Tv'ye Bakıyor Muyuz, Yoksa...

TV denilen sihirli kutunun yarar ve zararları tartışılmakta ve bu tartışmalar bile TV’nin cazibesini artırmaktadır.

Bizde bir deyim vardır ya hani: “Pire için yorgan yakmak.” diye.

İşte, bizler de bit kadar yararı, dağ kadar zarara tercihle TV’yi hayatımızda tutmaya devam edenleriz.

Bu konudaki kararlarımızı gözden geçirmek adına bir kez daha TV ile ilgili görüşlerimizi incelemeye ne dersiniz?

TV insanları “eğlendirmek ve tüketimi arttırmak” amaçlı olarak kullanılan bir alettir.

Aslında “bilgi ve haber verme görevi” vardır, ama tüm gelirlerini reklamdan sağlayan TV’ler bu sorumluluklarını çok da yerine getiremez olmuşlardır.

TV’nin en önemli etkisi insanların beyinlerinde, bilinçaltında şablonlar oluşturmasıdır. Bu şablonlarda “tek taraflı bilgi veren” ve insanları “eğlendirerek, tüketim toplumu oluşturan” TV; savunmasız genç beyinleri etkilemekte, “marka düşkünlüğü” ve “kolay yaşam isteği”ni geliştirmektedir. Markaların altında hep “mutlu hayatlar”  izletilerek böyle bir hayat yaşamanın yolunun o “markaları tüketmek”ten geçtiği gösterilmektedir.

Kimlikleri yeni gelişmekte olan gençler üzerinde “sâbit karakterler” (ne kadar beğeniriz bilmem) örnek olarak takdim edilmektedir.

* * *

Yapılan bir araştırmada, parkta gezen 50 gence isimleri sorulduğunda, yarısı ismini “Polat”, yarısı da “Memati” olarak belirtmiştir. Reytingi en yüksek dizi olan “Kurtlar Vadisi”nin kahramanlarının isimleri olan ve Türk toplumunda çok da rastlanmayan bu isimlerin söylenmesi, TV’nin etkileme gücünü göstermesi açısından dikkat çekicidir.

Reklamlarda “çocuklarını düşünen annelerin ve babaların o markaları kullanmaları örneklenmekte” ve o markaları kullanmayan, bankalarda hesap açtırmayan anne-babaların çocukların geleceğini pek de düşünmediği imajı yerleştirilmektedir. Böylece annelerini yargılayan çocuklar ve suçluluk duygusuna kapılan ebeveynler oluşturulmaktadır.

“Şiddetin her filmde, hatta çizgi filmlerde tekrarı  ve tabiî gösterilmesi” tehlikeli bir olguyu meydana getirmektedir. Amerika’da savaş oyunları; paralı askerlere öldürmeyi câzip hâle getirmek için tasarlanmıştır. Beyin, gördüğü her şeyi doğru-yanlış değerlendirmesi yapmadan bilinçaltına kaydetmektedir. Yapılan bu kayıtların sayısının artması, insanlardaki  yargıları etkilemekte ve gördüğü şeyler olağanlaşmaktadır. Böylece oluşan mantık, ilk gördüğünde olumsuz eleştirdiği şeyleri, zamanla yapılabilir olarak görmesine sebep olmaktadır.

1999 Nisanı’nda ABD’nin Colorado eyâletinin Litteton kentinde Dylan Klebold ve Eric Haris adlı 2 öğrencinin bir liseyi basarak 12 arkadaşını öldürmesi ve dehşet anında şiddet içerikli film kahramanlarının ve cadıların hareketlerini yapması, onların söylediği replikleri söylemeleri dikkat çekmiştir.

Çok önemli olan bir diğer araştırma da, özellikle 1. Dünya Savaşı’nda %75.80 civarında askerin silahlarını ateşleyemediği ve öldüremediği tespit edildiğinden, öldürme olayını kolay ve zevkli hâle getirmek için hazırlanan video oyunlarının etkisidir. Bu oyunlarda yüze nişan almak çok puan kazandırdığı için, özellikle çocuk kâtillerinin kurbanların yüzlerine ateş ettiği görülmüştür.

“Güçlü olmanın merhametsiz olmakla eşleştirildiği” bu oyunlar, çocukların ruh dünyasında, “mâsûmiyeti yitiren, şiddeti doğal sayan nesiller” oluşturması açısından ürkütücüdür.

Ayrıca şiddete uğrayan kahramanların hemen ayağa kalkması, kahramanı güçlü, insanüstü hâle getirmesi mümkün olur.

Tüketim ve şiddetin artmasıyla, kültürüne yabancılaşan, içine kapanan ya da patlamaya hazır bomba gibi mâsûmiyetini kaybetmiş çocuklar, daha çok TV’nin ürünüdür.

* * *

Ailelere düşen, çocuklarını TV karşısında savunmasız bırakmamaktır. Çünkü TV, en güçlü silahtır. Çocuğunuzu, sizi ve çevrenizi esir alabilir. Kontrolünüz ve sizin kurduğunuz her şey, birden bire elinizden gidiverir. Çocuğunuza koyduğunuz isimler, Ayşe, Ahmet iken birden bire yeni dizi kahramanlarının ismiyle değişebilir. Bu değişim önce sizi güldürür. Hoşunuza gidip misafir ve akrabalarınızla bunu paylaşabilirsiniz.

“-Teyzesi, amcası.. artık bizim evde Ahmet yok, …. var!.. Onu sizinle tanıştırayım. Hatta bizim isimlerimiz de değişti. Dizideki …  kişileriz biz!..”

Yitirilen kimliklere gülüp-eğlenip oyun sandığımız şey, çocuğumuz bu kimliğin gereğini sahiplenip bize de onaylatmış olduğunu düşündüğü ânda; oyun, oyun olmaktan çıktığında; ağlatan gerçekle karşılaşırız çoğu zaman.

Çocuklar isimlerini değiştirirken, âilenin gülmesi, eğlenmesi onaydır. Güzel bir şey yaptığını düşünür çocuk. Çünkü, çocuklarda beğeniler, âilece mutlulukla yaşanan olaylarda gizlidir.

Anne-baba; misafiri karşılarken mutluysa; çocuk misafiri sever,

İbadet ederken, mutluysa; çocuk ibâdet etmeyi sever,

Yemek yerken mutluysa, çocuk yemek yemeği sever… vb.

Çocuklardaki bütün beğeniler ya da beğenilmeyen şeyler; “yaşanan atmosferle ilgilidir.”

Kutsal kelime ve değerleri ifade ederken ses tonunuz, ifâde tarzınız nasılsa çocukta böyle iz bırakır. Mesela; “Allâh kahretsin!” vb. ifâde çocukta Allâh’a karşı korku oluşturur.

Sözleriniz değil, yaptıklarınız etkilidir. “Âyineniz iştir, çocuklar lafa bakmıyor.” Öğütler bile; ses tonunuzla orantılı olarak beğeni oluşturur ya da nefret. Kısaca her şey ruhta, yaşamakta gizli…

* * *

TV’nin etkisi yaşa ve kültüre bağlı olarak da değişir ve hayata bakışımızı etkiler.

Bir çocuk, TV’deki her şeyi gerçek sanabilir. Özellikle mâsum sandığımız çizgi filmlerden, canavarlardan etkilenir ve toplumdaki bütün insanlara karşı güvenini kaybeder. Korkulacak bir dünyada nasıl yaşayacağını bilemez.

TV’nin sanal gerçekliklerini, gerçek sanabilir. Hatta çizgi filmlerin çoğunluğu bile şiddet içerdiği için mâsum değildir. Öğretmenlik yaptığım sırada, ilkokul 4. sınıfta “Fil Sûresi”nin anlamını anlattığım sırada bir öğrencinin söylediği:

 “-Vaaav, Allâh, Powerrangers’tan da (film kahramanı bir robot) güçlüymüş!” ifâdesi ve bir velinin:

“-Çocuğum, dünyayı örümcek adamın yönettiğine, ondan daha güçlü bir varlık olmadığına inanıyor. Ona bunun doğru olmadığına nasıl inandırabilirim? Bu düşünce onu çok mutlu ediyor, bırakayım ve bu dünyasını yıkmayayım mı?” diye sormuştu.

Yaşanılan her olayı gerçek sanan çocuklar, bazen ilginç çözümler de buluyor. Yaşanmış bir olayı, düşündürücü olduğu için paylaşmak istiyorum. Evde TV bozuluyor. Tamirci çağırılıyor hemen. Çünkü evin olmazsa olmazıdır TV. Tamirci arkasını açıyor ve birçok ekmek parçasını buluyor. Bozulma sebebi ve bunu yapan kişi ortaya çıkıyor. Evin sevimli yavrusu, 4 yaşındaki kızları… Tabiî tamirci yanında:

“-Ah yaramaz!” deyip gülüşmeler, tamirci gidince şiddetli bağırmalara dönüşüyor hemen… (Hep tatlı taraflarımız ele!.. Sanki “En hayırlınız, âilesine hayırlı olandır!” hadîsinin “tersine uyun” dedi, Peygamberimiz!)

Ağlayarak cevap veriyor küçük kız:

“-Ama anneciğim, ben o ekmekleri, Afrika’daki aç çocuklar için, onlar alsın diye vermiştim!..”

* * *

Keşke âileler TV’nin etkisini olumluya çevirmek için yavrularının yanında olsa ve o anda yanlışları doğruya çevirme ve çocukların meraklarını dosdoğru cevaplama imkânını değerlendirse… Ama çoğu kez âilelerin tercihi, TV’yi “bedâva bakıcı” gibi kullanmak olunca, TV de bedâva bedelini, ödenmez bedel şekline çeviriveriyor.

Oysa “bedâva”, ödenmesi en pahalı bedel’dir.

* TV’nin bedelini binlerce reklamın etkisiyle tüketim çılgınlığımızla,

*  Psikolojik etkiye mâruz kalar mutsuzluğumuzla,

* Problemsiz hayat beklentimiz isteğiyle tembelleşip, hayal dünyasında yaşamakla,

* Yitirdiğimiz dostluk, kardeşlik vb. birçok mânevî değer kaybıyla ödüyoruz; farkında bile olmadan ya da farkında ola ola…

TV’den yalnız çocuklar etkilenmiyor tabii.

27 yaşında evli bir bayanın yaptığı duâ, ilginç olduğu için internette yayınlanan haberler arasında yer aldı.

“Allâh’ım lütfen bana, Deniz kadar etkileyici bakışları olan ve yakışıklı (Aliye), Ferit kadar kibar ve olgun (Bir Dilim Aşk), Selim kadar zeki ve zengin (Bir İstanbul Masalı), Baran kadar karizmatik (Haziran Gecesi), Cem kadar eğlenceli (Avrupa Yakası), Polat kadar güçlü (Kurtlar Vadisi) ve Niko kadar fedakar ve kararlı (Yabancı Damat) biriyle tanışma fırsatı ver. Ver de evimde beslediğim öküzü kapıya koyabilmek için yeterince cesaretim olsun. Yoksa televizyon karşısında ihtiyarlamaya devam edeceğim.” (Parantez içindekiler televizyonda yayınlanmakta olan dizi isimleriymiş)

Düşünüyorum da bu hanım;

Mümtaz peygamberlerin ve bilhassa Peygamberimizin güzelliklerini tanısaydı, acaba yine böyle duâ eder miydi?

Ama, bu peygamberleri tanıtan ve reyting rekorları kırdıran filmler; veya bunları yayınlayan kanallar ve filmlerdeki bu kahramanların nasıl bulunduğunu araştıran, onları gündeme taşıyan kaç kişi, kurum var ki, bilinsinler.

Hekimoğlu İsmail ne güzel söylüyor:

“-TV’li odadan TV’siz odaya gitmek bizde hicrettir.”

Bırakın evden atmayı, irâdemiz onları yalnız bırakmaya bile râzı değil!..

Psikologlara göre, TV’yi tamamen evden atmak,  tedrîcî olarak terk etmekten daha kolaymış. TV seyreden kişilerin, problem çözümünde daha başarısız ve psikolojik anlamda daha mutsuz olduğu tespit edilmiş. Ayrıca, beynin en çok gördüğü, duyduğu şeyi yapmaya daha meyilli hâle geldiği tespit edilmiş. 1 saat televizyon seyretmenin beyinde oluşturduğu tembelliği, 1 hafta günde 8 saat ders çalışmak gideremiyormuş.

TV’yi evlerinden çıkaran veya çok az izlemeye karar veren âilelerde bile ilk günler daha fazla tartışmalar yaşanmış. Çünkü hayatımızdaki yeri öylesine büyük ki, ne ile doldurulacağı bilinemiyor.

Hem rahatlama şekillerinin TV ile özdeşleştirilmesi de kendi kendimizi şartlandırmamıza sebep oluyor. Nasıl mı?

Günün yorgunluğu ile eve geliyoruz. Aklımızda problemler!.. Ama canımız bu problemlerden uzaklaşmak istiyor, unutmak istiyoruz bir ân. Zihnimizi başka şeyle meşgul etmek isterken, rahat kıyafetlerimizi giyip, karnımız da doymuşken, başlayan diziler duyuruluyor ev halkı tarafından. İşte kurtuluş ipi. Alıp çayımızı elimize geçiyoruz heyecanlı, hayal perdesinin karşısına. Orada her problem hemen çözülüyor. İnsanlar olağanüstü kahramanlara dönüşüp, güçleniyor. Borçlar, çıkan piyango ve bilinmeyen zengin akrabalardan gelen mirasla ya da kapıya bırakılan paralarla ödeniyor. Zihinde çözülecek problemler için bizim üzülmemiz gerekmiyor, gerçek hayatmış gibi görünen hayaller, umutlardan oluşuyor.

Nerede “İnsan için kendi emeğinden başkası yoktur!..” âyeti?

İmtihanda olan biziz!.. Rabbim bize nazar ediyor, “Kullarım ne yapacak?” diye… Bizler de ilâhî söylüyoruz, “Mevla’m görelim neyler” diye. Kim imtihanda? Birden, “beyin konforumuzu bozan düşünmeyi” bırakıveriyoruz.

* * *

TV güçlüdür. Ama gücünü bizden almaktadır. Biz TV karşısında olduğumuz her ân, ibret alınacak bir hâl yaşıyor ve zamanımızı, enerjimizi, gücümüzü, yapacaklarımızı, amaçlarımızı yitirerek başkalarının; TV’siz yaptıkları başarıları izliyoruz.

Onları daha güçlü, kendimizi daha güçsüz yaparak…

Hem de bedelsiz TV’ye, kendimizi bedel ederek….

* * *

Bir anne, bir baba, bir çocuk, bir dede, bir öğretmen, bir insan olarak…

Hangimiz, her evde yeri olan ve en önemli söz sahibi,

Herkesin eleştirmeden, hakaret etmeden saatlerce dinlediği,

Sözlerini kayıtsız, şartsız uyguladığı,

Güldüğü,

Övdüğü,

Gözlerini ayırmadığı,

Başıyla tasdiklediği,

Bir an ondan ayrı kalmamak için, başını eğerek, ayağa kalkarak, önünden geçeni çekerek, kovarak, bir ân bile göz temâsını kaybetmeye dayanamayacak kadar değer verdiği; TV olmak istemeyiz ki!..

* * *

TV’den daha estetik ve güzel yaratılışta,

Daha akıllı,

Daha canlı,

Daha eğlenceli,

Her zaman gelişebilir, geliştirilebilir üstün varlıklar iken, neden ondan daha önemsiz konumdayız dersiniz? Neden TV’nin değerine kavuşmak istiyoruz?

TV’ye bakıyor muyuz?

Yoksa…

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle