Büyük Cihad

Bu makale, iki sene önce rahmet-i Rahman’a uğurladığımız, pek muhtereme Veciha Aksoy Hanımefendi’nin, “Veciha Üsküdarlı” müstear ismiyle 31 Mart 1968 tarihli Bugün Gazetesi’nde çıkan yazısıdır. Merhûmeye Ağustos ayı vefat yıldönümü münâsebetiyle, Yüce Allah’tan bol bol rahmet diliyor, güzel yazısıyla sizleri baş başa bırakıyoruz.

 

Muhterem hanımefendiler; bakınız 20. asrın İngiliz düşünürü Bernard Shaw ne diyor:

“Bir adam ne kadar fazla şeyden utanırsa, o kadar hürmete lâyıktır.”

Yine bir güzel söz:

“Hayâ, her yaşta insana yakışan bir ruh hâletidir. Hicab, bir insanın haysiyetinden silindiği zaman, o şahıstan her türlü kötülüğü bekleyebilirsiniz. Kötü bir fiili işledikten sonra, fotoğrafçılara karşı veya hâkimin huzurunda yüzünüzü kapamak, «haya» denilen asil duygunun ifadesi değildir.”

Hakiki Türk ve Müslüman hanımefendisi; dürüst, ahlâklı, temiz karakterli bir insanı, gayr-ı meşrû hislere sürükleyebilen değil, bilakis kötü emellerinin esiri olan bir şahsa bile hürmet telkin edendir. Râbia el-Adeviyye Hatun’un -k.s.- kıssası bize ne güzel bir fikir veriyor:

Bir gece Râbia el-Adeviyye Hatun’un -k.s.- evine giren genç bir hırsız, ev sahibesi ile karşılaşınca, aradığını kendisinden istemeyi münasip görerek:

“–Ey hatun! Senin evinde çömlek dolusu altın olduğunu duydum, çok fakir ve muhtacım, âilem sıkıntı içinde, ne olur, rica ediyorum; o altınları bana ver!” sözüne karşılık asil bir insan olan Râbia Hâtun -k.s.-:

“–Maa’l-memnûniye!.. (Memnûniyetle!..)” cevabını veriyor. “Ancak önce sen de benim istediğimi yerine getireceksin; yan taraftaki gusülhâneye geç, orada temiz bir abdest al, sonra bana imam olarak 2 rekat namaz kıldır, işte senden tek istediğim bu!” dedi.

Hırsız, alacağı altınların hayali ile yumuşamıştı, üstelik karşısında duran ve her hâli ile fazîlet timsâli olan şu hatun, hiç de yalan söyleyeceğe benzemiyordu. Günahkâr adam, büyük bir şevk ile kendisinden istenileni yaptı. Namaz bitmiş, sıra duâ faslına gelmişti. Adamın arkasında, ellerini kaldıran ve Rabbine gönülden yalvaran, bu hepimize örnek Müslüman hanım:

“–Ya Rabbim” dedi, “Ben âciz bir kulunum. Yapabileceğim ancak bu kadardır. Bir günahkâr kulunu huzur-ı ilâhîne getirebildim. Gerisi Sen’in yüksek lütf u inâyetinle olacak. Sana niyaz ederim ki, onu bağışla ve doğru yolunu göster!..”

Sonra da hırsıza döndü ve:

“–Şimdi sözünde durmak sırası bende, şu dolabı aç, istediğin altınlar orada!..” dedi.

Râbia el-Adeviyye Hatun’un duâsı kabul oldu. Günahkâr adam, nâdim (pişman) ve perişan:

“–Bana altın gerek değil artık, Rabbime giden nurlu yolu buldum. Buna sebep siz oldunuz.” diyerek gözyaşları içinde hayır duâlar etti ve bu mübârek hatunun evinden ayrıldı.

Umûmî vâsıtalara hanımları iterek binen ve onlar kucaklarında çocukları olduğu hâlde ayakta dururken oturan erkekler, cemiyetimizde hanımların mevkiini ve değerini çok güzel gösteriyor bizlere... Artık o, eskinin üzerine titrenen, baş tacı, sultanı olan varlık, çok gerilerde kaldı. O, cemiyetin kendisinden esirgediği eski değerini, mücâdele, bağırıp çağırma ile yeniden kazanmak gayretinde... Fakat kıymetimizi kazandıran da, kaybettiren de yine kendi tutumuz olduğuna göre, şikâyete hiç hakkımız yok.

Mânevî sefâlete uğrayan bir kadın, âileyi ve âileden teşekkül eden cemiyetleri de uçuruma sürükleyecektir. Şöyle ki: Kadında utanma, nâmus, haysiyet mefhumu olmazsa, önce kendi yuvasına ve efendisine olan sadâkatini kaybeder. Sonra diğer kurulu düzeni olan âilelere bir hastalık mikrobu gibi musallat olur ve onları da mahva sürüklerler. Daha sonra kendinden dünyaya gelen ve yarının ümidi olan mâsum yavrusuna da şahsında mevcut olmayan dînî terbiye ve netîcesi olan güzel ahlakı aşılayamaz. Aynı zamanda onlara kendi kötü gidişi ile de menfî bir örnek olur.

Teessüfler olunur ki; birçok ilerici geçinen aydınlarımız, içinde bulunduğumuz ahlâkî buhrandan değil de irticâdan yakınıyorlar.

Bizlerin, yani bu günleri görmek üzere dünyaya gözlerini açan hanımların; bizden evvel yaşamış olan ninelerimize nazaran nefsimize karşı mücâdele ve mücâhede yolunda vereceğimiz imtihan çok ağır!.. Onlar, İslâmiyet’in bütün hükümlerinin tatbik edildiği devirlerde yaşadılar, dolayısıyla günlerinin gidişât ve îcâbları onları hakikatten uzaklaştırmadı. Bizim ise, bir tarafımızda Kur’ân-ı Kerîm’in emrettiği iman, ilim ve tatbikatı ile hakikat yolu; diğer tarafımızda ise, birincisi ile zıt kutup teşkil eden, sayılamayacak kadar çok eğlenceleri ve mes’ûliyetsizlikleri ile cemiyet hayatımız... Birincisini takip edersek nûra kavuşuruz; ikincisi ise, çıkmaz yoldur. Nedâmet ve hüsrana götürür bu yol bizi…

Şimdi; terk edilmeyen îtiyatlar (alışkanlıklar), zamanla ihtiyaç hâline geleceğine göre, İslâmiyet’e uymayan kötü alışkanlıklarımızı her gün birer kirli elbise gibi üzerimizden atıp, yerine temiz olanları giyinmek sûretiyle maddî ve mânevî yönden arınalım.

Muhakkak ki, vücud ve rûhumuzda yapacağımız bu inkılap, önceleri çok zor gibi görünür; ama şifa veren ilaçlar da ekseriya acı ve buruk lezzetlidir.

Nefsimiz ile mücâdele demek olan büyük cihadda Allah Teâlâ Hazretleri cümlemizi muzaffer eylesin.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle