Anafor

Ağzında o acı tat… Zehirli olduğu son anda fark edilip, hızla tükürülen bir lokmadan arta kalan; şüphenin kalbe korku saldığı o kekremsi tat… Ölümün tadı mıydı yoksa geriye kalan? Apartmanın son katına uzatılan yangın merdiveninin basamaklarının da, birer birer ateşte erimesi gibi, içinde hayata, ümîde dâir ne varsa yitip gitmişti. 

Alev alevdi her yanı… Her nefes aldığında, yetmedikçe tüm atmosferi içine çekmek ister gibi, ağzını daha çok açıyordu… Ama ağzından giren hava, ciğerlerine ulaşıncaya kadar, ateşi alevlendiren rüzgar gibi, yangınını daha da çoğaltıyordu. Dudaklarından başlayıp, ciğerlerine kadar inen bir yangın sanki... Kalbinin akan kanını tuz basarak durdurmaya çalışmışlar gibiydi. Acı her yanını kaplamıştı.

Soluk alışverişi normalleşti, gözlerini ne zaman açacak acaba? Gözlerini açmak mı? Merve, Mervecik! Gözlerime bakar mısın? Annesinin sesi… Ellerini uzatıyor boşluğa… Kulağında hâlâ dalgaların uğultusu… Gel, gel hadi! Uzat ellerini!

***

Yattığı kanepenin yumuşaklığından önce bedeni gevşemiş, sonra Hatice teyzeyi dinledikçe kalbi de genişlemişti.

Bu çatının misafir ettiği her yaralı kuş, bir gün gelir, güçlü kanatlarıyla sonsuzluk ülkesine kanat çırpan bir zümrüd-ü ankâ olur. Azığı tükenmiş, ümidini yitirmiş, yolunu kaybetmiş her yolcuya, karşılık beklemeden yardım edilir burada. Nereden geldiği sorulmaz, gideceği istikâmet gösterilir, güvenilir bir kılavuz eşliğinde; heybesini “aşkla, sabırla, tevekkülle” doldurup öyle salınır yola. Bu çatının altına sığınan, beş duyudan sıyrılmıştır. Duygularının esâretine girip, hayatlarını sadece bu zâhir dünyayla sınırlayanların seni incitmelerini çok görme! Sadece gördüğüne, duyduğuna ya da dokunduğuna inanmayı, sabit pi (л) sayısı gibi beyinlerine işleyenlere; beş duyunun ötesini, kalb ülkesinin sonsuzluğunu nasıl anlatabilirsin ki? 

Gariplerin kanadını kırmayı iş sayan hoyrat avcılarla dolu bu dünya. Bir başına göç ediyorsan uzak memleketlere; fırtınalarda yolunu şaşırır, yabancı kuşların acımasız saldırılarına maruz kalabilirsin. Ama bir göç kervanına dahilsen; en zorlu kasırgaları sükûnetle geçer, her tehlikeden emin olabilirsin. Bu örselenmiş kanatlarınla, seni, çeşit çeşit fırtınaların kol gezdiği bu havada dışarı bırakmak yüreğimize ağır gelir. Dilersen bizimle kal. Sana sonsuz ufukların yolunu gösterecek kelimeler öğretiriz. Tâ ezelde senin için yazılmış; on dört asır öncesinden adresine gönderilmiş, ama bugüne değin hiç açmadığın o evrensel mektubu okuman için, sana şifreler öğretiriz. Dilersen kal, ama biz istiyoruz ki lütfen kal!

Yıllar önce kaybettiği annesine kavuşmuş gibi, sanki onun dizine başını koymuş da, her tehlikeden uzak uyuyormuş gibi, tatlı bir rehâvet yayılmıştı üzerine. Sesin ahengine göre, yaşlı kadının yüz ifadesini okuyordu kendi içinde; mütebessim, umutlu… Kadın, kelimeleri öyle dikkatli seçiyordu ki, sanki bir kuşkonmaz çiçeğine şarkı söylüyor sanırdınız. Bir an “Ben bu kadar ince söze alışkın değilim, eğer beni kırmamak için, kendinizi zorlayarak konuşuyorsanız, hiç önemi yok, kalbim kırılmaya talimlidir!” diyecek olmuş, sonra hemen vazgeçip, düşündüğünden utanmıştı. Kadının ses tonunda zerrece “yapmacıklık” sezilmiyordu ki; kalbinden geldiği gibi konuşuyordu işte… “Öyle benimsemişsin ki kaba cümleleri, böyle nazik sözler işittin mi, afallayıp kalıyorsun.” diye düşündü. Dile döküp söyleme fırsatı hiç verilmemişti bu güne değin, ama onun da yüreğinin bir köşesine sıkıştırılmış ne ince, ne latif kelimeler vardı. Bazı geceler, gözyaşları yastığına doğru süzülürken, kalbinin açılıp içinden annesinin çıktığını, kucağında o nazenin kelimelerle ona seslendiğini görürdü. 

Beyazı hiç görmemişti ama, annesinden yayılan o parlaklığın, o şefkatli kuşatıcılığın rengine “beyaz” demişti kendince. Hatice teyzenin başörtüsü de beyazmış, öyle demişti çay getiren kız: “hocam, beyaz size ne kadar yakışmış!” utangaç bir edayla cevaplamıştı kızı, Hatice teyze; “Bize akseden sizin güzelliğiniz yavrum!” (hiçbir şeyi kendinden bilmemek, ben dememek!) Acaba yine rüyada mıyım, bu konuşan annem mi, diye hafifçe bir eliyle diğerini çimdikledi. Yoo, hayır gerçek hayattaydı işte, Hatice teyzenin az önce dediği gibi, beş duyuyla sınırlı, şu zâhir hayattaydı.

Hiç bitmeyecekmiş sanılan bir fırtınanın birden dinmesiyle, dalgalarla boğuşmaktan güçsüz kalan bir kayıkçının, bir yandan güneşi görmenin târif edilemez mutluluğunu tadarken, bir yandan da acaba kara bulutlar geri döner mi korkusuyla, ürkek gözleri gökyüzünde geziniyordu sanki. “Yeni bir fırtınayı kaldıramayacak kadar güçsüz ve yorgunum Allâh’ım! Hiç ummadığım bir anda karşıma çıkan bu limandan ayırma beni. En azından yeniden yola çıkmaya güç buluncaya dek!” diye duâ etti içinden.

Sen istirahatına devam et kızım, hem madden hem mânen yorgunsun, daha sonra uzunca konuşuruz! Hem bu çatının altında emniyettesin, üzüntü verecek bir şey yaşamayacaksın inşâallâh, geçmişe de yavaş yavaş bir perde çekeceğiz birlikte…

Hayat ne kadarda sürprizlerle dolu! Dün ve bugün… Tükeniş ve umut… Ölüm ve hayat… Siyah ve beyaz! Lavanta kokulu çarşafa kendini sere serpe bıraktığında, kalbinin genişlediğini ve beyaz bir elbise içinde annesinin çıktığını gördü. Gülümseyerek kucağındaki kelimeleri onun eteğine bıraktı. “Ama anne ben bunları okuyamam ki!” diyecek oldu; elini tuttu annesi: “Her kelimede sana yazılmış bir mektup şifreli, okumak istemez misin?” nasıl demeyi düşünemedi, o esrarlı beyazlığa öyle kaptırmıştı ki kendini… Bir an beyaz kanatlarıyla annesine doğru uçtuğunu fark etti, o yaklaştıkça annesi uzaklaştı, uzaklaştı…

“Yavrucak hemen de uyuyuverdi; ne acılar çekmiş besbelli” dedi Hatice teyze.

***

Merve! Mervecik! Gözlerime bakar mısın? Bakmak mı? Ellerimi uzatıyorum annemin sesine doğru, gözlerini bulsam nârince dokunacağım. Yanakları niye ıslak annemin? Gözlerinden aşağı süzülen bu sıcak damlacıklar da ne? Parmaklarım dolaşıyor yüzünde, işte görüyorum; adını koymasam da şekillerinin biliyorum, göz nedir, dudak nedir, kaş nedir… Annem  niye ağlıyor sanki? Simsiyah bir perde arkasında, ses ve dokunmayla yaşanmıyor mu hayat? Onlar da annelerini seslerinden tanımıyorlar mı? Ellerini kundağa bağlatmamak için ağlamıyorlar mı? Ya da annelerinin kucağından başka her yerde, bir boşluğa düşüp geri gelemeyecek gibi korkmuyorlar mı?

Erken fark etmişsiniz ama yazık ki; fayda etmedi; retina tamamen yırtılmış! Yıllar boyu hep o ses yankılandı beynimde. Retina ne demek? Merve, Mervecik al bakalım şu bebeği! Ellerimi uzatıyorum sese. Sükut! Annemin hafiften hıçkırık sesi. Retina ne demek? Annemin gözyaşlarından daha mı değerli?

O kalın, ama umursamaz sesi bir kez daha duydum; “Sizin çokça istirahata ihtiyacınız var” diyordu anneme. Ve annem o uzun süreli istirahatına yıllardır devam ediyor. “Uzunca bir süre gelmeyecek annen” dediler, “Güzel bir melek aldı götürdü onu. Sen ağlamazsan annen hiç ağlamayacak gittiği yerde, bir gün o beyaz kanatlı melekle seni almaya gelecekler, uslu durursan daha erken gelirler…” Hiç ağlamadım, annem ağlamasın diye. Oyuncaklarımı hiç kırmadım, hiç üzerimi kirletmedim ve hiç yaramazlık yapmadım, annem çabucak gelsin diye. Babamın gelmeyeceğini biliyordum, ben doğmadan önce onu ölüm diye bir şey almış götürmüş. Kara, soğuk bir şeymiş… Ölüme hiç dokunmadım parmaklarımla, bilmiyorum nasıl bir şey olduğunu, ama annemi götüren beyaz melek kadar kırgın değilim ona; geri getirmeyeceğini baştan söylemiş.

Çocuk Esirgeme Kurumu’nun soğuk odalarında, o gürültü ve anlamsız kelimeler yumağı içinde çaresiz büzülüp kaldığımda, bir ok gibi yüreğimi parçalayan “kör kız” sözünü her duyduğumda, ellerimi boşluğa uzatırdım. Sanki doktorun “bebeği al” demesi gibi, melek “anneni al” diyecek de, ben yine elini bulup tutamayacakmışım gibi tedirginlikle ama hep ümitle bekledim. Gelmedi. On iki yıl geçirdim o kurumda, hep bekledim ama gelmedi. Oysa körebe oyununda hep beni seçseler de, gizli gizli tabağımdan kurabiyelerimi aşırsalar da, karşıma geçip “Bu ne? Bu kaç?” diye alay etse de arkadaşlarım; hiç ağlamadım. Boğazıma kadar yükseldi kalbimin acısı, fakat ağlarsam annem gelmez diye hep yutkundum gözyaşlarımı içime.

Geceleri başımı yastığa her koyuşumda, annemin hayali tüm odayı kaplıyor, bembeyaz bir ışık huzmesi içinden ellerini bana uzatıyor, ona doğru koşuyor, koşuyordum. Tam yakalayacağım anda kayboluyordu… Ama bir gün yakaladım o hayâli, başımı koyup sımsıcak göğsüne doyasıya ağladım. Annemin gözyaşı da benim yüzüme damlıyordu, artık ağlayabilirdim, annem de ağlıyordu zira… Ranzanın ikinci katından düşmüşüm o gece… Sol kolum uzunca bir süre alçıda kaldı. İşin en kötü tarafı, sol elimin parmaklarını kullanamayınca, yarım bir hayat yaşıyormuşum hissiyle dolmuştum. Gözlerimin görmemesi beni etkilemiyordu, çünkü ben böyle doğmuştum ve uzun yıllar boyunca herkesin benim gibi dokunarak  yaşadığını sanırdım. On parmağım on ayrı histi benim için. Parmaklarımdan beynime giden sinyaller, dokunduğum cismin ne olduğunu haber veriyordu bana. İnsanları ise seslerinden ayırt ediyordum. Birbirinden farklı ince, kalın, ahenkli, boğuk yüzlerce ses kayıtlıydı hafızamda, bir kez duyduğumu bir daha unutmuyordum… Ama en çok annemin sesini hatırlamayı isterdim.

***

Yazıyla tanışmamız, beyaz kartona tabletimi takıp, sivri uçlu kalemimi ürkekçe batırarak “anne” yazmamla başladı. Sonra adımı ve öğrendiğim yeni kelimeleri yazmıştım. Hayatımı değiştirecek yeni kelimeler öğrendim okulda. Umut, mutluluk, dostluk… Ama hiçbirisi benim için “anne”den daha üstün bir anlam kazanmadı. Allâh’ın beni sevdiğini biliyordum, çünkü her gece annemi gönderiyordu yanıma, hem sonra küçük bir kediciğim bile vardı. Kurumun bahçesinde her sabah simidimin yarısını onunla paylaşırdım, o da bana mırıl mırıl sesiyle şarkılar söylerdi. Onu kucağıma alır, kalbinin sesini dinlerdim, ona annemi anlatırdım hep…

Kuruma sürekli ziyaretçiler gelirdi. Çocuğu olmamış ya da evlat sevgisini doyasıya yaşayamamış, gönlü mahzun, müşfik kadınlar gelirdi. Ellerinde oyuncaklar, pastalarla cıvıl cıvıl çocukların arasına oturur, kimi bizimle beraber şarkı söyler, kimi masal anlatır, kimi logolardan ev yapardı. Hep hissederdim; hüzünlerini bastırmaya çalışan neşeli seslerini bana karşı daha cömertçe sunarlardı (Kurum’da tek görmeyen benmişim). Fakat benim mahzun yüreğimi, hediyelerden daha çok “Nasılsın?” diye samimiyetle sorulan bir soru tamir ederdi. Beni fark etmeleri, kalbimi merak etmelerinden hoşlanırdım, ama hiçbir zaman onlardan birine kalbimi açacak kadar cesaretli olamadım.

Hergün okulun servisiyle Görme Engelliler Okulu’na gidiyordum. Ne ince tevâfuk ki, Kurum’daki öğrencilerin gittiği ilkokula çok yakın bir mesafedeydi, yoksa; gören öğrencilerle aynı okulda okumayı hayal bile edemiyordum. Minicik bir dünyam vardı: annem, kediciğim, gönüllülerden Aydan abla, bebeğim ve yatağım.. Bu beş şeyden biri yanımdaysa eğer, içimdeki korku bulutları dağılıyor, hayata daha emin bir şekilde dokunuyordum. 

Aydan abla, kurumdaki en şefkatli ablaydı bence. Hiçbir zaman çocukları azarlamaz, herkese ayrı ayrı yardımcı olurdu. Yaramaz çocukların “Aydan, Aydan, Ay’dan gelmiş Aydan” diye el çırparak etrafında döndüklerinde dahî, tebessümle onların saçlarını okşardı. (Onu kalbimden seyrediyordum.) İlkokula devam ettiğim o beş yıl, acı ve umutlarla tükendi. Dış dünyayı tanımıştım yavaş yavaş, güneşin aydınlığını göremesem de, onu çok seviyordum. Geceleri ise benim daimî karanlığımı kısmen yaşayan insanların telaşlı davranışlarını hayretle izler, yarın güneşi görecek olmanın mutluluğunu hissetmemelerine şaşardım.

Sekizinci sınıfı bitirdikten sonra kurumdan mecburen ayrılacaktım. Okulda bizi hayata hazırlayacak faaliyetler öğretiliyordu; piyano, daktilo, el sanatları v.s. Orada okuyan öğrencilerin çoğunun âilesi vardı ve ileriki hayatlarında mutlaka kendilerine yardımcı olacaklardı. Ya ben? Ben hayatıma nasıl devam edecektim? Öksüz, yetim ve kör bir kızcağız! Düşündükçe çıldıracak gibi oluyordum. Aydan Abla, “Allah bir kapı açar elbet” diyordu ama ben o kadar ümitsiz ve tedirgindim ki… 

Okulda piyano bölümündeydim. Piyano çalmak beni bambaşka bir dünyaya götürüyor, dokunduğum her tuş önce yüreğimde ses veriyordu. O ölü makinenin, sihirli parmaklarımla can bulduğunu ve benimle konuştuğunu düşünürdüm hep… Ama okula ait, o ağır kapaklı, eski model emektar piyanoyu haftada ancak üç kez kullanabiliyordum. Hem her gün kullansam bile ne değişecekti ki? İyi bir piyanist olsam da ne olacaktı sanki? Hayatımı değiştirmeye yardımcı olacak mıydı? Benim yaşıtlarım gününü gün etme telaşındayken, ben hayatıma nasıl  yön vereceğimin acısıyla; geceleri gözümü bile kırpmıyordum. Müdür bey Aydan ablayla konuşmuş; özel bir kurum olduğu için, resmi olarak 8. sınıftan sonra beni kurumda tutamazmış. Ama böyle de bırakmak istemiyormuş (!)… Aydan Abla hıçkırıklarla anlattı bana, mütevazî bir âile restoranında müşterilere hizmet için piyanist aranıyormuş, yaşım küçükmüş, ancak öyle ya da böyle, mecbûren hayatın bir ucundan tutacakmışım artık. Hiç olmazsa, böyle manevî değerlere saygılı bir ortamda çalışırsam, hayatımın çizgisini değiştirecek bu ilk teşebbüsüm, benim için başarıyla atılmış bir adım olurmuş. Çaresizdim. Alışma olsun diye sekizinci sınıfta hafta sonları, Aydan ablayla birlikte gittik. Müşterilerin istekleri doğrultusunda parçalar çalıyordum. Restoran sahibi babacan bir adamdı. Müşterilerinin memnuniyetini gördükçe bana iltifat eder, “Okulu bitir gel de, bu güzelliği her gün doyasıya yaşayalım” derdi. Mecbûren yaptığım için olmalı, çaldığım parçalara ruhumu katamıyordum bile. İlk zamanlar iş ortamını çok yadırgadım. Tanımadığım seslerle, iltifatlarla muhatap olmak ürkütüyordu beni. Yanımda tek güvencem Aydan ablaydı. Hafta sonu tatili olmasına rağmen, beni bir başıma bırakmamak için sabah benimle restorana gelir, akşam birlikte dönerdik. 

Hem günboyu yüksek bir sandalyede oturmak, hem de zengin-kibirli müşterilerin acıyarak, fısıltıyla hakkımda konuşmaları ve bazen bilmediğim parçaları çalmamı ısrarla istemeleri canımı çok sıkıyordu. Aileler ya da gençler neşe içinde, kahkahalarla yemeklerini yerken, ben bir köşede içim kan ağlayarak onların neşesini artırmak için çalışıyordum. Uzun saplı, kür yapraklı, mağrur gül demetlerinin arasına yanlışlıkla karışmış, minik bir dağ karanfili gibi hissediyordum kendimi, ne varlığımı fark ediyorlardı, ne de o nârinliğimi. Dikenleri kalbime battıkça batıyordu. Hafta sonlarım kâbusa dönüşmüştü. Akşam olup Kurum’a dönünce kimseyle konuşmadan doğru yatağıma gider, saatlerce ağlardım.

İçimde hayata dâir küçük bir derecik çağlardı. Kalbimde yetiştirdiğim nadîde çiçeklerimi onunla sulardım. Sevgim güneş olur, umudum hava olurdu onlara. Damla damla gözyaşlarımı yastığıma akıtırken, dereciğim kurudu bir gün. Okulum bitmiş, o yaz Aydan abla da evlenip gitmişti. Az bir zaman sonra da ben ayrılmıştım. Müdür bey, dediği gibi beni sokakta bırakmamıştı; ama çok da emniyette olduğum söylenemezdi. Restoranın üst katında aşçı kadının kaldığı minik bir oda vardı. Bir kanepe, bir sehpa, birkaç gerekli eşya işte. Restoran sahibi iyi bir insandı dedim ya, benim orada kalmama izin vermişti. Bir köşeye de benim için bir yatak serildi. Bu şartlarda ne zamana kadar burada kalacaktım? Hiçbir güvencem yoktu, içim kaygıyla doluydu. Müdür bey gelip görmüştü nerede kaldığımı:

“−Seni bıraktık sanma, zor durumda olduğun her an (!) beni arayabilirsin” demişti. Küçük bir kapı aralığı bırakmıştı güya, oysa ben kapıyı itince açılıp açılmayacağını bile bilmiyordum. 

Günler yorucu bir şekilde geçiyordu, yazın gelmesiyle restoran hareketlenmişti. Müşteriler hep canlı ve ritmik parçalar istiyorlardı. Parmaklarım tuşlarda isteksizce dolaşıyor, yüzüme ise zoraki bir tebessüm maskesi asıyordum. İçimde büyüttüğüm çiçekler de soldu bir gün. Artık ağlamıyordum, annemin hayâlini de istemiyordum. İleriye ait herhangi bir hayal kurmak da. Zamanın belirsizlik uçurumunda hızla aşağı düşüyordum, ne tutunacak bir dalım vardı, ne de adım atacak gücüm. Yığınla kalabalık içinde bir başıma yaşıyordum. Piyano, yemek ve yatak arasında gidip gelmeye yaşamak denirse eğer! Artık piyanodan da nefret ediyordum. Kalbimin yaraları kanarken tuşlara her dokunuşumda, kendi parmaklarımla kalbimin yarasını tırmıklıyor, ince ince kan akıtıyordum… Kimse parmaklarımdaki kanı fark etmiyordu, sonra dokunduğum her yer kan oluyordu… Kimse  “Kalbin nasıl?” diye sormadı bana. Piyanodaki başarımı ve her dâim tebessümümü görenler, mutluluktan uçuyorum sandılar. Oysa, içten içe gözyaşı döken bir palyaço gibiydim. İnsanlara neşe sunarken, kendine hiçbir zaman yetmeyen zavallı bir palyaço!

***

Deniz çağırıyordu sanki… Rüzgarın uzaklardan alıp geldiği ve hızla kayalara çarptığı dalgalar, dayak yemiş suçlu çocuklar gibi; sessizce geri çekiliyor, çağıl çağıl bir sesle ağlıyordu adeta… “Gözünün alabildiği kadar mavilikte uzanıyor!” demişti, Aydan ablası deniz için. “Aynı gökyüzü gibi, baktıkça mutluluk veriyor insana.”

Dokunmadığını algılaması zor oluyordu ama Aydan ablası onu kumsalın bitimine kadar götürmüş, ayaklarını denize sokmuş, hatta gülüşerek birbirlerini ıslatmışlardı.

Avuçlarına doldurduğu deniz suyunu serpti ilerilere. “Beni de alır mısın içine?” dedi sessizce. Bembeyaz martıların varmış senin, ya onlara söyle beni anneme götürsünler ya da sen al beni içine! 

Ben sonsuzluğa hasretim, bu sınırlı dünya ezdi içimdeki tüm çiçeklerimi, her yeni gün yeni bir acıyı armağan etti bana. İçimde coşkun bir ırmak vardı, iyilik perisi gibi herkese onun serinliğinden sunmak istiyordum ama birileri hep çamurlu ayaklarıyla, suyumu bulandırdılar. Sen beni berrak suyuna alıp, kendine katar mısın?”

Dizlerine kadar ıslanmıştı… Dalgalar kayalara çarptıkça sıçrayan sular, saçlarını ıslatmıştı. Başı dönüyordu. Bir an kendini bir damla gibi hissetti. Dalgaların arasına karışmış, beyaz bir köpük olmuştu sanki. Bembeyazdı dünya. Boğazında bembeyaz bir tat vardı şimdi. Kulaklarında denizin uğultusu gittikçe artıyordu… Sanki piyanosuyla “günbatımında deniz” şarkısını çalıyordu… Ötelerde güneş, serin sulara gömülüyordu.

Vücudunu dalgalara teslim etmişken, elinden çeken bir insanın telaşlı sesini duydu. “Sıkı tut!” diyor, dalgaların araya girmesine fırsat vermeden, kendine çekmek istiyordu. “Dokunmayın parmaklarıma!” diyecek oldu, acı bir tat boğazını yaktı…

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle