İradeye Dair Bir Nesir

Uçuruma sürülen bir araba, Gülistâna diyemez ki, “Merhabâ!”

Zararlı alışkanlıklarından vazgeçemeyen insan, kendisini bir türlü disipline edemediği için, çevresine de faydalı olamıyor. İrâdeyi bir direksiyon gibi düşünmek ve çok dikkatli kullanmak gerekirken, hâkimiyeti kaybedip şarampole yuvarlanıyor.

Doğru davranışı seçip sürdürebilmek büyük nîmet... Nerede durması, nerede ilerlemesi gerektiğini kestirebilmek çok önemli ve bunu başarmak, çoğu zaman, yanlış tercihlerin sebep olacağı acıklı neticeleri tahmin edebilmekle ilgili. O hâlde haydi, yanlışın bünyeye vereceği zararı fark et ve ömür arabanı iyi yönet.

İrâde dediğimiz, bir nevî karar verme kabiliyeti... Kararlarımız bizi doğru tarafa, daha iyi ve sıhhatli olmaya götürdüğünde, onu iyi kullandığımız söylenebilir. Tabi, buna niyet eder etmez, nice imtihan sıraya dizilir.

Diyelim ki zararlı gıda yememeye karar verdiniz. İlk etapta mutlaka birileri, yemeyi bıraktığınız bir şeyi ikrâm eder ve:

“-Yemezsen darılırım!” türünden gereksiz ısrarlarla ya da:

“-Atın ölümü arpadan olsun, çok abartıyorsun!” muhabbetine girerek karşınıza çıkar. Yani siz, irâdenizi doğru yönde kullanmaya karar verdikten sonra, sanki işinizi temelli zorlaştırmak istercesine, farkında bile olmadan harekete geçer çevreniz…

Bunlar olur; çünkü seçiminizle ilgili inancınızı sınayacak ve niyetinize kuvvet katacak en önemli sâik, imtihandır. Allah, kulunun niyetini sınar. O’nun birer lûtfu olan imtihanlar neticesinde insan, neye inandığının temelli farkına varır.

İrâdenizi ne vakit doğru ve hayırlı bir hedefe yöneltirseniz, şeytan da o vakit dibinizde biter. Onun bunun damarına girip, size bazen en sevdiklerinizle zorluk çıkartır. Birinin, en yakınlarının engellemelerine rağmen doğru bir kararda sâbit kalabilmesi için, kuvvetle inanmış ve sapasağlam niyetlenmiş olması lâzımdır. İşte ancak o zaman şeytan, pılını pırtısını toplayıp gider. İhlâsın konuştuğu yerde herkes susar ve artık, sizdeki müsbet değişimleri gördükçe, bunu nasıl başardığınızı merak edip gelenler, etrafınızda halka olurlar.

Bütün bunları düşünürken, kendi kendime dedim ki:

“-Aslında sürekli, bir deneyin içinde gibisin. Ömrünce yaşadığın bütün zorluklar, gelecek yeni imtihanda işini kolaylaştırmak için var. Senin işin; her yeni durumda bir yeni keşif daha yapmak, sende var olup da bulamadığın başka bir cevher kalmış mı araştırmak, sendeki bentleri aşarak senden öteye ulaşmak, kendinle sürekli yarışarak ve tefekkür dolu bir şükür hâlinde yaşayarak kabrin için yeni kandiller hazırlamaktır.”

Evet. Ne yapmak istediğini bildiğinde, yapacağının doğruluğuna inandığında, eğri ve yanlış bir şey olmadığında, çevrende zehirli otlar bitse bile, kalbinde güller açar. Seçtiğin hayır ne kadar büyükse, karşına çıkacak imtihan da o kadar zorlaşır. O vakit sen, iftirâları, dedikoduları, sû-i zanları ile enerjini düşürmeye çalışacak çapsız kimselere aldırış etmeden, niyetlendiğin iyilikten vazgeçmeden, daha da kavîleşen bir inançla, yürümelisin. Çünkü onlara takılıp da hayırlı işinden vazgeçersen, şerre prim vermiş, kendinle çelişmiş olursun.

Hedefini en güzel şekilde belirledikten sonra yapman gereken, hiç eksilmeyen bir kararlılıkla süreci yönetmek ve meseleyi, bütün gerekli olanları yerine getirmek sûretiyle tamamına erdirmektir. İşte böyle kuvvetli bir irâde sergileyen her insan, gıpta edilmeyi, saygı ve hayranlık duyulmayı hak eder.

Yaptıklarını, insanlar hayranlık duysun diye yapmamış olmakla birlikte, bu tarz mânevî ikramlara mazhar olmak güzeldir ve sağlıklı her insan, böyle bir güzelliği yaşamaktan ötürü sevinç hisseder. Peki, kazanmak isteyen kimse, gayret etmezse olur mu? Hayır! Başarı, gayrete âşık oldu olalı, yalnızca ihlâsla çalışanlara gelir. İrâdemizi hangi yönde kullanacağımıza karar verirken, işte bu hakîkati hatırlamak, maddede ve mânâda, kaybettirecek olanı değil, kazandıracak olanı seçmek, bunun için de o çok alıştığı konforundan vazgeçmek gerekir.

Dünyaya imtihan için geldik. Üstelik yakında öleceğiz ve eğer hâlâ, ardımızda kalacak bir-iki eser ortaya koyamamış, birilerine faydalı olup da duâlar alamamış isek, aslında bu, çok korkunç bir vaziyettir. Ölümün her an geleceğini ve bir nevî fırsat kampanyaları diyarı olan şu dünyadan her an ayrılabileceğini bile bile, yine de alıştığı rahattan vazgeçmeyi göze almamış ve çalışmasını artırmamış olan biri, arabasını uçuruma doğru süren ve sonunda gül bahçesine park etmeyi hayâl eden bir zavallıdan başka nedir ki?

İnsan, irâde ederek dönüşür. Kimileri, söyleyip söyleyip hayata geçiremediği iyilikler sebebiyle, çocuklarının bile:

“-Sen konuş konuş!” deyip alaya aldığı, saygınlığı dibe vurmuş kimselere dönüşür. Kimileri, yediği yanlış gıdaların sebep olduğu yorgunluk sebebiyle, daha gencecikken merdiven çıkamayan bir yaşlıya dönüşür. Kimileri de edebiyle, ahlâkıyla yuva kurmak varken, gayr-i meşrû ilişkilerin azap dolu ağına düşmeyi seçer de bir zelîle dönüşür. Bu acıklı hâllerin her biri, Cehennem’den birer cüzdür.

Şimdi, Cennet sevincini de Cehennem acısını da seçmesi mümkünken Cehennem’i seçen, irâdesini bu yönde kullanan birine, “akıllı” denebilir mi? Ve bütün bunları tefekkür edince, doğru kararlar vermek husûsunda daha kuvvetli, yanlış kararlardan kaçmak husûsunda daha şevkli hissetmeyen birinin, hakkıyla yaşadığı söylenebilir mi?

İrâdesini; sebepleri, sonuçları, vazîfeleri, mesûliyetleri, emâneti, hıyâneti, Cehennem’i ve Cennet’i ciddiyetle tefekkür etmek yönünde kullananlardan olmak gerek. Düşünmeden yiyen, içen, tercih eden tiplerden değil. Çünkü yanlış yanlışı çektikçe, akıl ve iz’ân gider ve bunu, ahmakça işler ve konuşmalar yapmak gibi başka bir günah takip eder. Hâsılı, tâviz tâvizi getirir ki bu, mâneviyâtı kapıp götüren bir sele benzer.

Bilmek, korunmanın yarısıdır ve kendine zulmetmeyi terk etmek, her şeyi bir kenara koyup:

“-Rabbim! Ben bana Senin emânetinim!” demek, bedeni, dili, gözü ve gönlü korumak gerekir.

Hakkı hatırlatan görüşmeler, irâdeye müsbet yönde tesir eder. Bu sebeple yetişkinlerin sâlihlerle birlikte olmaya, çocukların da sâlih bir babayı, sâliha bir anneyi seyredip taklit etmeye ihtiyaçları vardır. Artık kimse nutuk ve vaaz istemiyor. Herkesin misal görmeye ihtiyacı var. Net olunmasına, sözle değil, hâlle var olunmasına ihtiyaç var. Anlatandan ziyâde, yaşayana ihtiyaç var. Ana-baba, kendine gelmek için kendisiyle didişirken, çocukların da duruma bakıp:

“-Vay be, annemiz nasıl da mücâhede ediyor! Babamız nasıl da nefsine karşı direniyor!” demeye ihtiyaçları var.

Öyleyse irâdemizi, evvelâ derdimize düşmek husûsunda kullanalım ki, çocuklar da bizden, boşa atıp tutmayı değil, kendi dertlerine ağlayıp çözüm bulmayı öğrensinler. En çok söylediğimiz söz, “Estağfirullah!” olsun. İrâdemizi, daha iyi bir seviyeye gelebilmek ve rızâya yaklaşabilmek telâşıyla, başka bütün yapay dertlerden kurtulmak yönünde kullanalım ki, dilimiz gıybeti unutsun.

Elbet küllî irâde, ateşi gül bahçesine çevirmeye muktedirdir; lâkin sen İbrahim Halîlullah değilsin. İrâde arabanı uçuruma doğru sürerek gülistâna varılamayacağını takdîr edersin.

 

PAYLAŞ:                

Neslihan Nur Türk

Neslihan Nur Türk

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle