İbadet Nedir?

 

İbâdet

İbadet, “boyun eğme, itaat etme, teslim olma” gibi mânâlara gelen bir Arapça kelimedir. Köle mânâsında kullanılan “abd” kelimesi de aynı köktendir. Türkçeye “kulluk” olarak çevrilmiştir.

Cenâb-ı Hak, insan ve cinlerin yaratılış gâyesini “kulluk” olarak tâyin etmiştir:

“Ben, cinleri ve insanları ancak bana ibâdet etsinler diye yarattım. Ben onlardan rızık istemiyorum. Beni doyurmalarını da istemiyorum. Şüphesiz ki rızkı veren, güç ve kuvvet sahibi olan nacak Allah’tır.” (ez-Zâriyât, 56-58)

Bu âyet-i kerimelerde açıkça ifade edildiğine göre, insanın yaratılış gayesi sadece “Allâh’a kul olmak”tır. O hâlde insan gece gündüz namaz kılmak, durmadan oruç tutmak, her fırsata hacca gitmek ve zekât vermek zorunda mıdır?

Eğer ibadetler, sadece saydığımız “namaz, oruç, zekât ve hac”dan ibaret değilse, bu âyetin mânâsı nedir? Peygamber Efendimiz, nasıl kulluk etmiştir?

 

İbadetin Şümûlü (Kapsamı)

İbadet, kelime mânâsında geçtiği gibi, üstün bir kudrete teslim olmak, onun dediklerini tereddüt ve kararsızlık yaşamadan yerine getirmek, bedenen ve rûhen boyun eğmek demektir. Bu mânâda en büyük kulluk, en büyük teslimiyet; her şeyin yaratıcısı, sonsuz kudret ve lütuf sahibi Allâh’a yapılmalıdır.

Yüce Rabbimiz, kendisini tanıtmak, ne istediğini ve ne istemediğini insanlara bildirmek için “peygamberler” ve “kitaplar” göndermiştir. Genel mânâsıyla peygamberlerin bütün söylediklerine ve ilâhî kitapların bütün fermanlarına itaat, ibadettir.

Bu emirler içinde “yapılması gerekenler” ve “terk edilmesi gerekenler” vardır. Yapılması gerekenleri yapmak bir ibadet olduğu gibi, Cenâb-ı Hakk’ın terk edilmesini emrettiği şeylerden uzak durmak da bir ibadettir.

 

İslâm

Peygamber Efendimiz, İslâm’ı, “kelime-i şehâdet getirmek, günde beş vakit namaz kılmak, Ramazan orucu tutmak, varlıklı kimselerin ömürlerinde bir defa hacca gitmesi ve yine zenginlerin mallarının kırkta birini zekât vermesi” olarak târif etmiştir. Bu sayılanlar, asgarî ölçüde “Müslüman olmanın” icabıdır.

Fakat gücü daha fazlasına yetenler, Allâh’a yaklaşmak için daha fazla ibadet yapmak isteyenlere de Rabbimiz, kendine giden yolu açık tutmuştur. Burada da “nâfile ibadetler” devreye girer. Fakat nâfile ibadetlerde ölçü, Peygamber Efendimiz’in bir hayat boyu takip etmiş olduğu sünnet-i seniyye’nin sınırlarını aşmamaktır. Peygamber Efendimiz, kendisi daha hayattayken “hayatı durduracak kadar” ibadet etmek, namaz kılmak, oruç tutmak ve inzivaya çekilmek isteyen insanlara müsaade etmemiş ve dünya-âhiret dengesini gözetmeyi emretmiştir. O hâlde, biraz kaba bir tabirle, “Peygamberi sollayarak” daha dindar olunmaz.

 

İbadet Çeşitleri

Biraz önce ifade ettiğimiz gibi, İslâm’ın temel direkleri olan ibadetler vardır. Bu farz ibâdetler “cinsinden” nâfile olan ibadetler de vardır. Meselâ sünnet namazlar, teheccüd namazı, nâfile oruçlar, adak oruçları, sadaka, infak, umre vb.

Bir de bu ibadetlerin dışında, kişinin temiz bir niyetle, yani “sırf Allah rızası gözeterek” yapmış olduğu iyi ve güzel işler vardır. “Geride insanların istifade edeceği hayırlı bir nesil veya eser bırakmak, okul, hastane yaptırmak, çeşme, ibâdethâne yaptırmak, vakıf vb. müesseseler tesis etmek” gibi güzel davranışlar, Peygamber Efendimizin ifadesiyle “sadaka-i câriye” olarak isimlendirilmiştir. Sadaka-i câriye, yani “devam eden hayır kapısı”, insan öldükten sonra da amel defterine ecir ve sevap yazılmasına sebep olur ve bu da başka bir “ibadet” çeşididir.

İbadet, çok geniş kapsamlı, hayatın bütününü kuşatan her türlü söz, davranış ve tavrı içine alır. Hattâ günlük davranış olarak yapageldiğimiz, yemek, içmek, yürümek ve uyumak gibi âdetlerimiz bile “güzel bir niyet” ve “Allah rızasını gözetme” şartıyla ibadete dönüşür.

Kısacası ibadet, sadece “şekli, vakti, miktarı belli” ibadetler değildir. Allâh’ın rızasını gözeterek, O’nun kelimesini yüceltmek (i’lâ-yı kelimetullah) uğrunda yapılan her türlü fikrî, bedenî, mâlî gayret “ibadet”tir.

 

Sâlih Amel ve Îman

İnsanın kendisine veya topluma faydalı, Allah rızasına ulaşmak için yapmış olduğu bu güzel işlerine, Kur’ân-ı Kerim’de ise “sâlih amel” ismi verilir. Sâlih amel, sadece “îman” ile birlikte olduğunda kişinin dünya ve âhiretine fayda verir. Îmansız yapılan güzel işlerin bu dünyada nisbeten faydası bulunsa da, âhirette insanı cehennemden kurtarmaya yetmez. Çünkü Allah katında en büyük zulüm, O’na şirk koşmaktır.[1] Şirk ve inkâr dışındaki hatalar bağışlanır, ama îmansızlık bağışlanmaz.[2] Îman ile sâlih amel arasındaki bu irtibata, Asr Sûresi’nde şöyle işaret buyrulmaktadır:

“Asr’a yemin olsun ki, insan gerçekten ziyan içindedir. Bundan ancak îman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler müstesnâdır.” (el-Asr, 1-3)

Sadece bu âyet-i kerimelerde değil, Kur’ân-ı Kerim’de yüzlerce âyette “îman” ile “sâlih amel” birlikte ve yan yana geçmiştir. Bu îmanın sâlih amelin kaynağı olduğunu, sâlih amelin de îmansız bulunamayacağını bâriz bir şekilde gösterir.

Îman, matematikteki “1” rakamı gibidir. Sâlih ameller ise, “0” rakamı gibi… Eğer îman varsa, sâlih ameller, o bir rakamının sağına eklenen sıfırlar gibi bir değer ifade etmekte, katlanarak çoğalmaktadır. Şâyet îman yoksa, “bir” rakamı da yok demektir ve yapılan işler, netice itibariyle “sıfır”a denk gelir. Tabiî hayatı boyunca hem küfürde kalmış, hem de kötülük yaparak kendisine ve insanlara zarar vermiş birisi ile; “inançsız” olduğu hâlde iyi bir hayat yaşamış kimsenin yaptıkları bir tutulmaz. O güzel davranışlı insan, ya yapmış olduğu davranışları sebebiyle bu dünyada “îman” ve “hidâyet”le mükâfâtlandırılır; ya da âhirette daha az bir azab ve cezâ görür. Çünkü Allah, hiçbir kuluna zulmetmez!.. Herkese hak ettiği, hak ettiği nisbette verir. Hattâ lutuf ve rahmeti, gazap ve cezâsını da geçmiştir.

Özetleyecek olursak insanın gönderiliş gâyesi, Allâh’a îman ve ibadettir. İbadet, Allâh’ın bütün emir ve yasaklarına riâyet etmek, kendisi ve insanlık için hayır ve güzellik dilemek, elinden geldiği kadar Allâh’ın gönderdiği dine ve insanlara faydalı olmaya çalışmaktır. İnsan, bunu yerine getirebildiği ölçüde, yani kulluğu nisbetinde Allah katında sevimli ve değerlidir. Aksi hâlde insanın Allah katında ne değeri olabilir ki!.. Âyet-i kerîmede şöyle buyrulmuştur:

“De ki: (Kulluk) ve yalvarmanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?!” (el-Furkan, 77)

 

İbadetin Mevsimi

Her insan, İslâm fıtratı üzere tertemiz doğar. Âdeta bir pusulanın kuzeyi göstermesi  gibi, tesir altında kalmayan insan da Allâh’ı, iyi ve güzeli bulacak şekilde yaratılmıştır. Fakat bu pusulayı çevresine konulan başka mıknatıslar başka yönlere doğru saptırabilirler. Peygamber Efendimiz, âilenin, çocuğun dînî gelişimindeki belirleyici rolünü şöyle ifade eder:

“Doğan çocuk, fıtrat üzere, saf ve tertemiz doğar. Sonra anne-babası, onu Yahudi, Hristiyan veya mecûsî yapar. Tıpkı hayvan yavrusunun bütün âzâları tam olarak sapasağlam doğması gibi, (sonradan sahibi onun kulağını keser veya başka bir yerini bozar). Hiç yavrunun kulağı kesik olarak doğduğunu görüyor musunuz?” (Buhârî, Cenâiz, 80; Müslim, Kader, 22)

İnsan, bir ağaca benzer. Çocukken nasıl şekillendirilirse, o şekilde kalır ve hayatına devam eder. Fakat bu, değişmez bir kimlik, kırılmaz bir yapı değildir. İnsan, akıl ve iradesiyle hayatının farklı dönemlerinde köklü değişiklikler yapar, yapabilir. Aksi hâlde terbiye/eğitim diye bir kavram olmayacağı gibi, tarihen sabit birçok “hidâyet” ve “dalâlet” tecrübesi de bulunmazdı.

Ama vurgulamak gerekir ki, çocukluk ve gençlikte kazanılan duygu, düşünce ve davranışlar, daha köklü, daha derinlere sirâyet eden ve daha uzun ömürlüdür. Bu yüzden Peygamber Efendimiz, çocukların küçük yaşlarda ibadetlere ve ibadethanelere alıştırılmasını tavsiye etmiştir.

“Çocuğa yedi yaşındayken namaz kılmayı öğretiniz. On yaşına bastığı hâlde kılmazsa, cezalandırınız.” (Ebû Davud, Salât 26; Tirmizî, Mevâkît, 182)

Ebû Dâvud’daki başka bir hadîs-i şerîf de şu meâldedir:

“Çocuk yedi yaşına girince, namaz kılmasını söyleyiniz.”

Kendisi de bizzat, çocuklarını en güzel şekilde yetiştirmeye çalışmış, ibadetler konusunda gevşeklik göstermemelerini tenbih etmiştir. Hadîs kitaplarında nakledilen şu rivâyet, bu mânâda ne kadar değerlidir:

“Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- (kızı evlendikten sonra da) her sabah Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’nın evine gider ve «Haydi namaza!..» buyururdu. Buna aylarca devam etmişti.”[3]

 

İbadetleri “Alışkanlık” Hâline Getirmek

Burada bir yanlışa da düşmemeliyiz. İbadetlere küçük yaşlarda alışılması tavsiye edilirken onun “sıradan bir alışkanlık” hâline gelmemesine dikkat edilmelidir. İbadet, şuur, bilgi ve dikkatle yapılır. İçinde “niyet”in olmadığı, neyi, niçin yaptığının bilinmediği bir ibadet, içi boş bir gayrettir. Çeşitli hadîs-i şeriflerde dikkatsiz yapılan ibadetlerin, âhirette insanın yüzüne çarpılacağı haber verilmiştir.

O hâlde her bir ibadetimizi, Allâh’ı görüyormuş gibi yapmalıyız. Her ne kadar biz onu görmüyorsak da O bizi, muhakkak görüyor.

Aynı zamanda ibadetlerimizi yaparken “son ibadet”imizmiş gibi yapmalıyız. Çünkü gerçekten bir gün kılmış olduğumuz namazımız “son namaz”, tutmuş olduğumuz orucumuz “son oruç” olacak!.. Biz, ölümün bizi nerede ve nasıl yakalayacağını bilmiyoruz. O yüzden her an o “mutlak sona” hazır olmalıyız.

 

Allâh’ı Minnet Altına Sokmamak

Bir de ibadetlerimizi yaparken -hâşâ- Allah’ı minnet altına sokacakmışız gibi davranmamalıyız. Yani, “bak, bu kadar kimse dinden, ibadetten uzakken ben, geldim, Senin huzuruna!..” gibi bir duygu ve düşünce, çok büyük bir yanlışlıktır.

Birincisi, Allah, bizim ibadetimize muhtaç değildir. Yaptığımız ibadetin karşılığını biz göreceğiz. Âyet-i kerimelerde geçtiği üzere bütün insanlık, Allâh’a isyan etmiş olsa, O’nun büyüklüğünden bir şey eksilmez. Bütün insanlık ona ibadet etse, O da Allâh’ın şânına bir şey ilâve etmez.

İkincisi, Allah herkese farklı imkân, fırsat ve kabiliyetler vermiştir. Kişilerin sahip olduğu îman, ibadet, bilgi vs. nimetler, hep Allâh’ın lütfudur. Şayet iyi bir ortamda doğmuş, Müslümanlar arasında Müslüman olarak yetişmişse, bunların hepsi birer nimettir ve şükrü gerektirir. Kişi, başka insanların sahip olmadığı bu nimetlere sahipken kendisini daha alt seviyedeki insanlarla karşılaştırırsa hata etmiş demektir. Çünkü insanlar, âhirette ferdî olarak hesaba çekilecek ve herkes neye sahipse onun karşılığını verip vermediğinden mükâfata erecek veya cezaya çarptırılacaktır.

Son olarak Allah, her şeyin sahibi ve lutfedicisidir. İnsanın sahip olduğu her şey Allâh’ın nimeti, lutfu ve ihsanıdır. İstese hiçbir kimseye, hiçbir şeyi vermez idi. Bu hususta insanların Allâh’ı minnet altına alma gibi bir mevkileri yoktur. Âyet-i kerimede şöyle buyrulmuştur:

“İslâm olmalarını senin başına kakıyorlar. De ki: «Müslüman olmanızı benim başıma kakmayın. Tersine, sizi îmana ilettiği için Allah size minnet eder. Eğer (dâvânızda) doğru iseniz (Allâh’a minnettar olmanız gerekir).” (Hucurât, 17)

Rabbim, emrettiği şekilde kulluk yapıp rızasını kazanan kulları arasına bizleri de dâhil eylesin. Bizi, kula kulluktan kendisine kulluğa yükseltsin. Îman gibi bir tâcı, ibadet gibi çeşit çeşit ziynetlerle süslememizi, hayır ve hidâyetlere vesile olup sâlih ameller ile huzuruna çıkabilmemizi nasip eylesin. Âmin.

 

[1] Lokman, 13.

[2] en-Nisâ, 48.

[3] Buhârî, Teheccüd, 5; Tefsir (18), 1; Müslim, Müsafirîn, 206; Müsned, I, 112.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle