ALAN SEN’SİN, VEREN SEN!

Nasıl ki fert olarak zaman zaman belli musibetlerle karşılaşıyor ve bir imtihâna tâbî tutuluyorsak, aynı şekilde insanlık olarak da topyekûn ilâhî imtihanlara muhatap olabiliriz. Bütün insanlığı ilgilendiren salgın hastalıklara, deprem, âfet ve hattâ savaşlara bu gözle de bakabilmeliyiz.

Olup biten hiçbir hadise, Allâh’ın ilim, kudret ve hikmetinden uzak değildir. Müslüman olarak bizler, hâdiselerin sadece seyircisi değil, aksine olup bitenleri tahlil eden; görünen ve ilk anda fark edilmeyen mesaj ve hikmetler üzerinde tefekkür eden, dersler çıkaran, ibret alan ve daha önemlisi, yaşananlardan bir yol haritası çıkartıp hayatı tekrar tanzim eden insanlar olmalıyız.

Biz, olup bitenin gereksiz detaylarına gömülerek dünü, bugünü ve yarını ıskalayamayız. Her hâdiseye Rabbimizin murad ettiği pencereden, aklederek ve tefekkür ederek bakmak zorundayız.

* * *

Yaklaşık bir yıldan beri insanlık âlemi, Covid-19 kaynaklı bir salgınla karşı karşıyadır. Bu salgın hastalığın kaynağı hakkında, tabiî bir şekilde mi ortaya çıktığı, yoksa insan eliyle üretilen bir biyolojik silah mı olduğu konusunda farklı komplo teorileri bulunsa da bu durum, şu gerçeği değiştirmemektedir: Ortada bütün insanlığı tehdit eden büyük bir tehlike ve risk olduğu gerçeğini… Ve insanlık bütün düzenini alt üst eden bu musibet karşısında çaresiz kalmıştır. Küçücük bir mikrop, ekonomiden siyasete, günlük hayattan cemiyet ve âile hayatına kadar her şeyi baştan sona değiştirmiş ve yeniden şekillendirmiştir. Ancak bütün bunlar bir tarafa, bizim burada dikkat çekeceğimiz hususlar ise meselenin bambaşka bir boyutu ile ilgilidir:

Modern dünyanın sunduğu, daha çok akla dayanan çözüm yolları; bir noktadan sonra insanın Rabbi ile olan bağını zayıflatmakta, her şeyin çaresinin kendisinde olduğunu düşündürmektedir. Öyle bir dünyada yaşıyoruz, öyle bir haber bombardımanı var ki, sanki bütün her şey insanların elinde… İnsanlar, başlarına gelen bu musibeti, kendi bilgi, güç ve imkânlarıyla defedecekler; başka hiçbir güce gerek yok!..

Bu, modern bilimi kutsayan kimselerin geliştirdiği bir zihin yanılması… İnsanın her şeyiyle bilime muhtaç olduğu, bilimin her şeyi çözeceği algısı… Bu anlayış içinde, hastalık ve musibetlerin başlangıcında, ilerlemesinde veya gerilemesinde yahut tamamen ortadan kalkmasında insan üstü bir varlığın, daha açık ifadesiyle Allâh’ın bir payı/rolü yok!..

Onlara göre bu hastalık, sadece maddî bir sebeple ortaya çıkmış ve insan eliyle, sadece maddî sebeplerle ortadan kaldırılacaktır. Bunun ötesinde mânevî faktörleri aramak, boş iştir, vakit kaybıdır, gericiliktir.

İşte tam da bu zihniyet ve inanç, İslâm’ın reddettiği bir bakış açısıdır. Oysa İslâm’a göre, Allâh’ın ilmi dışında hiçbir şey vukû bulmadığı gibi, O’nun yardımı ve himayesi olmadan da hiçbir beladan kurtulmak mümkün değildir. Elbette insan bilgi, güç, istidad ve imkânları nispetinde elinden geleni yapacaktır ve yapmalıdır, ancak Allâh’ı unutmadan!..

Zira insanın keşfettiği ilacın terkibinden, bulduğu aşının formülüne kadar sahip olduğu bilginin, tecrübenin ve tahminin de yaratıcısı Allah’tır. İnsana o aklı ve düşünme yeteneğini veren de O’dur. İnsan, kendisini de diğer varlıkları da yaratan, yöneten gücün Allah olduğunu hiçbir zaman unutmamalıdır.

Bu hadiseyi, modern asırlarda insan aklının Rabbine meydan okuyucu bir tavra dönüştüğü, her teknolojik gelişmenin insan ego/benlik ve kibrini büyüttüğü ve insanı âdeta ilahlaştırdığı bir zaman diliminde okumalıyız. Allah, bu kendini beğenmiş güruhun burnunu yere sürtercesine, kendisine acziyet ve zayıflıklarını göstermektedir. Cenâb-ı Hak, âdeta “Tek bir mikropla sizin devâsa ekonomilerinizi, son model savunma sistemlerinizi, övünüp durduğumuz bilim ve teknoloji devrimlerinizi böyle hizaya getiririm!” demektedir. Tabi, anlayabilene…

* * *

Diğer taraftan bizim rahatça altından kalkabileceğimiz sıradan işlerde de boyumuzu aşan büyük meselelerde de Allâh’a sığınmak, O’nun yardım ve inayetini istemek, kulluğumuzun nişânesidir. Bu yüzden biz hayatımızın her karesinde, “Bismillah!” diyerek Allâh’ın adıyla iş tutarız. O’nu zikrederiz, O’nu yanımızda hissederiz. O’ndan aldığımız îman ve ibadet neşvesiyle, hayatımızın her ânını kulluk şuuruyla ziynetlendiririz.

Bu sebeple başkalarının hazırlayıp sunduğu, dilimizde tekrar edip durduğumuz, ancak inanç, düşünce ve değerlerimizle uyuşmayan şu ifade kalıpları bize oldukça yabancıdır: “Corona ile savaşı yendi!”, “Corona’yı alt etti!”, “Corona ile mücadele ediyor.”, “Corona belasına yenik düştü!” veya “Corona’dan kaybettik!” Hattâ bunu daha farklı boyutlara taşıyan, “Azrail’e çelme attı, Azrail’i yendi!” gibi ifadeler de var ki, ciddî bir inanç probleminin tezahürü…

Bu ve benzeri kalıp cümleleri, çoğu kez düşünmeden kullanırız. Ancak bunların içinde Gayretullâh’a dokunabilecek kısımlar da var. Öncelikle bunlar, ruhsuz, mâneviyatsız cümleler… İnsan ile maddeyi karşı karşıya getiren, sadece insan güç ve iradesine önem atfeden; daha önce ifade ettiğimiz üzere, Allâh’ı devreden çıkaran anlayışın yansımaları… Bu ifadelerde îman, kader, teslimiyet ve tevekkül derinliği yok! Allâh’a inanan bir kul olarak, ağzımızdan çıkan cümlelere de dikkat etmeliyiz.

* * *

Normal zamanlarda Allâh’a olan kulluk, niyaz ve duâmızı; hastalık ve musibet anlarında daha da ziyadeleştirmeli, Allah’tan sabır ve namaz ile yardım istemeliyiz. Zira bu musibet, bizim zaaflarımız, günahlarımız, isyan ve hatalarımız yüzünden gelmiştir. Bundan kurtulmanın yolu da öncelikle eksik ve hatalarımızı fark edip telafi etmekten geçer. Hatalarımızı fark etmek de, bunları telafi etmek de yine Allâh’ın lütûf ve inâyetiyle olur. Derdi veren Allah, dermanını da verecektir.

Mü’min duâya, ilticâya, nedâmete sarılmalı ve Rabbinden bütün insanlık adına af dilemeli, âdeta “İçimizdeki beyinsizler yüzünden bizi de helâk etme, yâ Rabbi!” demelidir.

Bu salgına ferdî olarak mübtelâ olmuş, hastalanmış yahut kalıcı hasarlara mâruz kalmış kardeşlerimiz de meseleye mü’min gözüyle bakmalı; dünya hayatının bir imtihan yeri olduğunu düşünmeli, aslâ isyan ve ümitsizliğe düşmemelidir. Allah, kullarını, bu ve benzeri musibetleriyle temizler, günahlarını affeder ve onların derecelerini yükseltir.

Hüdâyi Hazretleri’nin ifade buyurduğu gibi, mülkün gerçek sahibini tanımalı, acziyet ve kulluğumuzu itiraf etmeli ve:

“Alan Sensin, veren Sensin, kılan Sen.

Ne verdinse odur, dahî nemiz var!

Hakîkat üzre anlayıp bilen Sen.

Ne verdinse odur, dahî nemiz var!” diyebilmeliyiz.

Velhâsıl vâkıa şu ki, dünyanın siyâsî, ekonomik, sosyal gidişatını kurgulayan modernist ve küresel akıl; ilâhî iradeyi yok sayan, insan aklının her türlü işin üstesinden gelebileceğine inanan, zavallı bir akıldır. İlimle, bilimle, teknolojik gelişmelerle ölüme dahî çare bulacağı vehmine kapılan akıl, bâtılın temsilcisi, daha çok şeytanın yardımcılığını yapan topal akıldır.

Biz her zaman, “Bizim yüceler yücesi, merhametliler merhametlisi bir Rabbimiz var ve O bize yeter! O ne güzel vekil ve ne güzel yardımcıdır!..” demeliyiz.

Her zaman O’ndan geldiğimizin şuurunda olmalı ve bir gün mutlaka O’na döneceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.  Şu fânî dünyada istikametimizi bozacak her türlü yanlış anlayıştan, inançtan, amelden ve düşünceden uzak olmalıyız. Allah, hastalıkta da sağlıkta da, zorlukta da kolaylıkta da kulluk ve şükür nîmetinden bizleri mahrum eylemesin. Âmin.

 

 

PAYLAŞ:                

Şefika Meriç

Şefika Meriç

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle