İyi Günde, Kötü Günde

Çocuklar, bilhassa kız çocukları, küçücük yaşlarından itibaren güzel bir günün hayaliyle büyürler: Evlenecekleri günün!.. Kızlar, beyaz atlı prenslerini beklerken, erkekler de masallar ülkesindeki kralın güzel kızına kavuşmak için gün sayarlar. Her iki taraf da, en güzel, en mesut, en özgür günleri geçirmek için, o anlamlı günün gelmesini iple çekerler.

Gel zaman git zaman büyürler, olgunlaşırlar ve nihayet kızların kapılarına gelip gidenler artmaya başlar. “Bu mu olsun, daha iyisi, daha güzeli, daha zengini gelir mi?” düşüncesiyle gelip gidenlere alıcı gözüyle bakılır, nihayet birine karar kılınır. Bu süreç, bazen isteyerek, bazen ise âile baskısıyla neticelenir. İşte asıl kızılca kıyamet bundan sonra başlar.

Hayaller âleminde, bulutlar ülkesinde, masallar diyarında gezen gelin ve damat, kendilerini bir anda hayatın gerçekleri ile yüzleşir vaziyette bulur. Bir taraftan iki ayrı dünyanın insanı, bir çatı altında birbirini anlamak, ortak bir dil bulmak, birlikte hayatı tanımak zorunda kalmıştır. Diğer taraftan geçim şartları, sorumluluklar, haklar, vazifeler, ev işi, gelen-giden, komşu, akraba, kayınpeder-kayınvâlide, görümce, bacanak… Derken doğan çocuklar, onların ihtiyaçları, beklentileri, okulu, hastalığı, yemesi-içmesi… Hayat, devam edip gitmektedir.

Her iki taraf da, çok hazır olmadıkları bir curcunanın içinde bulmuştur kendini… Sonra hayıflanmalar, eskiye özlemler, homurdanmalar, -iş, daha da kötüye giderse- bağırmalar, çağırmalar, suçlamalar… Ve acı son!..

Aslında böyle mi olmalıdır?

Filmi tekrar başa saracak olursak…

Çocuklar, âile içinde “büyük”lerinin nasıl yaşadığını görerek “hayatın gerçekleri”nden hiç kopmasalar… Anne ve babalar, çocuklarını, ucundan kenarından işlerinin içine çekerek hem insanı, hem âileyi, hem iş hayatını ufak ufak öğretseler… Sonra evlilik günleri yaklaştıkça, bir “âile”nin ne demek olduğunu, iki tarafın birbirine karşı hak ve sorumluluklarını yavaş yavaş hissettirseler…

Daha da ötesinde çocuklarına sabrı, kanaati, anlayışı, konuşmayı, dinlemeyi, insanlarla geçimli olmayı, gerektiğinde alttan almayı, çocuk yetiştirmeyi, evdeki eşyaları tasarruflu kullanmayı, taştan su çıkarmayı, hâlinden râzı olmayı öğretseler…

Çocuklar, hayallerinde tozpembe bir dünya kurmadan kendilerine; anne ve babalar, onlara, kendilerini bekleyen riskleri, tehlikeleri, engelleri fark ettirseler…

* * *

Evet, günümüzde birçok anne-baba, evlatlarının rahat etmesini istiyor:

“–Aman evladımın eli sıcak sudan soğuk suya deymesin.”

“–Ben çalışayım, onlar dinlensin!” diyor ve onları, ev işlerinden, hayatın gerçek yüzünden yavaş yavaş uzaklaştırıyor.

Daha sonra evlilikle ilgili nasihatlere sıra geliyor:

“–Aman kızım, sakın kendini ezdirme, altta kalma!.. Bak, ben biraz alttan aldım, üstüme hücum ettiler. Sakın sen benim düştüğüm durumlara düşme!.. Eğer o adam, seni üzecek olursa, hiç arkana bakma, kapımız her zaman açık, buyur gel!”

Ya da erkeklere hitapla:

“–Aman bırak bu huysuzu!.. Başka kız mı yok?!”

“–Sen niye evlendin ki!.. Zaten erkeğin elinin kiri değil mi? Niye böyle bir yükün altına girdin?! Evlilikmiş, çocukmuş, sen hayatını yaşamaya bak!.. Boş ver bu meşakkatli işleri!..”

Acaba gerçekten bu ve benzeri şefkat dolu (!) nasihatler, evliliği kolaylaştırıyor mu, yoksa zorlaştırıyor mu? En küçük bir kötü söz veya kötü muâmeleye mâruz kalan kadınlar ya da erkekler, evi terk ettiklerinde daha mı mutlu oluyorlar? Varsa çocukları, annesiz ve babasız kendilerini daha özgür, daha başarılı, daha özgüvene sahip mi hissediyor?

Tamam, belki eskilerin “Kan yutsan kızılcık şerbeti diyeceksin!”, “Kol kırılır yen içinde kalır.” ya da “Kız, evinden çıktıktan sonra bir daha evine ancak ziyaret için gelebilir.” düşünceleri, günümüzde pek de kabul görmüyor. Bu düşüncelerin, kadınları ezdiğini, onları çıkmaza soktuğunu, her türlü zulme revâ hâle getirdiğini söyleyenler yok değil!..

Peki, bu iki uç nokta arasında bir yol yok mu? Erkeklerin âileyi çekip çevirdiği, vazife ve sorumluluklarının farkında olduğu, iki tarafın da ezilmediği, birbirini ezmeye/kendi kudretini göstermeye çalışmadığı “nebevî nûrdan beslenen bir yuva” yok mu? Olamaz mı? Yani illâ bir tarafın diğerine zorba bir tahakküm kurması, dişini göstermesi mi gerekiyor?

Açıkçası ne hayallerin gerçek dünya ile bir alâkası var, ne de sadece eskinin yerleşmiş hüküm ve alışkanlıkları her türlü meseleyi çözebilecek durumda…

Günümüzde, bence, Peygamber Efendimizin âile hayatını anlamamız ve yaşamamız gerekli… Erkek ve kadının, kendi fıtratına uygun, sınırlarını bilen, edeb ve nezâketle karşı tarafın hukukunu gözettiği bir âile yuvası… Hayatın bütün zorluklarını mümkün mertebe birlikte göğüsleyen… Birbirine sahip çıkan, seven, koruyan… Birbiriyle istişâre eden, çözümü birlikte arayan… Savaşta da, barışta da, iyi günde de, kötü günde de bağlılık, sadâkat ve muhabbetini unutmayan bir âile yuvası kurmalıyız. Eğer varsa, böyle yuvaları çoğaltmalıyız, vesselâm…

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle