Binali Oğlum, Bakırları Saydın Mı?

Oğul, kayınvâlide, gelin, iki torun trafik kazası geçirirler. Arabaları uçurumdan yuvarlanır. Bu esnada tek ses gelmektedir; kayınvâlidenin sesi…

“-Mustafa’m, iyi misin oğlum? Mustafa’m!”

Araba belli bir süre yuvarlanır ve durur. Şükürler olsun ki, bir mûcize eseri herkes ufak tefek sıyrık dışında sağdır. Araçtan güçlükle çıkarlar. Kullanılacak, tamir edilecek bir yanı kalmayan arabayı bırakıp, anayola çıkarlar. Bu kaza, bütün âile için büyük bir travma oluşturur. Herkes ölmediğine sevinmekte, lâkin ölümün soğuk nefesini hissetmiş olmanın verdiği dehşet ile allak bullak olmuş durumdadır. En çok etkilenen de kayınvâlidedir. Ağlaya ağlaya sorar:

“-Hocam, şimdi ben orada ölmüş olsa idim, son sözlerim kelime-i şehâdet falan değildi, «Mustafa’m!» dedim, başka bir söz ağzımdan çıkmadı. Ben önceleri son nefesimi verirken kelime-i şehâdet getiririm diye ümit ediyordum. Bu hâdise, benim bütün ümitlerimi suya düşürdü. Şimdi çok büyük bir tedirginlik içindeyim. Ölüm ile tekrar burun buruna gelsem, son sözlerim ne olur? Neden «Mustafa’m!» dedim de salavât bile getiremedim? Şimdi ben ne yapacağım, benim hâlim ne olacak?!”

Bu hâdiseyi cemaatimden bir hanımefendi bizzat yaşamıştı. Sorusu ise, hepimizi yakından ilgilendiren bir soru idi… Sahi, son nefesteki son sözümüz neye göre belirlenecek?! “Sekerâtü’l-mevt” adı üstünde “ölüm sarhoşluğu” demek. İnsan sarhoş bir hâlde iken ne söylediğini bilir mi? O zorlu anda son sözümüzü şuurlu bir şekilde, şuuraltımızdan çok, kendi irademiz ile belirleyebilecek miyiz? Korku ve şaşkınlığın eklendiği, âni karşılaşmanın verdiği tecrübesizlikle ne edeceğiz? Hepimiz birkaç kez ölüp de tecrübe edinemediğimize göre… Herkesin başına tek bir defa gelecek olan bir vak’adan bahsediyorum. Tek seferlik…

Bütün hayatımızın yaşanmışlıkları son nefesimizi belirleyecek.

Rahmetli dedem, trafik kazası geçirdikten sonra yoğun bakımda iken devamlı bakırcı dükkânında yanında çalışan çırağı Binali’nin adını tekrarlıyordu:

“-Oğlum Binali, bakırları saydın mı?”

Kaza geçiren hanım ile yaptığımız sohbetten şu bilgileri edinmiştik. Gencecik yaşta eşini kaybetmiş, iki çocuğu ile dul kalmıştı. Mustafa’sı en küçüğü idi ve ona hiç kıyamazdı. Bütün hayatını çocuklarına adamış, evlenmemişti. O gün acı bir şey öğrenmişti; en çok Mustafa’sını seviyordu, en çok söylediği söz, “Mustafa’m” idi.

Demek ki; hayatımızın olmazsa olmazı ne ise, son nefesimiz onunla şekilleniyor. Kalbimizde en çok kimi taşıdığımız, gün içinde en çok kimi andığımız çok önemli... Hayalimize en çok neyin geldiği, bizi en çok neyin mutlu ettiği çok önemli... Zâhire bakınca ortaya çıkan mevzu şu ki, hayatımızda severek ve dâimî olarak ne ile meşgul olmuş isek âkıbetimiz de o doğrultuda oluyor. “Su testisi, su yolunda kırılır.” denir ya, işte büyük hakîkat bu… Severek dâimî meşgûliyet…

Dünyaya geliş gâyemiz belirlenmiş!.. Kullanım kılavuzumuz âhirete yönelik; Allâh’a îman ve ibadet içinde belirlenmiş olan ömür sermayemizi tüketmek... Bir eşyayı yaratılış gayesinin dışında kullanmak zulümdür. Kendimize yaptığımız bu büyük zulmü nasıl düzelteceğiz?! Haşr Sûresi, 19. âyet-i kerîmede Yüce Mevlâmız şöyle buyurmakta:

“Allah Teâlâ’nın hakkını unutanlar gibi olmayın! Allah da onlara nefislerini unutturdu. (Kendilerine fayda verecek şeyleri işitmez, kendilerini kurtaracak hayır ve hasenâtı düşünemez, azaptan korunacak amelleri işlemez oldular.) İşte, onlar yoldan çıkan kimselerdir.”

* * *

Kendi kendimize samimî olarak sorup cevap versek:

“Hayatında en çok kiminle sohbet ettin? Annemle ve arkadaşlarımla gâlibâ…” (Rabbimiz ile değil…)

“Hayatında en çok kime hizmet ettin, kimin için çalıştın? Çocuklarıma, âileme…” (Rabbimize değil…)

“Hayatında en çok kimin için duâ ettin? Âilem için... (Âkıbetimiz, âhiretimiz, sâlih kul olmak için değil!..)

En çok istediğin şey nedir? Huzurlu, kimseye muhtaç olmayacağım mutlu bir hayat... (Muhabbetullah, Muhabbet-i Rasûlullah değil!..)

Bu derece dünyaya takılıp kalmışken Yûnus Sûresi 7-8. âyetler hemen bizi uyarıyor:

“Şüphesiz Bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına râzı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gâfil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları (günâhlar) yüzünden varacakları yer ateştir.”

* * *

Cemaatimden, yetmiş dört yaşındaki bir hanım ise şunları söyledi:

“-Kendimi bildim bileli çalışırım. Tarlada, tapanda, ahırda, evde… «Kul hüvallâhü ehad» , ile «Elhamdülillahi Rabbil Âlemîn»’den başka da duâ bilmem, onlarla namaz kılarım. Bana sorsalar en çok dünya mı, âhiret mi, neresi için çalıştın? Ne yalan söyleyeyim “dünya” derim. Hayatımı nerelerde, ne işler yaparak geçirdiğimin çetelesini söyleseler, yüzde doksan dokuz dünya, yüzde bir âhiret çıkar. Yüzde bir âhiret gayreti beni kurtarır mı?”

Bu soruların cevabını bilmek, kimsenin harcı değil!. Son nefes, herkese özel ve bunun istatistiğini yapmak da mümkün değil. Öylesine setredilmiş ki; o perdeyi açacak bir babayiğit kolay bulunmaz.

Merhum Muzaffer Özak Hocaefendi, “Envâru’l-Kulûb” isimli eserinde şöyle bir hâtırasını anlatır:

“Şehzâdebaşı’ndaki Ferah tiyatro ve sinemasının arkasındaki konakta, Viyana sefîri Gâlip Paşa’nın kerîme-i muhteremesi Güzin Hanımefendi’nin dadısı Kadirî tarikat-i aliyyesinden siyâhî ve âşıka bir hatun olan Zeynep Hanım vardı. Zeynep Hanım, köle olarak getirilmiş, Gâlip Paşa tarafından satın alınmış ve yıllarca konakta hizmet etmişti. Bu arada, Güzin Hanım dünyaya gelince onun dadısı olmuş ve kendisini büyütmüştü. Zamanla, âzâd edilen Zeynep Hanım, ihtiyarlayıp işe yaramaz hâle gelince, Güzin hanım, onu tekrar konağa almış ve kendisine büyük hizmet ve emekleri geçen bu sâliha kadına cidden sahip çıkmıştı. Güzin Hanımefendi, Arapça ve Farsça’ya vâkıf olduktan başka, İngilizce ve Fransızca’yı da ana dili gibi konuşur, münevver bir hanımdı. Doğu ve batı kültürüne hakkıyla vâkıf, tam bir müslüman, temiz ve çok nâzik bir insandı. İhtiyar Zeynep Hanım’a annesi gibi saygı ve sevgiyle bakar, bir dediğini iki etmezdi.

Âilem vasıtasıyla, Güzin Hanımefendi ile tanışmak şerefine nâil olmuştum. Hattâ bir kaç defa konağa giderek Zeynep Bacı’yı ziyaret etmiştim. Bacı da fırsat ve imkân buldukça fakirhâneye teşrif ederdi. Zeynep bacı, Güzin Hanımefendi’ye emr-i hak vâkî olduğu takdirde cenâze namazını fakirin kıldırmasını ricâ ve vasiyet etmiş imiş. Bir defasında bana: «Efendi, Zeynep hanım cenâzesinde hazır bulunmanı ve namazını senin kıldırmanı ricâ ediyor.» diye bu vasiyetini tebliğ etmişti.

Bir gün, Zeynep Bacı’nın göçtüğü ve beni konaktan bekledikleri haberi geldi. Nefes nefese konağa vardığımda, cenâzenin yıkanmış ve götürülmüş olduğunu gördüm. Bazı hanımlar, gasledildiği taşlığı temizliyorlardı. Cenâzesinin Fâtih Câmi-i Şerîfi’nden kaldırılacağını öğrenerek oraya koştum. Musallâda bir kaç cenâze vardı ve birisi de bizim Zeynep Bacı idi. Diğerlerinin namazları kılındıktan sonra, Zeynep Bacı’nın cenâze namazını kıldırmak üzere tabutunun önünde durduğumda, sandukadan siyâhî lehçesiyle:

“-Allah... Allah ...” denildiğini duydum. Namazda olduğum için, lafza-i celîlin nereden geldiğini kestiremedim. Tezkiyeler de yapıldıktan sonra, herkes cenâzesini omuzlarına aldığı sırada bir kalabalık zuhûra geldi ve sordular: «Zeynep Hanım’ın cenâzesi hangisidir?» Merhûmenin tabutunu gösterdik. Gelenler:

«-Bu cenâze tekrar doktor muâyenesinden geçirilecek. Zira, kendisini gasleden belediye cenâze teşkilâtından hoca hanımlar yıkarlarken, Zeynep hanımın “Allah Allah” diye söylendiğini duymuşlar. Bize ihbar ettiler, ölmeden diri diri gömülmesini önlemek için kendisini tekrar muâyene edeceğim.» dedi.

Konuşan, belediye hekimi imiş. Hakikaten, tabutu açtılar ve Zeynep hanımı tekrar muâyene ettiler. Doktor, ölümün vâkî olduğunu beyân ve bir raporla tevsik ederek defnine ruhsat verdi. Kabrine götürmek üzere, tekrar tabutu omuzladık. Yol boyunca tabutun içinden yine “Allah Allah” sesleri geliyordu. Tekrar doktor çağırıldı, tekrar muâyene yapıldı ve merhûmenin gerçekten hayat eseri göstermediği tespit edildi. Fakat bu arada “Allah, Allah” lafzını bizzat doktor da işitti, rengi kireç gibi bembeyaz kesildi, dudaklarının rengi soldu ve zorla kendisine gelebildi. Zeyneb Hanım’ın bu muâyenesinde ben de hazır bulundum, yüzü gülümsüyordu, kulağına doğru eğildim ve kendisine gizlice:

«-İpliğini pazara verdin.» dedim.

Tabutu yeniden omuzladık ve kabre girilinceye kadar Zeynep Hanım’ın tabutundan zikir sesi eksilmedi. Hattâ, kabrine yerleştirilirken bile «Allah Allah» zikrine devam ediyordu. Zeynep Hanım, kendisi için «Öldü!» diyenlere:

«-Hayır, ben ölmedim, oldum!..» der gibiydi.

Yüzü kara idi ama, kalbi nurdan aktı, zahirde köle idi, ama hakikatte sultan olduğunu hepimize ispat ve hattâ îlân etmişti.”

* * *

İbadetlerimizi farkında olarak, şuurlu bir şekilde yapmaya mecbûruz. Allah Teâlâ’yı hiçbir zaman kalbimizden çıkarmadan, büyük bir muhabbetle, geçici olan dünya hayatını zerrece önemsemeden Rabbimize kavuşma aşkı ile kulluk etmeye mecbûruz. Biz mecbûruz, hem âkıbetimiz, hem son nefesimiz, hem de âhiretimiz için…

PAYLAŞ:                

Fatma Hale Sagim

Fatma Hale Sagim

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle