Abdülkadir Efendi

Hüdâyî Vakfı’nın ilk kurulduğu yıllarda; Ramazan ayında bir iftar sofrasına oturulduğu esnâda iki sarhoş gelir, oradaki cemâatin hayret ve şaşkın bakışları arasında içeri girer ve:

“–Burada yemek veriliyormuş. Biz de yemek yiyeceğiz.” derler.

Cemâatten bazıları:

“–Bu iki sarhoşu mübârek iftar sofrasına almayalım, paralarını içkiye veren bu sarhoşlara yemek vermemiz doğru olmaz?” dediler.

Cemâat arasında Mevlâna ve Yunus’tan feyiz almış, insana, daha ziyâde özüne bakarak davranan sâlih bir zât:

“–Hüdâyî’nin kapısına gelen şu iki garibin, şu iftar sofrasında sarhoşluk taraflarını görmeyelim. Onları şimdi yalnız Allâh’ın iki aç kulu olarak kabul edelim.” dedi. Ve içeriye alıp yemek verilmesine vesîle oldu.

Daha sonra kendilerine gösterilen bu rahmet ve hidâyet üslûbundan etkilen bu iki zâttan biri (Abdülkâdir Efendi) tevbe-i nasûhta bulunarak ilâhî rahmetin engin deryâsına daldı. Yaralı ve Hakk’a meclûb bir gönle sahip oldu. Hüdâyî Hazretleri’nin feyizli ve bereketli mekânından ayrılmadı. Câmi’nin altında, o sıralar harâbe hâlinde bulunan bir yerde her türlü sıkıntı içerisinde kalmaya devam etti.

İnsanların dertleri ve sıkıntılarını paylaşan vakfın sâlih bir mütevellîsi; Abdülkâdir Efendi’ye kaldığı yeri kastederek:

“–Bulunduğunuz ortamda fâreler, yılanlar sizi rahatsız etmiyor mu?” diye sorduğunda onun cevâbı şu oldu:

“–Onlar da bizim gibi Allâh’ın kulları, bana dokunmazlar...”

Gönlü Peygamber aşkıyla dolu Abdülkâdir Efendi, her yıl bir vesîleyle Hicaz’a, o mübârek topraklara giderdi. Bir defâsında Hacc’a giderken uçakta yer kalmayınca first class dedikleri birinci sınıf mevkiye yerleştirilmişti. Bunu gören ve kaldığı yeri bilen bir zât hayretler içinde:

“–Allâh’ın lütfuna bakın; yılanlar, çıyanlar, fâreler içinde yaşayan şu zât Hacc’a uçakta birinci sınıf koltuklarda gidiyor...” diyerek rahmet-i ilâhî ve fazl-ı ilâhî’nin enginliğine dikkat çekti.

Hac’da kendisini gören, kaldığı yeri ve ihtiyâcını soranlara:

“–Burada, Kâbe’de çok rahatım, buradan daha güzel kalacak bir yer mi olur? Yetecek kadar da param var.” derdi.

İşte kendisine gösterilen rahmet üslûbunun tesiriyle hidâyete ulaşmış, Hâlık’ın nazarıyla mahlûkata bakabilen bir gönül sâhibi olmuş ve bu kıvamda bir dînî muhtevâ içerisinde ömrünü devam ettirmiş bir zât!..

Rabbim hepimize böyle bir hidâyet ve merhamet üslûbu ihsân buyursun ve bu kıvâma ulaşmış sâlih zâtlardan ayırmasın! Âmin!.. 

 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle