Arayış

Arayışın öncesi “maiyet” yani birliktelik… Birlikte olup da kaybettiğimizi bulmak için arayışımız… Bir yemeği tadarken bile aradığımız lezzet; hep o bildik tat, önceden tattığımız... Ömrümüzün hazanında özlediğimiz; geçmiş baharımız… Velhâsıl geçmişi, gelecekte aramaktayız.

Sen’inle beraberliğimiz, “kaalû-belâ”ya uzanıyor, o kadar mâzî... Sonra kaybedişimiz Sen’i, bir sürgün hikâyesi… Rûhumuzun gözleri bağlanmış, ayağında demir bukağılar, şedit yağan hüzün yağmurları altında, bütün bir insanlık, sürgündeyiz. Ruhlar âleminden, bu bedenler ülkesine… Sonsuz göklere kanat çırparken bir kafesin hacmine kapatılan kuşlar gibi, çırpınmaktayız. Olsun çırpınalım, kireçlenmiş bir ruhla hoyrat, hissiz yaşamaktansa… Olsun kanayalım, acıyan yanlarımız anlatsın bize yaşadığımızı… Olsun ağlayalım, tek “…Onlar kördürler, sağırdırlar...” (el-Bakara, 7) hitâbına dûçâr olmayalım…

Hâfızasını kaybetmiş biri gibiyiz. Hani bazen şimşekler çakar zihninde, geçmişten bir şeyler hatırlar. Resimlerde yüzler vardır, birlikte durup poz verdiği, kameraya birlikte gülümsediği, ama kimler olduğunu bilemediği ve buna rağmen bilinmez bir âşinâlık hissettiği yüzler… Aslında annesidir, dostudur, sevdiğidir o yüzler, hatırlanmadığı için gizli köşelerde ağlayan… Ruhumuzda da şimşekler çakıyor zaman zaman… Kelâmını işitiyor gibiyiz yakından “Elestü bi-Rabbiküm/Ben, sizin Rabbiniz değil miyim?” (el-A’raf, 172) hitâbını… İşte o anlardan biri kelâmını dinlemek, dinlerken mest oluşumuz bundan… Dostun sohbetidir bir başka an, vahiy nesîminin nefesinden bir soluk taşır günümüze, rûhumuzu okşayan sesindeki serinlik, bundan…

Aradığımız Sen’sin Rabb’im, özlediğimiz Sen’li günlerimiz... Büyükler, “İnsanın değeri aradığı şeyle ölçülür.” buyurmuşlar. Dünyada altın arayan da var, itibar arayan da... Biz, Sen’i arayarak izzet kazanmayı dilemekteyiz.

Gülün kokusunu duymak için tekrar tekrar koklamak gibi, sevdiklerimizin sesini duymak için ısrarla aramak gibi, secde secde Sen’i aramak… Arkadan gelen kasırgadan kaçar gibi, tek sığınağımız Sen’i aramak… Bütün yüzlerde firâkın ayırdığı yârini arayan bir âşık gibi Sen’i aramak… Sen’i hatırlamadan tuttuğumuz her işte, eksik bir uzvumuz gibi Sen’i aramak… Pervane misâli şem’ine yanarak Sen’i aramak… Sana doğru yükselirken tutuşan kanatlarımızla alev alev Sen’i aramak… Sen’i aramak, hayalimde ve gerçeğimde… Başını taştan taşa vurup gezen su misâli, Nebî’nin muhabbetinde aramak Seni… “…Bana itaat edin ki, Allah da sizi sevsin…” (Âl-i İmran, 31) emrinde Sen’i aramak… Duâ duâ açarak ellerimizi aramak Sen’i…

Geylânî Hazretleri, bir tuhaf kişinin hâline benzetiyor hâlimizi. Hangi kapıyı aradığını bilmeden, bütün kapıları çalan bir garip kişinin hâline… Dostu ise, uzaktan O’nu seyredip, bu şaşkın hâline tebessüm etmekte… Hiçbir kapı açılmazken önünde, dostu çıkıp: “Ben senin öz kardeşinim...” (Yûsuf, 69) demekte…

Uyanan şuurumuzla biz de diyoruz ki: Evet, Sen bizim Rabb’imizsin. Sen, zaten bizden hiç uzak değildin, bize şah damarımızdan daha yakındın. Sen’den uzak olan bizdik Rabb’im…

Aranan Sen isen eğer; kaybetmek yok!.. Kutlu kelâmın sesleniyor bize: “Üzülme, Allah bizimle beraber…” (et-Tevbe, 40) diye...

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle