“ . . . ”

“Aşk gibi bir muallim yoktur!..” (Hazret-i Mevlânâ)

Bir büyüğümden dinlemiştim vaktiyle, üç noktanın mânâsı için şöyle demişti:

“Ân gelir üç noktanın anlattığını, bütün bir edebiyat şerh etmekte acze düşer.”

Öyledir, bazen kelimeler kifayetsiz kalır duygular karşısında… Yazımızın konusu aşk olunca boşuna değil, yazıyla ilgili birçok başlık yazıp sildim ve az önce naklettiğim söz aklıma geldi. Evet, aşkı anlatacaksak eğer, bu yazının başlığı, üç nokta olmalıydı.

Aşk, sadece karşı cinse duyulan sevginin sonucunda oluşan bir duygu değildir. Bir yönüyle ilâhî olan aşkta; almak değil, vermektir maksat... Sevgini vermektir evvelâ, kalbini vermektir, ömrünü, kısaca seni sen yapan her şeyini vermektir aşk... Sonrasında kendinden geçerek sevgilide “hiç” olmaktır. Hiçlik kibirden yoksundur; hiçliğin riyâdan yana sıkıntısı yoktur. Gururun esâmesi okunmaz hiçliğin yanında...

Hakiki aşk dediğimiz duygu, her an O’nunla olabilme duygusudur. Her an görmesek de O’nun bizi gördüğünün farkında olma duygusudur, yani “ihsan” duygusunun şuurunda olmaktır. Ve ona göre hareket etmektir. Büyükler ne güzel demiş, “El kârda, gönül Yâr’da” diye…

Cenâb-ı Mevlâ’nın rızâsı için gönlümüzde büyüttüğümüz ve âşık olunası yegâne varlık Hâlık-ı Zü’l-celâl Hazretlerine duyulan nihayetsiz sevginin adıdır, aşk… Aşk, O’na ilticâ etmek, O’nunla buluşmak, O’nunla olmak değil de nedir?!

Nitekim aşk, “kuru kuruya seviyorum!” demek değildir. “Nedir o hâlde?” diye sorulsa, O’na giden yolların hepsidir, belki de en güzel cevap şöyle olmalıdır:

Kelime-i şehâdettir aşk, ki şâhitlik etmektir Rabbin birliğine ve ilâhlığına; sonra Rasûl-i Kibriyâ Efendimizin O’nun kulu ve elçisi olduğuna…

Ahde vefâdır aşk; hiçlikten çekip çıkaran, sana ruh ve nefes bahşedene hayran olmaktır… Elest bezminde verdiğin söze sâdık kalmaktır.

Ezandır aşk; dinleyeni mest eyleyen, huzurda durmaya, huzurla dolmaya çağıran… Yâr ile beraber olmaya dâvet eden…

Namazdır aşk; Efendimizin gözünün nûru olan, “…Secde et ve yaklaş!” (el-Alak, 19) buyuran Sevgili’ye ulaşmanın yoludur. Kıyâmda yüce kudret karşısında elif gibi dururken boynu bükük, secdede vav gibi durur insan, acziyeti itiraf sadedinde… Tahiyyatta diz çöker, mecâli kalmaz Sevgili’nin aşkından, selâmlaşır, duâlaşır, konuşur.

Oruçtur aşk; susuzluktan dudaklar çatlatırken gönle damla damla sevgi pınarı yerleştiren… Ramazandır aşk, yılda bir, ömürde kim bilir… Sahurdur, iftardır aşk… Hayatın her alanına aksi vurur güzelliğinin…

Zekâttır aşk; cümle ihtiyaçlardansa Rabbin rızâsı için başka ihtiyaç sahiplerini gözeten…

Hacdır aşk; gidilmesi en güzel yer olan… Kâbe’dir aşk, bakmaya doyulamayan… Arafat’tır aşk… İhramdır. Sevgili’yle buluşma heyecanını, sevincini doya doya yaşamaktır.

Kurbandır aşk; kurbiyyet kazandıran, nefsi temizleyen… Kan değildir amaç, et değildir; Sevgili’nin rızası, aşkı, muhabbetidir.

Ve dahi zikirdir aşk, dilden kalbe yol alan…

Râbıtadır aşk, gönlünü sevdiğine bağlayan…

Murâkabedir aşk, huzurda huzur bulduran…

Tefekkürdür aşk, sevgiliye doyamamaktır… Büyüklüğünü tahayyül etmektir.

Tevekküldür aşk; Yâr’e gönül verdiğin gibi, tedbirini aldıktan sonra her şeyini O’na emanet etmendir.

İnfaktır aşk; şeytan fakirlikle korkuttukça, Sevgili’ye harcanan ömür gibi harcamaktır elinde ne varsa…

Besmeledir aşk… O’nun adıyla başlayıp O’nun adıyla bitirmektir, her ne yapılacaksa bu dünyada…

Ölümdür aşk… Şeb-i arûsa vesîledir… Aşkı yaşamanın, sevgiliye kavuşmanın, düğün gecesi mesâbesinde O’na döndürülmektir.

Hâsılı, Allah aşkı varsa kişinin içinde, hayatta ne varsa, aşktır onun için… Dağa, taşa, yağmura, kara, hayvanâta ve nebâtâta baktıkça aşktır her ne var ise onun için… Uyumak da aşktır, uyanmak da… Nefes almak da aşk iledir, nefes vermek de… Nefes aldıkça Allah der âşık… Nefes verdikçe Allah…

Öyle girift bir duygudur ki bu aşk, her yol sevgiliye çıkar… Mürşidini seversin O’na çıkar… Peygamber Efendimizi seversin O’na çıkar… Mürşidini severken -hâşâ- “Allah sevilmez!” veya “Allâh’ı seven, Peygamberi sevemez!” mantığı çıkmasın yazdıklarımızdan… Şöyle ki Ebû Saîd Harrâz -kuddise sirruh- bir kere rüyâsında gördüğü Peygamber Efendimiz’e:

“-Yâ Rasûlallah! Beni mâzur gör. Zira Allâh’ın muhabbeti, Sen’in muhabbetinle meşgul olmama imkân vermiyor!” demişti. Bunun üzerine Rasûlullah buyurdu ki:

“-Ey mübârek! Bilmez misin ki, Allah Teâlâ’yı seven, beni sevmiş olur. (Sevgilisini seven, sevgilisinin sevgilisini de sever).” (Kuşeyrî, s:445; Ayrıca bkz: Attar, s:493)

İlâhî aşkı en iyi şekilde terennüm eden, içten içe yanan Hazret-i Mevlânâ, ömrü boyunca hep bu şekilde yanan gerçek âşıkları aramıştır. Buyurur ki:

“Bana öyle bir âşık gerek ki, içindeki alevden kıyâmetler kopmalı, gönlünün harâretiyle ateşleri bile kül etmeli! Gökler, onun güneşleri solduran nûruna bakıp da «Mâşâallâh, Mâşâallâh!» demeli!..”

Ey Rabbimiz, Senin muhabbetin ile yanan, hayatı aşk olanlardan eyle bizi… Her işini, her ibadetini aşkla yapanlardan eyle… Aşkımızı da rızâna vesîle eyle… Bizi bize bırakma, bizi Sen’den ayırma, bizi muhabbetinden ayırma yâ İlâhî… Âmîn…

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle