Alternatif Tıp, Her Derde Deva mıdır? -2

Tıbbî tedaviye destek olarak kullanılan GETAT uygulamaları, vücudun kendi kendini iyileştirme ve koruma istîdâdına odaklanmakta, ilaçların ve cerrahî usullerin asgarî düzeyde kullanılmasına yardım etmektedir. Bedenin kendini iyileştirmede doğuştan kâbiliyetli olduğu felsefesi üzerinde yoğunlaşan bu metotlar, vücudu bu yönde teşvik etmeye çalışmaktadır. Gaye, rahatsızlığı oluşturan ana sebebe inmek ve onu ortadan kaldırarak, genel bağışıklığı desteklemektir.

Tedavinin yan tesirlerini daha fazla ilaç almadan gidermek isteyen, daha az yan tesire sahip bir uygulama arayan ve sağlıklarını iyileştirmede aktif olarak rol almak arzusunda olan hastalar, tamamlayıcı tıp kliniklerine başvurmaktadırlar. Bu metotların; hastayı zihnî, bedenî, hissî/duygusal, fonksiyonel ve sosyal bir bütün olarak ele alıp tedavi ettiğini zikretmesi, yan tesirinin az olması, onu cazip hâle getirmekte; bu sebeple hasta tarafından kimi zaman tıbbî tedaviye tercih edilmesine sebep olmaktadır.

Bu durumun bazen hastanın asıl tedavisinin gecikmesine sebep olduğu gözden kaçırılmamalıdır. Ayrıca, alternatif usullerin hâlihazırda tatbik edilen tıbbî metotlarla etkileşime girebileceği unutulmamalıdır. Bu yüzden de, alternatif tedaviyi tatbik etmek isteyen hastanın, takibini yapan hekimine danışması da kendi sağlığı ve tedavisinin başarısı açısından elzemdir.

Her ne kadar tabiî usûl ve metotlar kulağa hoş gelse de, bu uygulamaların kesin ve tek çözüm olarak takdim edilmesi, hiçbir yan tesirinin bulunmadığının iddia edilmesi, elbette ki doğru değildir. Her uygulama, kendi içinde birtakım riskleri barındırır. Hangi tedavi yönteminden istifade edileceği, dozajı ve bir uzman tarafından steril ortamda tatbik edilip edilmediği mühimdir. Meydana gelebilecek risklerin önlenmesi ve herhangi bir durumda müdahalesi bakımından, uygulanan faaliyetlerin tescilli bir klinikte yapılması ciddiyet arz etmektedir. Tedavi plânını vak’anın durumuna göre, tamamlayıcı tıp uzmanının yapması da başarıya tesir edecektir.

Bizim öğrencilik yıllarımızda, modern tıp câmiası, bu uygulamaların tamamen karşısında durur, hattâ konuyu menfî etiketlerle imtihan suâllerinin muhtevâsına dâhil ediverirlerdi. Sebep ise, bunların bilimsel olmayışı, deneysel çalışmalarla hasta ve kontrol grupları oluşturularak ispatlanmamış olması, birtakım makalelerle yayınlanarak literatüre girmemiş olmasıydı. Gerçi modern tıp câmiası bunu ifade ederken, diğer tarafın da hekimliği ve tedavi yöntemlerini dışlayan tavırları dikkat çekiciydi. Yani “Tencere dibin kara; seninki benden kara!” misali tartışmalar devam eder; en çok mağduriyeti hastalar yaşar, kimi zaman kendilerini “şifâcı” olarak tanıtan birtakım ehliyetsiz kimselere ise gün doğardı. Zira çaresiz kalan hastaların alternatif arayışlara girmesi gayet tabiîydi.

Bir defasında kendisine gelen hastaların kan tahlillerini inceleyerek, bitkisel terkipler hazırlayan bir aktarla tevâfuk etmiştik. Acaba o tahlillerdeki değerlerin ne mânâya geldiği hakîkaten biliniyor muydu?! Kişilerin niyetlerini elbette sorgulama mercii değiliz; ancak insan sağlığı ve tedavi söz konusu olunca, takip edilen usûllerin muhtevâsını da aslâ göz ardı edemeyiz! İnsandan birkaç damla kan alırsınız ve ondan sayfalarca tahlil çıkarabilirsiniz. Gördüğünüz değerler size pek çok organ ve hastalık hakkında ipucu verir.

İnsan vücudu bir bütündür. Organ ve sistemler birbiriyle irtibatlı olarak çalışır. Hâl böyle olunca tek bir tahlil, bazen aklınıza hiç gelmeyen bir sistemin ârazıyla (belirtileriyle) alakalı olabilir. Siz bir karışım yaparak yüksek görünen herhangi bir değeri düşürmeye çalışırsınız; bir de bakarsınız ki başka bir sistemin işleyişi değişmiş ya da aksamış. Ayrıca karışımdaki diğer maddeler de farklı tesirler göstermiş, hastanın başka şikâyetleri ortaya çıkmış. Hastanın sürekli kullandığı bir ilacı var idiyse, terkip onunla temasa girerek hiç beklemediğiniz bir neticeyi doğurmuş. Bu arada bilerek ya da bilmeyerek hastanın ümitleri sömürülmüş; vakti, inancı, maddiyatı (ç)alınmış... İki arada bir derede kalan hasta, nereye gideceğini şaşırmış. Dönüp-dolaşmış yine hekimlerin, hastahanelerin kapısını tıklatmış...

Benzer ya da aynı, pek çok hikayesi vardı bu tip hâdiselerin biz öğrenci iken… İki tedavi usûlü bir türlü barışamazdı. Nihayet hastaların -ki bunların içinde kimi zaman sağlık personeli de bulunmaktaydı- her şeye rağmen alternatif arayışları, neticesini yakın tarihte vermiştir. Bugün Türkiye’de pek çok üniversite ve eğitim araştırma hastahanelerinde açılan birim ve ünitelerde bu işin eğitimi verilmekte, pek çok merkezde de bizzat sertifikalı hekimler tarafından tedavi yapılmaktadır.

Bilmek gerekir ki, insan denilen varlık, son derece karmaşık ve mükemmeldir. Onu anlama ve çözmeye dair araştırma ve çalışmalar da kıyamete kadar devam edecektir. Ne modern tıp, ne de tamamlayıcı tıp için; “Tek başına bütün hastalıkları teşhis ve tedavi etmektedir!” diyebiliriz. Kaldı ki zamanla yeni tip mikroplar (virüsler) ortaya çıkmakta, hastalıkların seyir şekilleri değişmektedir.

Bilimde kaydedilen seviyeye mukabil, aynı terakkî insanın mânevî yapısında görülememiştir. Tahsil edilen ilmin insanlığa hizmet için değil de nefsin hodgâmlığı için kullanılması, “biyolojik savaş”ların doğmasına sebep olmuştur. Yaşamakta olduğumuz son iki sene, bize bunu fazlasıyla idrâk ettirmiştir. Gözle görülemeyen bir virüsün, bütün Dünya’nın başına sardığı illetin tedavisinde, cümle âlem âciz kalmış, toprağa verilen insan sayısı 4 milyonu aşmıştır.

Dâimâ bilinen hastalıkların tedavisinde dahî, en klasik metotların neticesiz kaldığı olmaktadır. “Tıpta hastalık yoktur; hasta vardır!” düsturu meşhurdur. Yani bir hastalık, farklı kişilerde seyir değişikliği gösterebilir; aynı hastalığın tedavisinde kişiye göre farklı protokoller uygulanabilir. Bu sebeple herhangi bir tedavi usûlünün kendini “her derde devâ”, “yüzde yüz çözüm”müş gibi takdim etmesi, bu yüzden bir diğerini reddetmesi veya karalaması, ayrıca hiçbir yan tesirinin olmadığını iddia etmesi doğru değildir. Bir uygulamanın bin veya bir milyon kişide göstermediği tesiri, bir kişide göstermesi, o usûlü yan tesirsiz kılmaz.

“-Bunun, binde bir, milyonda bir şu tesiri de görülebilir!” denilir.

Milyonda bir görülen o tesir, bazen çok ciddî olabilir, hattâ kişinin hayatına bile mâl olabilir.

Ayrıca modern tıbbın veya tamamlayıcı olanın tedavi yelpazesini haddinden fazla geniş göstermek, “Benim üstesinden gelemediğim dert yoktur!” demek de güven sarsıcı bir üsluptur. Hiçbir metot tek başına “yüzde yüz çözüm” olmadığı gibi; onların da çözemediği problemler, teşhis ve tedavi edemediği hastalıklar olabilir ve vardır da…

Bu hususta dâimâ haddini bilerek, ancak ümidini kesmeyerek, hastanın faydasına olan her usûlü, ortak bir çalışmayla yürütmek; bu sırada hastanın tercihlerini göz ardı etmeden, ona en zararsız uygulamaları tatbik etmek; elinden geleni yaptıktan sonra neticesi hususunda da Allah Teâlâ’ya tevekkül etmek, en doğrusudur.

Hakîkaten Cenâb-ı Hak, “dermansız dert yaratmamış”, her hususta bize rehber olarak gönderilmiş olan Sevgili Peygamberimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz de:

“-Ey Allâh’ın kulları, tedavi olunuz!”[1] buyurmuş, hastalıklardan korunma ve tedavi hususunda ana prensipler vazetmiştir.

İnsana dair araştırmalar seviye katettikçe, kimbilir bugün tedavi edememediğimiz nice hastalıkların dermânı da gün gelip ortaya çıkacaktır. Bu yüzden bilimi görmezden gelmeden, binlerce yıllık tecrübeleri de yok saymadan yapılan entegre çalışmalar, meyvesini sür’atle verecek, hastalar istismâra uğramadan ehil ellerde tedavisini olacaktır.

GETAT uygulamaları hakkında da bilimsel araştırmaların yapılmasıyla ilgili husus düzenlenip, hasta haklarının korunmaya alınmış olması, hem hastayı hem hekimi rahatlatması açısından ayrıca sevindiricidir. Zira modern tıp, yıllarca bilimsel çalışmalar yapılmadığı için de bu usûllere karşı çıkmıştır. Şimdi bu araştırma çalışmalarının yapılması ve neticelerinin yayımlanması; GETAT uygulamalarının tıp câmiasında kabulünü, hasta çevresinde de güven kazanmasını sağlamıştır.

Ülkemizde resmî olarak tatbik edilen bu uygulamaların bazıları hakkında kısaca mâlumat vererek merak edilen hususlara dâir suâlleri, gelecek yazılarımızda -inşâallâh- cevaplandırmaya çalışacağız.

 

[1] Bkz. Tirmizî, Tıb, 2.

PAYLAŞ:                

Betül Nefise İnal

Betül Nefise İnal

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle