Başını Örtmek İstemeyen Genç Kızlar İle Hasbihâl

Anne tesettürlü, kızının ise başı açık, bir türlü başını örtmeye yanaşmıyor ve mücadelesi ile anne ve babasını da bıktırmış:

“-İlköğretim bitince kapatacağım dedi, kapatmadı. Lise bitince kapatırım ben, ibadetlerimi bilinçli olarak yapmak istiyorum, dedi. Lise bitti hiçbir gayret yok.”

Baştan beri benim düşüncem şudur:

İlkokul üçüncü sınıfa giden kızınızı Kur’ân kursuna gönderin, kızınız başını örter, hem de aşk ile örter ve kursa öyle gider. Yaz kurslarında başörtüsü problemini en çok ergen kızlar çıkarır, Kur’ân dersi hâriç derslerde hep başörtüleri omuzlarındadır. Teneffüslerde hele, başörtülerini bellerine bağlayıp öyle bahçeye çıkarlar. Hemen daralırlar. Kısa kollu gömleklerinin üzerine hırka giymişlerse şayet, her fırsatta sıcaktan yakınır hırkalarını çıkarmak isterler. Saçlarını boyarlar, daha tek ak düşmemişken… Fakat dördüncü sınıfa, üçüncü sınıfa giden kızlara bakın, başlarını sımsıkı örterler, öğretmenlerine özenirler, öğretmenim benim başörtümü de sizinki gibi bağlar mısınız, derler. Teneffüslerde bile o başları açılmaz. Hatta bazılarının boneleri üzerinde güzel bir şekilde bağlanmış başörtüleri bile vardır. Ama ergen kızlar, her an başlarından düştüm düşeceğim diyen şalları ile gezer, sıkıntıdan bir hoş olurlar.

Şimdi insan düşünüyor, “Aradaki fark nedir?” de, küçük yaşlarında bu çocuklar tesettüre hayranken, câmiye, terâvihe koşarak giderlerken, aradan en az üç sene geçince gayet tembel, gayretsiz, örtüden sıkılan bir hâl alırlar? Hattâ o da yetmez, baş örtme davranışını sorgular:

“-Neden erkekler değil de bizler örtüyoruz, neden onların nefisleri yüzünden biz kapanmak zorunda kalıyoruz?” gibi kırk dereden su getiren sorularla nefislerinin istemediği örtünmeye, akılları ile dayanak bulmaya çalışırlar.

Bazıları da örtündükleri zaman arkadaş çevreleri tarafından dışlanacaklarını, yalnız kalacaklarını söyler ve örtünmeyi göze alamazlar.

Yılların tecrübesi ve bilgisi bana şunu öğretti ki; kızımız başını mutlaka ergen olmadan önce örtmelidir. Bunun için en güzel zaman, eski eğitim sistemi ile düşünülürse, ilkokul beşinci sınıfın bittiği yıldır. Anne ve babanın kararlı tutumu ve kızımızın ergenlik hormonları atağa kalkmadığı için, nefsinin daha ayaklanmamış hâli, kızımızı başını örtme hususunda hiç zorlamaz. Örtünmek, onun için çok doğaldır. Direnmez, kabullenir, çok çabuk alışkanlığa, zamanla da ibâdete dönüştürür. Ama iş, ergenlikten sonraya kalırsa çok zorlaşır, işler tamamen değişir. Ergenlikle birlikte evlâtlarımızın işlemiş oldukları bütün ameller, artık kayıt altında tutulduğundan, sevap ve günahlar yazılmaya başladığından, şeytan iş başı yapar. Ergenlik hormonlarının coşması ile de nefis pek bir delileşir. Duygusal gelgitlerin, kendini karşı cinse beğendirme çabalarının, arkadaşın âileden de önemli olup onları kaybetmemek için her şeyi göze alma gayretlerinin yoğun olduğu ergenlik dönemi, başı örtmenin kaldırılabileceği bir dönem değildir.

Daha önceden örtünmüş olan kızımız, kendisine göre arkadaş grubunu kurmuş, âilesinin her şeyden önemli olduğu dönemde kapandığı için o dönemi sıkıntısız bir şekilde atlatarak tesettürü kabullenmiş, hazmetmiştir. Şeytanın mesâîye başlamasından, nefsin en azgın olduğu o ergenliğin ilk yıllarından önce istikametini belirlemiştir. Bundan sonra okuyacağı okulları da dînî hassasiyetine göre tayin eder.

Baştan sıkı tutulmayan bu durum, zamana bırakılacak olursa çok büyük zorluklar ve imtihanlarla karşılaşılır. Bu noktada anne ve babalar, kızlarına yön göstermek zorundadırlar. İş, onların gönüllerinin rızasına bırakılacak olursa, koskoca adamların bile baş edemediği nefisleri ile baş edip de örtüyü kolayca kabullenemezler.

“-Bilinçli olunca örterim!” sözüne gelince, bu söz, çok sular götürür. Çünkü bilgi başka bir şeydir, irâde bambaşka... Sâlih ameller yapılmak için güçlü irâde isterler. Bilgi akılla elde edilir, bu kolay bir şeydir; ama işi amele dökmek söz konusu olunca zorlaşır, çünkü irâde, nefsin isteklerini aşmaya bağlı olduğu için ilk önce nefsimizin dizginlerinin elimizde olması gerekir. İrâde eğitimi; nefis terbiyesi, kuvvetli bir ahlâk eğitimi ve öz disiplin ile mümkündür. Namazın farz olduğunu herkes bilir de, herkes beş vakit namaz kılamaz, çünkü irâde zayıf ise kişi kolay kolay secdeye baş koymaz.

Yaz Kur’ân kurslarına devam eden, ama tesettürü kabullenmeyen genç kızlar ile bir sohbetimiz olmuştu. On beş, on altı yaşlarındaki Kur’ân kursu öğrencisi kızlarımız çeşit çeşit sorular sormuşlardı, karşılıklı çok faydalı bir sohbet gerçekleştirmiştik. Şöyle soruyordu öğrencilerimiz, biz de cevaplamaya çalışıyorduk:

* * *

 “-Neden kadınlar başlarını örtmek zorundalar da erkekler değil? Bu konuda neden farklılık var?”

Sadece başörtüsü değil, avret yerleri hususunda da kadınlar erkeklerden farklıdır. Onlar için örtülmesi farz olan yerler, göbekleri ile diz kapakları arasıdır, ama kadınların örtünmesi farz olan yerler, yüz ve eller hâriç bütün bedendir.

Hiçbirimiz demeyiz ki, biz de erkekler gibi göbek ile diz kapağı arasını kapatalım, diğer tarafları açalım. Bunu her ne olursa olsun, hiçbir kadın yapamaz. Çünkü fıtratımıza uygun değildir, bizim göğüslerimizi, sırtımızı açarak dolaşmamız... Hâl böyle iken muhalefet edilecekse, işe buralardan başlamanız lâzım ki, bugün hiç biriniz, “biz size buralarınızı açıp gezeceksiniz” desek, açıp gezemezsiniz. Yani kapatmak zorunda olduğumuz yer, erkeklerin hâricinde sadece saçlarımız değildir. Cenâb-ı Hak, Kur’ân-ı Kerîm’de kadınlar için avret mahallini bu şekilde tayin etmiş, “…Gösterilmesi zaruri yerler hâriç, ziynetlerini göstermesinler, başörtülerini yakalarının üzerine indirsinler.” buyurmuştur, Nûr Sûresi 31. âyet-i kerîmede… Yaratılış olarak bizler, erkeklerden çok farklıyız. Cenâb-ı Hak, bizleri câzibeli olarak yaratmış, eller ve yüzümüz hâriç bütün bedenimizi ziynet kabul etmiştir.

Ziynet; süs, dikkat çeken güzellik mânâlarına gelir. Kişi, nasıl ziynetlerini saklar da ortalara saçmazsa, Cenâb-ı Hak, kadınların da güzelliklerini ortaya saçmamalarını istemiştir.

* * *

 “-Biz neden erkekler yüzünden örtünmek zorundayız, onların nefisleri zorlanmasın diye biz zora girmek zorunda mıyız?”

Biz tesettürümüzü, erkeklerin nefisleri yüzünden değil, kendi nefsimiz yüzünden uyguluyoruz. Fıtrat olarak kadın teşhiri, güzelliğini sergilemeyi sever. Büyükşehirlerin hemen hemen her caddesinde en az beş yüz metre ara ile kuaför, kadın güzellik salonu bulunur. Câmilerden daha çoktur, kuaför salonu… Buralara kadınlar gider. Daha güzel olmak, daha güzel görünmek için… Görünüşte kötü bir şey değil, her kadın güzel olmak ister. Çünkü bu, kadının fıtratında vardır. Ama problem, bu güzelliği haram olan gözlere sergileyince başlar. Kadın o zaman dişiliği ile ön plâna çıkmış olur ki bu, hayatı büyük bir çıkmazın içine sürükler.

Evlendiğiniz zaman sizden daha güzel ve daha bakımlı kadınlarla rekabet etmek zorunda kalırsınız. Güzellikte ve dişilikte sınır yoktur. Sizlerden daha âlâları olabilir. O zaman haksız bir rekabet başlar; bedenleri üzerinden îtibar gören kadınların rekabeti... Bu ise kadın benliği ve bedeni için büyük bir sömürüdür. Neden büyük holdinglerde çalışan kadınlar hep en bakımlı ve güzel kadınlardan seçilir? Neden her büyük iş adamının sekreteri, güzel ve gösterişli bir kadındır. Neden adam, araba satacakken hiç de alâkası olmayan transparan giyinmiş bir kadını kullanır? Bu kadınlık, özellikle annelik için yaralayıcı, rencide edici, küçük düşürücü bir durumdur. O sebepten kadın, kendisinden kaynaklanmayan Allâh’ın yaratışı olan güzelliği ile değil; bilgisi, zarafeti ve hanımefendiliği ile kendini kabul ettirmek zorundadır. İşte bu hususta kadınlar ön plâna çıkarlarsa; ilim, güzel ahlâk, iffet ve hanımefendilikte ön plana çıkan kadın, erkekler tarafından da saygı duyulan, hürmet edilen konuma gelir. Evlat yetiştirecek anaların dişiliği ile değil, iffeti ve namusu ile kendisini kanıtlaması gerekir.

* * *

“-Tesettür ile dişilik bir arada kullanılmıyor mu sanki? Bugün baktığımız zaman açıklardan daha çok dikkat çeken kapalı kadınlar var? Türkücülerin konserlerinde dans eden kapalılar var. Metalika konserine kampa giden, dans yarışmalarına, en güzel kim giyinir yarışmalarına katılan kapalılar da var, o zaman onların tesettürsüz hanımlardan ne farkı var?”

Ahzâb Sûresi 33. âyet-i kerîmede Cenâb-ı Hak:

“Câhiliye dönemi kadınlarının açılıp saçıldığı gibi siz de açılıp saçılmayın. / Câhiliye teberrücü gibi teberrüc etmeyin.” buyurmuştur.

Ünlü müfessir Mukâtıl’a (v.150/157) göre, âyette geçen “teberrüc” kelimesi, kadının örtüyü başına alıp bağlamadan onu bırakması; gerdanlık, küpe gibi takıların yerlerini, boyun ve boğazını açık bulundurması mânâsına gelmektedir. Yani örtüyü, enseden bağlamak veya arkaya bırakmak sûretiyle yakaların önden açılması, ziynetlerin (süs eşyalarının ve yerlerinin) görünmesidir.

Ahzab sûresi 31. ve 32. âyet-i kerîmelerde Peygamber Efendimizin eşlerine hitap edilerek onların şahsında Müslüman hanımlar da uyarılarak bazı ahlâkî hususlara dikkat etmeleri kendilerinden istenmiştir. Câhiliye kadınları gibi gezmemeleri, cilveli işveli konuşmamaları, ağırbaşlı davranıp vakarlı olmaları kendilerine tavsiye ve emredilmiştir. Bu âyetler indikten sonra câhiliye kadınları gibi açılıp saçılarak, teberrüc ederek dolaşmamaları, dış kıyafetlerini giymeleri emredilmiştir.

Burada şu söylenmek istenmektedir ki; ilk önce İslâmî ahlâk, devamında da İslâmî tesettür gerekmektedir. Ahlâken zayıf bir insanın tesettürü tesettürden çok, sizlerin de söylediğiniz gibi toplumu ifsat edici zavallılıklar sergilemelerine sebep olur. Ahlâkı olmayan bir tesettür, tesettür değildir. Teberrüc kelimesi, kadının güzelliğini sergilemek için elinden gelen bütün gayreti tesettürün içinde dahî olsa göstermeye çalışmasıdır. Bu davranış, Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu bir davranış değildir. Nehyedilir, yasaklanır. “Kapalı, ama toplum içinde sigara içiyor, kulüp ya da barlarda geziyor, müzik festivallerinde gönlünce eğleniyor” vb. bu kadın ya da kızlarımız, tesettürlü kabul edilmez. Tesettür, ahlâk ile birlikte bir bütündür.

* * *

 “-Allah kullarının kalbine bakmaz mı, bizim kalbimiz daha temiz, dedikodu yapmıyoruz, iftira atmıyoruz. Bizim kalbimizin güzelliği, daha önemli değil mi Allah (c.c.) katında.”

Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz. Kişinin kalbinin temizliği ya da güçlü îmânı sâlih amele dökülmezse, hiçbir mânâ ifade etmez. Annenizi çok sevmeniz onun dediklerini yapmanız, üzmemeniz nisbetinde bilinir. Değilse bir kez yardım etmediğiniz, hasta iken bir çorba pişirmediğiniz, odanızı toplayıp, yardım etmediğiniz annenizi sevdiğinizi binlerce kez haykırsanız, hiçbir mânâ ifade etmez.

Kaldı ki, kalbinizin durumu, amelleriniz ile belli olur. Çünkü kişinin kalbindeki durumu ifşâ etmek gibi bir özelliği vardır. Kalpler, ancak sâlih ameller ile temizlenir. Kur’ân-ı Kerim’de îman ile amel, aslâ birbirinden ayrılmaz. Kalbin güzelliği, ancak Cenâb-ı Hakk’a kulluk ile mümkündür. Değilse lâfla peynir gemisi yürümez ve kimsenin elinde de kalp temizliği ölçer bir âlet yoktur. Ölçüm âleti olmayan bir maddenin ölçümünü nasıl yapıp da temizdir diyebiliyorsunuz, alâmetleri görünmüyor ki? Bu söz, genellikle Allâh’ın emirlerini yaşamakta tembel, nefsî davranan kişilerin uydurdukları komik bir mâzerettir. Kalbimizden geçen iyi bir düşünce bir sevap kazandırırsa, onu amele geçirmek on katı ve üstü sevap kazandırır.

* * *

 “-Okullarda başlarımızı açtıktan sonra ha açılmışız, ha kapanmışız ne anlam ifade eder? Bu münâfiklık değil midir?”

Cenâb-ı Hak, kulunun her ânından hesaba çeker. Ömrünün her ânı, ayrı ayrı hesap edilir. Öyle iken kişinin elinden geldiğince tesettürlü olmaya gayret etmesi gerekir ki, bu kulluğunun vazifesidir. Elimizde olmayan sebeplerle bir namaz vaktini kaçırmak, tamamen namazı bırakmayı gerektirmez. Münâfık, kalben Allâh’a inanmaz, ama dili ile îman ettiğini söyler. Sizler kalben Cenâb-ı Hakk’a inanıyor, bütün gayretinizle de vazifelerinizi yerine getirmeye çalışıyorsunuz. Burada münâfıklık nerede?

* * *

En büyük korkuları arkadaşları tarafından dışlanmak, karşı cins tarafından beğenilmemek, okulda yalnız kalmak olan genç kızlarımızın tesettüre direnmeleri tamamen nefsî olup, akıl ve mantık ile kabul edilir gerekçelere dayanmamaktadır. Çünkü Allah -celle celâlüh- bir kulunu severse, onu herkese sevdirir. Allah Teâlâ’nın tasarrufunda olmayan bir sevgi mümkün değildir. Bu da şunu gösterir bizlere ki; Allâh’ın emirlerinden uzak durarak birilerinin bizi sevmesini beklemek, arkadaş olduğunu zannettiğimiz bu kişilerle büyük imtihanlarımızın da olacağı mânâsına gelir. Allah Teâlâ’ya rağmen kimse kimseyi sevemez. En iyisi mi biz, kendimizi Cenab-ı Hakk’a sevdirelim, devamı peşinden gelir

PAYLAŞ:                

Fatma Hale Sagim

Fatma Hale Sagim

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle