Peygamberle Birlikte Yaşamak İçin

İslâm Dîni’nin dünya ve âhiret hayatını düzenleyen Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz’in Sünnet’i (sözlü, fiilî, takrirî) olmak üzere iki temel kaynağı bulunmaktadır.

Peygamber Efendimiz’in tebliğe başladığı ilk günlerden itibaren müslümanlar, bu iki kaynağa sarılıp “sırât-ı müstakîm” üzere yaşamak için câhiliyenin kalın duvarlarıyla mücadele etmişlerdir. Nitekim câhiliyenin kemikleşmiş tabularını, yahudi ve münafıkların sayısız entrika ve düşmanlıklarını bertaraf etmek çok da kolay olmamıştır. Bazen canlarını, bazen de ana-babalarını ve memleketlerini fedâ etme pahasına dinlerine sarılmışlar, Peygamberlerini korumuşlardır.

Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, risâlet vazifesiyle etrafındaki insanlara tebliğde bulunurken aynı zamanda kıyamete kadar devam edecek bu büyük dâvânın gelecekteki emanetçileri olan ümmetine de hayâtî tavsiyelerde bulunuyordu. Nitekim Asr-ı Saâdet devrinden hemen sonra başlayan “Hulefâ-i Râşidîn” döneminde dahî müslümanlar zaman zaman bazı meselelerde ciddî ihtilaflara düşmüşler; bu ihtilafları da belli ölçüde Kur’ân-ı Kerîm ve Peygamber Efendimiz’in Sünnet’iyle aydınlığa kavuşturmuşlardır.

Çok çeşitli karakter ve kültürlerin çok kısa bir sürede İslâm Dîni çatısı altında birleşmesi; nefislere ağır gelen hâl ve durumların bir pota içinde erimesi kolay olmamıştı. Bilhassa fetihlerle İslâmiyet hızla yayılmış, neredeyse 10 yıl içinde İran, Mısır, Bizans vb. pek çok medeniyetle karşılaşılmış, burada farklı dinlere mensup insanların müslüman olmasıyla da farklı düşünce ve inanç mezhepleri filizlenmeye başlamıştır.

Bazıları samimî bir şekilde geçmiş hayat ve inançları ile İslâm’ı telif etmeye ve daha güzel müslüman olmak için eski düşüncelerini sorgulamaya başlamış; bazıları da art niyetli olarak kendi kültürleri ile İslâm’ı birbirine sokup tahrif gayesi gütmüşlerdir.

Peygamber Efendimiz, kendisinden sonra çıkacak insan tiplerinden bazılarını, ashâbına ve ümmetine şöyle haber vermiştir:

“Doğu tarafından birtakım insanlar zuhûr edecek, onlar Kur’ân-ı Kerîm’i okuyacaklar. Fakat Kur’ân-ı Kerîm onların gırtlaklarından aşağı geçmeyecek!.. Onlar, okun av hayvanını delip çıktığı gibi dinden çıkacaklar. Ok bir daha kirişine dönmediği gibi, onlar da artık bir daha dîne dönemeyecekler…” (Buhârî, Tevhid, 57)

“İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, dîninin gereklerini yerine getirme konusunda sabırlı/dirençli davranıp müslümanca yaşayan kimse, avucunda ateş tutan kimse gibi olacaktır.” (Tirmizî, Fiten, 73)

 “Ümmetimin fesâda gittiği zamanda kim benim sünnetime sarılırsa, ona şehid sevabı vardır.” (Taberânî, Mecmau’l-Evsat, V, 315; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, I, 172)

* * *

Allah onlardan râzı olsun, etrafında bulunan yıldız sahabîler, Peygamber Efendimiz’den görmüş ve işitmiş oldukları her söz ve davranışı öğrenip birbirlerine ve kendi evlâtlarına büyük bir mîras olarak aktarmışlar; bilhassa Kur’ân-ı Kerîm birleştirilip iki kapak arasına toplandıktan sonra (yani âyet ve hadîslerin birbirine karışma ihtimali ortadan kalktıktan sonra) hadîs-i şerîfleri kaydetmeye başlamışlardır.

O kadar ki, Peygamber Efendimiz henüz hayatta iken, âilelerinin maîşetlerini temin etmek yüzünden bir âyet veya bir hadîs-i şerîfi kaçırmamak maksadıyla kendi aralarında bir nöbet sistemi kurmuşlardır. Hazret-i Ömer -radıyallâhu anh- anlatıyor:

“Ensar’dan bir komşum ile beraber Medîne’nin yüksek taraflarında kalan Ümeyye İbni Zeyd oğulları yurdunda oturuyorduk. İlim öğrenmek için Rasûlullâh’ın yanına nöbetleşe inerdik. Bir gün o iner, bir gün ben inerdim. Ben indiğim zaman o gün vahiy veya başka ne duyarsam haberi komşuma getirirdim; o da indiği zaman böyle yapardı.”  (Buhârî, İlim, 27)

Bu ve benzeri misallerde olduğu gibi, sahâbîlerin Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’i adım adım izlemesi ve öğrendiklerini kaydederek elden ele dolaşan bir bayrak gibi bugün bizlere ulaştırması; bizlerin de bugün Rasûlullâh’ı tanıyıp O’nun sünnetini tatbik etmemizi kolaylaştırmıştır. Ciltler dolusu hadîs-i şerîflerle bugün bizler de Peygamber Efendimiz ve Ehl-i Beyti’yle birlikte olma imkânını elde ediyor; onların yürüyüşünü adım adım izleyebiliyoruz.

 

Rıhle: İlim Yolculukları

Arapça “Rahale-yerhalü” kelimesinin masdarı olan “Rıhle” kelimesi, sözlükte, “yürüyüp gitmek, bir yerden bir yere göçmek, yolculuk yapmak” mânâlarına gelmektedir.

Istılah/terim mânâsı ise; “İslâmî ilimleri tahsil etmek; özellikle Peygamber Efendimiz’e âit olan Sünnet-i Seniyye’yi birinci kaynağından öğrenmek maksadıyla yapılan yolculuklar” demektir.

İlim için yapılan ilk yolculuk, Hazret-i Âdem’le başlamıştır. Allah Teâlâ, Hazret-i Âdem’i yarattığında kendisini meleklere gönderip selâm vermesini ve cevaplarını dinleyip öğrenmesini emretmiştir. (Bkz. Buhârî, İsti’zân, 1)

Rıhle ise, özellikle Allah Rasûlü’ne ait olan söz, fiil ve takrirler için yapılmıştır. Ashâb-ı kirâm, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in arkadaşları olarak, O’nun her hâlinin şâhidi olmuşlardır. Fakirlikte-bollukta, savaşta-barışta, namazda, hacda, günlük hayatta, beşerî münasebetlerde, alışverişte ve âile hayatında Peygamber Efendimiz’in her ânı, hassasiyetle takip edilmiş ve pek çok göz bunları kendi hayatına tatbik etmek için tek bir kareyi kaçırmamaya çalışmıştır. Peygamber Efendimiz, yaşayan, canlı bir Kur’ân’dı.

İnsanlar, Kur’ân-ı Kerîm’in, ahlâk ve davranışlarını “üsve-i hasene” olarak takdim ettiği bu Nebî’nin her hâlini öğrenmek, araştırmak ve birbiriyle paylaşmak için yarış ediyorlar; Peygamber Efendimiz’den sâdır olan kelâmları unutmamak için onları yazmak üzere husûsî izin talep ediyorlardı.

Ashâb-ı kirâm, yukarıda da söylediğimiz gibi, birbirinden eksiklerini gideriyor; yeni gelen âyetleri, sohbetinde bulunamayıp kaçırdıkları hadîs-i şerîfleri birbirinden öğrenmeye çalışıyorlardı. Bu hususta Peygamber Efendimiz’in daimî gözetiminde ve civarında bulunan Ashâb-ı Suffe’nin ayrı bir yeri vardı. Onlar, neredeyse 24 saat Peygamber Efendimiz’in civarında bulunuyor, O’nun özel sohbet, irşad, tâlim ve terbiyesine muhatap oluyorlardı.

Onların bu uğurda yapmış oldukları kısa yolculuklar, kendilerini takip eden tâbiûn ve tebe-i tâbiîn nesline “rıhle mîrası” şeklinde intikal etmişti.

Rıhle, kendisinde Peygamber Efendimiz’den bir ilim parçası (hadis) bulunan kimseyi arayıp bulmak, ondan ilim talep etmek için yapılan kısa-uzun bütün yolculukları ifade eder. Bu çileli yolculuklara tâlip olan kimseler, hem sayıca çoktur, hem de bu ilmi kaydetmek, bu nebevî mirası bir sonraki nesle ulaştırmak için bütün vakitlerini, âdeta ömürlerini adamaları ile büyük bir çığır açarak tarihe geçmişlerdir.

Bazen hiç bilmedikleri bir hadisi öğrenmek, bazen farklı kanallardan duydukları bir rivayeti, ehlinden tasdik ve te’yid edebilmek için yollara düşmüşlerdir. Binbir meşakkati göze aldığı, o günün şartlarında yüzlerce kilometre yol gittiği hâlde, hâline, ahlâkına şâhit oldukları bazı kimselerin durumunu beğenmeyip eli boş dönenler de olmuştur. Çünkü onlar, hadîs-i şerîfleri, dînin bir parçası olarak görmüşler; dîni tam mânâsıyla hazmetmemiş ve takvâ üzere yaşamayan kimselerden bu emâneti almak istememişlerdir.

Bir misal olmak üzere, Medîne-i Münevvere’de oturan bir zât, duyduğu bir hadîsin tek bir râvîsi olduğunu ve onun da Şam’da bulunduğunu öğrenince, bildiği bir hadîs-i şerîfi sadece te’yit maksadıyla Şam’a kadar gitmiştir.

Abdurrahman bin Ebû Hâtim, babası Ebû Hâtim er-Râzî’nin hadis yolculuklarını şöyle anlatır:

“Babamdan dinledim:

«-Hadis için çıktığım ilk yolculukta yedi sene geçirdim. Yürüyerek katettiğim mesafeyi bin fersahtan fazlasına kadar saydım. Nihayet bini geçince bıraktım. (Bir fersah; yürümekle yaklaşık bir buçuk saatlik yol, ortalama beş km. kadar…) Ama Kûfe’den Bağdat’a kaç defa gittim sayamam. Mekke’den Medîne’ye defalarca gittim. Bu ilim için çıktığım ilk yolculuktu, yirmi yaşındaydım, yedi sene gezmiştim. İkinci yolculuğumda kırk yedi yaşındaydım, üç sene yürüdüm.»”

Kurtubalı büyük Muhaddis Bakî bin Mahled ise, ilim uğrunda iki yolculuk yaptığını, yolculuklarından ilkinin on dört sene, ikincisinin yirmi sene sürdüğünü bildirir. Endülüs’ten Mısır, Şam, Hicaz, Bağdat’a geldiğini; bütün bu mesafeleri yürüyerek geçtiğini aslâ bineğe binmediğini beyan eder.[1]

Yakup bin Süfyan, ilim yolculuğunun otuz yıl sürdüğünü, Said bin Müseyyeb ise, tek bir hadis için günler ve gecelerce yürüdüğünü söylemiştir.

 

Dînimizde İlim

Dînimiz okumaya, öğrenmeye, yazmaya ve bunun için çalışmaya çok önem vermektedir. İlk inen âyetin “Oku!”[2] olmasının yanında; “…Bilenlerle bilmeyenlerin bir olur mu?”[3], “…İçinizden ilme kavuşmuş olanları, Allah yüksek derecelere çıkarsın…”[4], “Kendisinden başka ilâh olmadığına Allah, melekler ve adâleti gözeten ilim sahipleri şâhittiler...”[5] âyet-i kerîmeleri bildirmektedir ki, ilim, pek çok hayır yollarının en makbulüdür. İnsanın hem dünya, hem âhiret hayatında kazanabileceği en mühim ehliyetlerden biridir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- bir gün hücre-i saâdetlerinden çıkmış, bir tarafta Kur’ân okuyan, duâ eden, bir tarafta da ilim öğrenmek ve öğretmekle meşgul olan iki halka görünce:

“-Her ikisinde de hayır vardır, ancak ben muallim olarak gönderildim.” buyurarak ilim öğrenmekle meşgul olan halkada oturmuştur.[6]

İlim öğrenmek ve öğretmenin faziletleri hususunda ise şöyle buyurmuştur:

“Kim ilim öğrenirken eceli gelirse, o kimse peygamberle arasında yalnızca peygamberlik derecesi olduğu hâlde Allâh’ın huzuruna çıkar.” (Dârimî, 1, 100)

“Bir kimsenin hikmetli bir söz işitip de onu öğrenmesi, bir sene nâfile ibadet etmesinden daha hayırlıdır. İlim meclisinde ilim öğrenmek için bir saat oturması da bir köleyi hürriyetine kavuşturmaktan daha hayırlıdır.” (Kenzü’l-Ummâl, 28923)

“Kim ilim öğrenmek için bir yola girerse, Allah da onu cennete gidecek yola ulaştırır. Melekler, yaptığı şeyden hoşnut oldukları için ilim talebesinin ayaklarının altına kanatlarını sererler. Şüphesiz göklerdekiler ve yerdekiler, hattâ su içindeki balıklar bile âlim için istiğfar ederler. Âlimin ibadet eden kimseye üstünlüğü, ayın dolunay olduğunda diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir. Muhakkak ki âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Şüphesiz ki peygamberler; altın, gümüş ve para mîras bırakmamışlardır, yalnızca ilmi miras bırakmışlardır. Her kim onu elde ederse, büyük bir nasip elde etmiş olur.” (Tirmizî, İlim, 19)

 

Sahâbede İlim

İlmin “peygamber mîrâsı” olduğunu öğrenen sahâbe ve tâbiûn nesli; uzak-yakın demeden ilim için gece-gündüz çalışmışlar, pek çok memleketlerden yola çıkıp ilmin kaynağı olan Medîne’ye ulaşmışlardır. Peygamber Efendimiz’in mescidin yanında, özellikle ilim öğrenilmesi için yaptırmış olduğu Suffe Meclisi’nde, çok az uyku ve yemekle günler geceler boyunca ilim tahsil etmişlerdir.

Mâlik bin Huveyris -radıyallâhu anh- şöyle anlatır:

“Bizler yaşları birbirine yakın gençler olarak ilim öğrenmek için Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yanına, Medîne’ye geldik. Orada yirmi gün ve gece kaldık. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- pek merhametli ve pek şefkatliydi. Âilelerimizi özlediğimizi düşününce, bize geride kimleri bıraktığımızı sordu, biz de haber verdik.

«-Haydi, öyleyse ailelerinizin yanına dönün, onların yanlarında oturun, bilmediklerini öğretin, vazifelerini yerine getirmelerini emredin.»

Sonra iyice ezberleyip ezberlemediğim hususunda tereddüt ettiğim bir şeyler söyledi ve dedi ki:

«-Beni nasıl namaz kılıyor gördüyseniz, siz de öyle namaz kılın. Namaz vakti geldiği zaman biriniz ezan okusun, yaşça büyük olanınız da namaz kıldırsın.» buyurdu.” (Buhârî, Ezan, 15)

Bununla birlikte daha sonraki dönemlerde bu büyük peygamber mîrâsının, yani hadis ilminin toplanması için yapılan ilmî çalışmalar çok daha fazla mûteber ve mecbûrî bir hizmettir. Nitekim onda kendi nefsi için ilim öğrenmesinin yanında; İslâm Dîni’nin iki temel kaynağından birini müslümanlara ulaştırma hizmeti de bulunmaktadır. Bu vesileyle zamanlarında ilim yolculuğu yapanlar; “rahhâl”, “cevvâl”, “tavvâf” gibi ünvanlarla anılmış, memleketlerine döndüklerinde meclislerde sadâret/vezirlik makamında değerlendirilmiştir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hayattayken yalnızca Mekke ve Medîne’ye yapılan yolculuklar, fetihlerle ve Allah Rasûlü’nün irtihâliyle birlikte çok değişik bölgelere yayılmıştı.

Çünkü ashâb-ı kirâm, gerek mücâhid olarak, gerek Kur’ân ve hadîs öğretip tebliğle meşgul olmak için dünyanın bambaşka coğrafyalarına dağılmıştı. Onların yanında bulunan ilimlerden istifade etmek isteyen kimseler de, onlara veya onların bizzat talebesi olmuş kimselere ulaşmak ve ilk ağızdan Peygamber Efendimiz’den intikal eden “ilmi” ve “dîni” öğrenmek için yollara düştüler.

Her âlimin çalışmış olduğu konular ve bulundukları mekânlar farklı idi. Hayatlarını ilim okumak ve yazmaya vakfetmiş bu âlimlerin birikimlerinden faydalanmak, onlarla istişare edip kendilerinden sonra gelen ümmete sağlam kaynaklar bırakmak için ilim tâlipleri, seyahatin her türlü eziyetine katlanmaktaydı.

Huzeyl, Şam’ın meşhur tâbiîninden olan Mekhûl’dan şunu aktarır:

“Mısır’da hürriyetime kavuştum. Zannımca orada elde etmediğim bir ilim kalmayıncaya kadar okudum. Sonra Irak’a geldim. Kanaatimce orada da ne varsa aldım. Sonra Medîne’ye geldim. Aynı şekilde sonra Şam’a geldim.”

Âlimler, bir mesele için bir şehre gider, aradıkları o alimi orada bulamayınca; o gelene kadar ayrılmaz, kendisini orada beklerlerdi. Bu bekleme uzun sürünce orada yerleşip kalanlar dahî olurdu. Bunlar içerisinde memleketlerine dönemeyenler bulunduğu gibi, ağarmış saçlarla geri gelenler de olurdu. Uzun yolculuklarda yemek bulamayıp açlıktan zayıf düşenler de olmuştur.

İbrahim bin Edhem -Allah kendisine rahmet eylesin-:

“-Allah Teâlâ, bu ümmete gelecek belâları, hadis âlimlerinin yapmış olduğu rıhlelerin bereketiyle uzaklaştırmıştır. Eğer rıhle olmasaydı; ilim yok olup giderdi.” demiştir.

 

[1] Ebû Ğudde, Safahat, 60.

[2] el-Alak, 1.

[3] ez-Zümer, 9.

[4] el-Mücâdele, 11.

[5] Âl-i İmrân, 18.

[6] İbn-i Mâce, Mukaddime, 17.

PAYLAŞ:                

Seher Küçük

Seher Küçük

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle