasıl olmalı?

Elimizdeki imkânları kullanırken ne gibi zaaflara düşüyoruz? Hele hele hizmet ortamlarında, sadece hizmet ettiğimiz mevkîden dolayı bize sunulan imkânları edep ve hayâ anlayışı dışına çıkıp kendimiz için mi kullanıyoruz, yoksa hakkâniyete riâyet edip bir hizmet edebi içerisinde en âzamî hassasiyeti mi gösteriyoruz? İşte bütün bunların hepsi, bir edep ve hayâ felsefesi ile ilgili hususlardır.

Şu misâl ne kadar ibret verici:

Tanıdığım bir arkadaşımdan dinlemiştim: Vergi dairesinde çalışan bir müdür yardımcısının iş yerinde “Devlet malıdır. Hak geçer!..” düşüncesi ile cep telefonunu şarj etmediğini, şarjı biterse bile evde bu ihtiyacını giderdiğini ifade ettiğinde çok şaşırmış ve bu tavrından dolayı o insanı, gıyabında takdir etmiştim. İşte bize sunulan imkânları ne için kullandığımız, bizim bu konudaki seviyemizi, edebimizi gösterir.

Mahmud Sâmi Efendi Hazretleri’nin Erenköy’den Eminönü’ne işe giderken kullandığı güzergâhta bindiği tren ve vapur için her seferinde bileti alırken mutlaka bozuk para vermesi ve bunun sebebini soran biletçiye:

“-Evlâdım, bizim yüzümden arkada onlarca insan beklemesin!..” ifadesi de bir edep ve hayâ hassâsiyetidir.

Edep ve hayâyı bir hayat düsturu hâline getirmek ve hayatın tamamına yaymak lâzımdır.

PAYLAŞ:                

Şefika Meriç

Şefika Meriç

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle