Can Simidi

Türkiye’de küresel krizin etkisiyle borçlanma mâliyetlerinin ve işsizliğin artabileceği uyarısında bulunuldu. İşten çıkarılanların sayısı, 100 bini aştı. Kapanan iş yeri sayısı da 27 bin oldu.”

“-Yeter yâhû, yeter! Kapatın şu televizyonu. Her defasında yüzüme çarparcasına bunları dinlemek zorunda mıyım?” dedi ve evin kapısını çarpıp çıktı.

“-Ne yapıyorum ben? Bu evde böyle yüksek bir tonda bağırmamıştım hiç. Bu borç çıkmazının içinde her şey gözümde karardı gitti. Işık yok, renk yok. Hayatın mânâsı kayboldu. Hiç kimse, hiçbir şey beni bu durumdan kurtaramaz! Kendimi çığın altında kalmış, son nefeslerini vermek üzere olan bir enkazzede gibi hissediyorum...”

* * *

Semih Bey bir işadamıydı. Şu günlerde ortağı olduğu şirket iflas etmiş, yüklü miktarda borcun altında kalmıştı. O çalışanlarının hukukuna son derece riâyet eden bir işadamıydı. Alacağı varsa, karşı tarafı mağdur etmezdi. Borcuna sâdıktı. Ama bu kadar büyük bir borcun altında, sâdık olmak istese de olamıyordu. Babam:

“-Allâh’ın kaderinin dışında bir yaprak dahî kımıldamaz!” derdi.

“Hayatım boyunca belki Allâh’a lâyıkıyla kulluk etmedim, ama hep Rabbime inanarak yaşadım. Ve hayatım boyunca dürüst yaşamaya çalıştım. Neden Allah beni böyle bir durumla yüz yüze bıraktı? O kadar dolandırıcı var, hortumcu var; bu musîbet bula bula beni mi buldu?!”

Semih Bey, bu düşüncelerle boğuşa boğuşa Üsküdar sahil şeridinde yürümeye başladı.

“Çevremdekilerden ufak bir sevgi pırıltısı görsem, belki içimdeki karanlıklardan kurtulacağım. Karım artık yüzüme bakmaz oldu. Borç senetleri birikmeye başladığından bu yana, istediği gibi alışveriş yapamadığı için kaprislerinden geçilmiyor. Âh Reyhan!.. Senin bu tavırlarınla her an ölüm kefenimi giyiniyorum.

«-Canını sıkma, bunlar da geçer; sana sevgimden hiçbir şey kaybetmedim!..» desen, şu ruhu çekilmiş bedenime can gelir.

Çocuklarım, senin korkundan yanıma yaklaşamıyorlar. Evlatlarımdan ayırarak ölmeden önce öldürüyorsun beni. Sanki her şey üstüme üstüme geliyor. Gireceğim toprak, gördüğüm bütün yüzlerden daha vefâlıdır bana… Eminim öldüğümde de ardımdan kimse ağlamayacak!.. Meğer yirmi yıllık çabam, uykusuz geçen gecelerim, iş seyahatlerim, hepsi boşunaymış. Hey koca dünya!.. Şu debdebeli görüntünün altında ne acımasız, ne çirkin bir yüzün varmış! Bunu anlamak için her şeyimi kaybetmem gerekiyormuş meğer!”

O esnada yoldan geçen jipe gözü takıldı. İster istemez:

“-Gözlerime inanamıyorum!” diye mırıldandı. “Daha dün elimden çıkardığım jipimle bir başkası hava atıyor. Hey sahte dünya! Cebim para ile doluyken senin üzerinde aldığım her bir nefes, ne kadar keyif veriyordu bana… O çekici güzelliğinin altında ne hain bir gülümsemen varmış!.. Sana gönül kaptıran kişiler, gerçek sevgiyi tadamaz. Menfaatleri biterse, sevgileri de biter. Yirmi yıllık karım, neredeyse kapıya koyacak beni. Hayır! Hayır! Ben nâmusumla yaşadım, nâmusumla da öleceğim!..”

Bunları düşünürken, yolun üstündeki dükkândan birisinin ite kaka çıkartıldığını gördü. Konuşmak için yanına gitti. Yerde oturup kalan bu gencin yüzünde biraz önce yaşadıklarının izi görülmüyordu. Gülümseyerek bakıyordu.

“-Hayrola kardeş, neden bu hâldesin?”

“-Ne olacak abi, iş başvurusu için girdiğim yerden eli boş çıktım.”

“-Çoluk-çocuk var mı, evli misin?”

“-Evliyim abi, üç de çocuk var elhamdülillah. Onlar Konya’dalar.”

“-Sen burada ne yapıyorsun?”

“-Şu ekonomik kriz bizi ezdi geçti. Bir bakkal dükkânım vardı. Karınca kararınca geçiniyorduk. Nerden geldiğini anlamadığım bir gülle vurdu, devirdi bizi. Anlayacağın beş kuruşa muhtaç olduk.”

“-Seni dinlemeye başladığımdan beri dikkat ediyorum, yüzünde hep bir tebessüm var. Hâlâ gülebiliyorsun.”

“-Abi, Allâh’ın verdiğini hiç sorgulamam. Çünkü O, bizlere hep hayırlar gönderir.”

“-Hayır bunun neresinde, anlayamadım. Sen de sefil bir hâldesin, âilen de...”

“-O hayrı şimdi göremesen de yarın görürsün. Abi, ben üzerime düşeni yapar, gerisini Allâh’a havâle ederim. Kapılar yüzüme kapanıyorsa da vardır Rabbim’in bir bildiği…”

“-Peki, hanımın ve çocukların sana karşı nasıllar?”

“-Eskisinden çok daha iyi!..”

Bunu duyunca dizlerinin dermanı tamamen kesildi. Neredeyse yere yığılıverecekti.

“-Nasıl yani?!” dedi.

“-Zor zamanda gönüller bir olmadıkça sevginin ne değeri kalır ki? Elhamdülillah hanım da, çocuklar da bunun Allah’tan gelen bir imtihan olduğunun farkındalar. Şimdi yapılacak en iyi şey, böyle kötü günlerde birbirimize destek olmaktır, diyorlar. Hem el emeği bir şeyler yapıp ekmek parası çıkarmaya çalışıyorlar.”

“-Peki, kardeş, ne diyeyim, sen mutluluğun sırrını çözmüşsün, haydi bana eyvallah.”

“-Güle güle abi, bugün karnın açsa, Allah yarın karnını doyurur; insanlar yüzüne gülmüyorsa, yarın sana dost olurlar.”

“-Benim için bunlara inanmak çok zor artık!” dedi. Başını önüne eğdi ve bir yandan da; “Hep bolluk içinde yaşadım, fakat bir gün dahî bu gencin şu en zor anında hissettiği huzuru yaşayamadım.” diye içinden geçirdi.

Biraz ileride bir simitçiye rastladı. Simitçi, sanki onun aç olduğunu anlamışcasına sıcak bir simit uzattı. Başını “Hayır!” dercesine salladı. Dünden beri ağzına bir lokma dahî almamıştı. Yaşadıklarının acısıyla açlığını unutmuştu, tâ ki sıcak simit kokusunu alana kadar… Elini cebine attı. Yutkundu, çaresizlik içinde başını eğip oradan ayrıldı. Hey gidi hey, daha dün İstanbul’un en meşhur restorantlarında kebap yerken düştüğüm şu hâle bak. Boşuna yaşamışım bu dünyada!..

Yolunun üstünde yetmiş-yetmiş beş yaşlarında bir hanım, kedileri başına toplamış onlara süt ve ekmek veriyordu. Açlığı o hâldeydi ki, kedilere gıptayla baktı. Sonra da bu yaşlı hanım dikkatini çekmiş olmalı ki, onu seyre daldı. Üstünden başından bir gariplik yaşadığı belli oluyordu. Ama aynı zamanda dünyanın en mutlu insanı gibi de görünüyordu. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı.

“-Bugün de karşıma hep böyle insanlar çıkıyor nedense?! En bedbaht tabloyla en mutlu tablo yan yana!..” dedi, alaycı bir gülümsemeyle.

Yaşlı Hanım, kendisine seslendi:

“-Evlât, öyle meraklı meraklı bakacağına gel de yardım et.”

İçinden, yabancı biri olduğum hâlde ne kadar da samimi davranıyor diyerek yanına yaklaştı:

“-Teyze, istersen ben yapayım, sen yorulma.” dedi.

“-Yorulmak mı?! Yetmiş beş yaşındayım, şu yaşıma kadar yorulmak nedir bilmedim. İşleyen demir pas tutmaz.”

“-Amca hayatta mı?”

“-Otuz yıl önce gitti, bir daha geri dönmedi!.” dedi yine yüzündeki tebessümle…

“-Allah Allah!.. Ben mi anormalim, yoksa karşılaştıklarım mı?! İnsan kocasının ölümünden bahsederken de güler mi yâ hû!” diye geçirdi içinden… Sonra sesini yükselterek:

“-Yalnız yaşıyorsun yani…” diye sordu yaşlı hanıma…

“-Allah var, evlat!.. Çocuklar da hâlimi arar sorarlar.”

“-Senin yaşındaki, biri için yalnız olmak zor değil mi?”

“-Bak evlât! Dünyanın en mutlu insanı benim. Hem ne varmış yaşımda, ben on sekiz yaşındayım.”

“-Evet, haklısın, insanın o yaşta ayakları yerden kesilmiştir, gerçekleri göremez.”

“-Yanılıyorsun evlât, hayata nasıl bakarsan, o da sana o şekilde cevaplar verir. Allah, kulu için hep hayırları murâd eder.”

“-Bugün ne kadar çok işittim bu sözü…”

“-Bir şey mi dedin oğlum?”

“-Yok teyze, sen anlatmaya devam et.”

“-Ne diyordum; işten gelirim, çorbam her zaman hazırdır.”

“-Bir de işte mi çalışıyorsun?”

“-Ben oturamam. Bir îmâlathânede çalışıyorum. Hem işlerim, hem de hayatın tadını çıkarmayı iyi bilirim. Dedim ya, işten gelirim çorbamı içer, battaniyemin altına girerim. Uygun bir program varsa izler, çayımı içerim. Gel keyfim, gel. «Nuran, İstanbul’un en zengin insanı sensin!» derim, kendi kendime… Gezmeyi de severim. Ver elini Çamlıca, ver elini Üsküdar… Yorulunca bir çay bahçesinde denize nâzır çayımı içerim. Karnım acıkınca da mütevazi bir lokantada güzelce karnımı doyurur, vakit namazlarımı da büyük câmilerde kılmaya çalışırım. İşte saâdet bu!”

“-Hayatta seni üzen bir şey olmadı mı hiç?”

“-Allah var, keder yok evlat. Başımıza bir şey geliyorsa, kendi yaramazlığımızdandır.” dedi aynı şakacı üslûpla…

“-Peki, bir şirket batırıp iflâs etmiş olsan da mı?”

“-Benim şirketle filân işim olmazdı ki! Çok para, kazanç gibi görünse de çoğunlukla ziyandır. Nohut oda, bakla sofa, evimde içtiğim bir çorbanın huzurunu bin tane şirkete değişmem!..”

“-Bu anlattıklarına ancak «mâşaallâh» denir teyze!.. Benim gitmem lâzım. Müsâadenle…”

“-Güle güle git evlât! Nuran Teyze’yi de unutma. Gittiğin yol çıkmaz sokak olmasın sakın, dikkat et emi!”

“-Seni unutmayacağım teyzecim. Keşke seninle bundan yıllar önce karşılaşmış olsaydım!” diyerek, saygı dolu bir ifadeyle Nuran Teyze’nin yanından ayrıldı. Nuran Teyze ardından seslendi:

“-Allah insana en zor anında bir can simidi uzatır.”

“-İçimi mi okudu nedir?” deyip yürümeye devam etti.

Bir taraftan da Nuran Teyze’nin söylediklerini düşünüyordu. Ben istesem de onun gibi olamam. O, mutluluk ülkesinde kendi kurallarıyla yaşayan bir seyyah gibi... Benim yaşadığım yerse bataklık. Yolumun sonu çıkmaz sokak. İşte geldim. Buraya gelmeyeli uzun zaman olmuş. Rahmetli babacığım, bizi namaza alıştırmak için:

“-Sizi denizin yanındaki câmiye götüreceğim!” der, tutar buraya getirirdi. Şimdiyse buraya hayatıma son vermek için geldim. Etrafa bakınarak, şu iki kişiden başka kimse yok. Hava soğuk, onlar da kalkarlar zaten... Son nefeslerimi en mutlu ânımda vermek isterdim. Reyhan’la beraber ölmek için ne duâlar etmiştik. Şimdi kabrime geleceğini dahî ummuyorum. Tabiî bir dikili taşım olursa!.. Denize bakarak:

“-Benim yangınımı, ancak şu soğuk sular dindirir.” dedi.

O, içinden bunları konuşurken, bankta oturan kadınlardan biri anlatmaya başladı.

“-Hiç unutmam, tam otuz yıl önce rahmetliyle böyle yan yana burada oturuyorduk. El ele tutuşmuş iki genç geldi. Birbirlerini çok sevdikleri belliydi. Hiç konuşmadan denizi seyre daldılar. Bizim bey:

«-Ben bunların hâlini hiç beğenmedim.» dedi. Ben de:

«-Ne varmış hâllerinde, çifte kumrular, deniz havası almaya gelmişler!..» dedim.

«-Yok, yok hanım!..” demeye kalmadı, gençler el ele tutuşmuş vaziyette kendilerini denize attılar. İki gün sonra cesetlerini karşı sahilde buldular. Anneleri kim bilir ne acılar çekti.

Kadın cümlesini tamamladığı zaman, Semih Bey, çoktan boğazın sularına karışmıştı. Ama kadının son sözleri, denize düşerken beyninde zonkladı. Yaşadıkları sebebiyle âdeta hâfızasını kaybetmişti. Annesinin acı haberi alacağı zamanki kederini hiç düşünmemişti. Kadınlar:

“-Kurtarın!..” diye çığlık çığlığa bağırıyorlardı.

Buz gibi sularda çırpınmaya başladı. Evet, ölüyordu. Mücadele edecek takati kalmamıştı. Neden sonra yukarıya doğru yükseldiğini hissetti. Gözlerini açtığında kendini bir teknede, balık ağları içerisinde buldu. Câmi avlusunda rastladığı kadınlar, onun suya atladığını görünce balıkçı teknesine seslenip yardım istemişlerdi. Üzerine doğru eğilmiş olan insanları gördü. Hemen müdâhale edip içinde biriken suları çıkarmışlardı. Zar zor nefes alıp veriyordu. Tok bir sesten çıkan şu sözlerle kendine geldi.

“-Kurtulmak istediğin her ne ise bilmem, ama Allâh’ın kaderinden kaçamazsın oğlum!..”

“-Haklısın baba, ölmek istesen de ölemiyorsun bu dünyada!..”

Nuran Teyze’nin söylediği sözler, tekrar kulaklarında yankılandı.

“-Allah, insana en zor anında bir can simidi uzatır!”

Balıkçı, mütevekkil bir edâ ile:

“-Hayatına son verecek olan, ancak bu hayatı sana bahşedendir. Ben seni kurtarmamış olsaydım, başka bir vesileyle kurtulurdun.” dedi.

Semih Bey de onu tasdik etti:

“-Bugün bunu çok iyi anladım!” dedi ve öksürüğe boğuldu. İkinci kez baygınlıktan sonra gözlerini açtığında hastahânede olduğunu gördü. Yanında kimsecikler yoktu. Öylece gözleri kapıya mıhlanıp kaldı. O anda ellerinde çiçeklerle küçük oğlu ve kızı içeri girdiler. Babalarının boynuna sarıldılar. Sonra kapıdan annesi ve hanımı Reyhan girdi. Gözlerine inanamıyordu. Annesi:

“-Oğlum, Allah seni bize bağışladı, çok şükür!..” diyordu.

Annesinden sonra Reyhan da yanına geldi, gözleri ağlamaklı bir hâldeydi:

“-Semih, seni çok üzdüm. Ama şunu bil ki, her şeyimi kaybetsem de seni aslâ kaybetmek istemem.”

“-Oğlum, bundan sonra ne olacak diye düşünme sakın! Gelinimle konuştuk. Benim yanıma taşınırsınız. Sen de iyileşince bir işin ucundan tutmaya başlarsın.”

“-Daha dün dünyanın en bedbaht insanıyken bugün en mutlu insanıyım. Hayatıma son vermeye kalkışmam, dün karşılaştığım hâdiseler ve şu an sizlerin yanımda oluşunuz… Bütün bu yaşadıklarımın ne anlama geldiğini çok iyi anladım. Dün karşılaştığım insanların gözlerindeki huzuru ben de şimdi hissedebiliyorum. Bundan sonra en büyük zenginliğimiz, huzurumuz ve sevgimiz olacak inşâallah… Buradan çıktığımda yapacağım ilk iş, hayatıma son vermek için gittiğim câmiye tekrar gitmek olacak. Ve bana en zor ânımda can simidi uzatıp tekrar hayat bahşedeni bir daha aslâ unutmayacağıma dair söz vereceğim!..”

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle