SÜT

“Parça parça bir yürek, delik deşik bir bağır,

Bir beş değil sevgili, bin kurşun deldi beni.

Öyle çıktım alana ve yürüdüm yürüdüm,

Ne görebildi kimse, ne de anladı beni…”

 

Bir tat var dilimde, ümitsizce çok öncelerden içtiğim bir sütün kokusunu arıyorum. Dudaklarım o sütün açlığında bir rüya ile şapırdıyor, bu çaresiz hasret ile yeni doğmuş bir bebekten farksızım.

Hâfız Şîrâzî diyor ya:

“Yedi nesil öteye bütün atalarımız gamdı.

Bize miras kalan hep sonsuz keder oldu.

Rüzgâr esince toprağımızdan senin kokun geliyor.

Sadece sen kalacaksın;

Biz hepimiz gidince…”

Gül alıp gül sattıkları o çarşıyı, şerbetler dağıtılan o kandil gecelerini, yatsı namazından önce ilâhî dinlediğimiz o perşembe akşamlarını, o şiirleri, piyesleri, o büyüklerimin güzelliklerini ve içtenliklerini, o koşuşturmalarımı...

Koluma bacağıma bakar, insanın hiç sıyrığı olmaması mümkün mü acaba diye düşünürdüm, öyle çok düşerdim ki bisikletten…

Bahçedeki o uzun boylu ağacı özlüyorum, onu hiç acımadan kestiler, ben ki hep daha ne kadar uzayabilir diye bakacağımı zannederdim. Gülleri çok daha önceden kesmişlerdi, o kırılgan güller ve bahçenin ortasındaki çeşmenin su sesi oysa, o sütün kokusuna karışırdı.

Ve beton dökülmeden önceki bahçe taşlarına takılıp düştüğüm, feryat figan ağladığım, o karmaşada kucağımdaki Mushaf’ın kaybolduğu günü de bilirim. Ben o bahçenin tozuna toprağına, o bahçe benim neşelerime, gözyaşlarıma, gürültülerime bulanmıştı. Yapraklar arasında rüzgâr dolaşırken o uzun ağacın altında masada hâfızlık ezberi yapan birileri olurdu. Kur’ân’larının kapaklarını çiçekli kâğıtlarla kaplarlardı, peçeteleri şekilli şekilli katlarlardı, ip atlarlardı, gözyaşı dökerlerdi. O zaman anlamazdım, ama duygularını hissettiğim için unutamadım, şimdi hatırlıyor ve anlıyorum.

Artık oralardan geçerken süt kokmuyor, ben nefeslerde o bereketi hissedemiyorum. Ramazanlar eskisi gibi olmuyor. Ben herkesi karşılıksız ve doya doya sevmiyorum artık... Koşup koşup sarılasım gelirdi oysa; o huzur, o cömertçe infak her gömleğe sinmişti.

İlkokulda, ilk defa okula denk gelen bir oruç tutuşumu, babamın öğle yemeğine dayanamazsam diye ekmek arasında peynir koyup yanımda yolladığını, gün boyu canımın o ekmekten başka hiçbir şey çekmediğini, iftarda çeşit çeşit yemeği gözümün görmediğini, ilk olarak o peynirli ekmeği yediğimi de hatırlıyorum. Gün boyu çantamda bekleyip biraz sertleşmiş ekmeğin ve sıcaktan bayılıp kalmış peynirin tadı çok güzeldi. O peynir, şimdilerde hasretini çektiğim sütten yapılmış olsa gerek.

Gözlerimi o hasretle kapattığımda, kimi vakit uzun araba yolculukları doluyor içime… Yağmur camlara vuruyor, babam içim geçsin diye M. Emin Ay’dan dertli ilâhîler açıyor. Bir yandan da belki unutacağımı düşünse de anlatıyor:

“-Bu ilâhîlerin ölçüsü, devenin yürüyüşü gibidir; o adımlardaki sâkinlik esas alınır.” gibi bir şeyler söylüyor işte…

Gözlerim camdaki damlalara, akıp giden far ışıklarına, bitmeyecek gibi görünen yollara dalıyor; araba hafifçe sarsıldıkça develerin ağır yürüyüşünü hissediyorum. Yüreğime işliyor büyüklerimin söyledikleri… Kulağıma çalınan ufak şeyler, iz iz yollar açıp, o yolların ortasında beni bir başıma bırakıyor.

“Sen’sin ismi Bâkî olan,

Sen’sin dillerde okunan…” diyor ilâhî...

Hangi şehre gidiyoruz, kim bilir? Bize sadece Allah Rasûlü sevgisinde birleştikleri için kucak açan pek çok memlekete yolumuz düşüyor. Saçımız-başımız karışık, uzun uzun yollardayız, farklı farklı odalarda uyanıyor, soğuk yastık kılıflarına yorgunlukla yanağımızı yaslıyor, denizler dağlar aşıyoruz. Kardeşimin arabanın arkasında konforlu bir yatağı var; ben biraz uzamışım, oraya sığmıyorum artık...

Dünyanın en mutlu kızıyım, annem, dibi tutmasın diye kaşığı elime tutuşturuyor. Sütün başında bekliyorum, ama muhakkak dikkatim dağılır da sütü taşırırım. Sonra uzun uzun üzülürüm, hem bana kızarlar da utanırım, hem ben kendime kızarım, onların kızabileceğinden çok daha fazla...

“-Niye böyle dalgınım, niye ben böyleyim?!” derim.

Şimdi de diyorum, “Niye ben böyleyim?” diye. Niye, niye yoğurdu üflüyorum? Sütü ağzım yansa da çok sevmemiş miydim?

O süt kokusu, ikindi akşama yüz tutmuşken cıvıldaşarak uçan grup grup kuşlar, o içtenlik nerede şimdi? Farklı farklı bardaklarda süt görüyorum kimi vakit, o koku çalınınca içimde dert-tasa kalmıyor, ayrı düşünce ise böyle oluyor. Sütanneyi reddeden Mûsâ -aleyhisselâm-’ın annesini Firavun’un sarayına getirenin merhametine sığınıyoruz.

Bazen gözlerimden uyku akarken ve sütten kesilmiş bebeğin huzursuzluğundayken, o içinde olmak istediğim ânı düşlüyorum. Develer bir ilâhîye uyan ağır adımlar atıyor, hevdeçte oturuyorum; kumaş perdem savruldukça çöl gecesi bütün yıldızlarıyla içeri doluyor, çocukluğumdan kıssalar dinliyorum. Hazret-i Enes’i dinliyorum, Veysel Karânî’yi dinliyorum, Aziz Mahmud Hüdâyî elinde ciğerlerle beliriyor sonra...

Ne denli korkusuzum, kalbim sevgiden dokunmuş gibi, ağzım süt kokuyor, karnım tok. Üstümdeki basit elbiseleri, yarınımın belirsizliğini endişe edecek değilim, kollarımda ise inciler var, denizden kendileri çıkmış da dizilmişler…

Başımda da bir taç: Bu ancak sadrına en güzel kelâmın işlendiği kimselere takılır. Düş değil mi, bunu da hayal ediyorum işte, tam olsun. Dedim ya, ağzım süt kokuyor. Hiçbir şeye açlığım yok. Yolun sonu beni sevgilime ulaştıracak, çöl yolculukları ona vardırmaz mı? İlâhî devam ediyor.

“Cemâlin gören âşıklar

Ebedî ölmez Allâh’ım.”

Gözlerim dalıyor ve uyuyakalıyorum, açı açına…

Rukiyye GÖNÜLLÜ

 

PAYLAŞ:                

Rukiyye Gönüllü

Rukiyye Gönüllü

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle