ŞEHBAL1

Yine erenlerin etekleri esti geçti kapılarımdan... Tam boğazıma kadar kana, irine, iltihaba gömülmüşken. Tam tırnakla kaplanırken yüreğim. Hüzünlü bir ûdun sesinde sürüklendi perişanlığım… Sadece derisi tutan kopmuş bir bacak gibi, kol gibi…

Ruhumun başını kesret denizine bastırmıştı. Çırpınışları dinmek üzereydi artık. Martılar gibi inip süzüldü, indi erenlerin himmeti... Kapıp götürdü şeytanı… Nefsimin gevrek gülüşü dondu kaldı yüzümde. Donup kalası…

Sevimsiz arkadaşlar gibi varlığı bir buzdağı içimde. Her taraf bembeyaz olmuştu. Kutuplardan bir tablo... Şeytanın eskimoları, kutup ayıları, fok balıkları; bütün o buz kültürü. Çiğ balık, buzdan bir ev küçücük.

Gittikçe sertleşen bir rüzgâr, çiçeklerimi ayaz vurmuş, denizlerim buz tabakalarıyla kaplanmış, içimin denizleri.

Üşümüş ruhumun artık takati kesilmiş, tam uykuya, o meş’um ölüm uykusuna dalacakken incecik bir çıtırtı duydum sadece. İncecik bir ışık huzmesi deldi geçti tepemdeki yoğun sisli tabakayı. İndi gözlerime… Ne vardır bunca yakışan, gün ışığına gözyaşı kadar… Çiçeklenmiş bir tebessüm ümitten…

Bu, sana da yakışırdı ey İmam! Kuyuya sırlarını haykırıp dönerken yüzünde bu türlü bir tebessüm, bu türlü bir gözyaşı izi olmalıydı. Arkanda bıraktığın manzarada tomurcuklanan sırlardan haberin yoktu elbet. Kuyudan beslenen sazlığın nasıl bir cereyana tutulduğunu, nasıl feleğini şaşırdığını bilmiyordun. Paylaşmaya paylaşmaya heyecanı tozlanmış muazzam bilgileri bir başkasından, hem de bu kadar coşkulu duyuverince nasıl katıla katıla ağladı sazlıktaki kamışlar, bilmiyordun.

 İçlerine yer eden yangından habersiz alıp ney yaptılar onları. Üflediler. Semayı tutan feryadın senden taştığını bilmiyordu neyzenler.

Beş yaşındayken seni elinden tutup evine getiren, Bedir’de “Allâh’ım, bana Ali’yi göstermeden canımı alma!..” diyen; Aşere-i Mübeşşere’yi müjdelerken Cebrâîl -aleyhisselâm-:

“-Bu gelen de cennetliktir.” deyince;

“-Allâh’ım, Ali olsun o!..” diyen, vefat hastalığında oğlu gibi baktığın, sonra cenâzesini yıkadığın -gözyaşlarınla-...

Günler günleri kovaladıkça, hani bir gün kulağına fısıldadığı sırlar paylaşılmayı istedikçe kıvrandığın, kıvrandıkça özlediğin, özlemiyle kavrulduğun Peygamberimize kavuşma günü…

Sabah namazına yürüyordunuz üç soylu çiçek. Oğulların Hasan, Hüseyin ve sen… Bir yerde kazlar çok ses yapmıştı hani. Telaşlı, yaygaracı ötüşlerini uzaklaştırmak için oğulların hamle yapınca vurmuştun, zülfikarı vurur gibi, sözünle bizi: “Bana ağıt yakıyorlar, bırakın!..”

Ne çok ağlıyorum, ben senin O’nsuzluğuna!

Hani Uhud’da çok ağır yaralar almıştın, herkes senden ümit kesmişti de Peygamberimiz mübârek elleriyle iyileştirmişti yaralarını… Yine şehit olamadım diye hayıflanmıştın. O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, senin saçlarını, sakallarını, yüzünü sıvazlayıp:

“-Bunlar kanla ıslandığında nasıl sabredeceksin!” diye ağlamıştı.

Aslanlar gibiydin, yiğitlerin arasında Rasûl’ün yiğidiydin.

“-O gün benim için şeref olacak!” dedin.

Hazret-i Ebûbekir ile iki yıl, Hazret-i Ömer’le, Hazret-i Osman’la onar küsur yıl, kendinle beş yıl… Yirmi küsur yıl bekledin, o kazların ağıdını yaktığı sabahı...

Başın, saçların, yüzün, kanla ıslandığında kimse senden inilti dahî duymadı. Kavuşmanın sevinciyle yemeyi içmeyi elinin tersiyle ittin:

“-Ben Allâh’a aç bir şekilde kavuşmayı isterim.” diyordun.

Öyleydi, ne zaman cihâda çıkılsa, sen oruca niyet ederdin, daha güçlüydün açken, her şeyinde hayret, muhabbeti arttıran…

Biraz sonra dinecekti, en tatlı günlerin ardından seni kasıp kavuran ızdırap fırtınası. Gözlerini açtığında ömrünün sevgili mimarı Rasûlullâh başucunda olacaktı. Nasıl bir kavuşma, nasıl bir sokuluştur, ey İmâm! İşte, O’nsuzken ne çektiysen, akıp gitti gözlerinden… İşte elleriyle sildi, işte geçti.

Yine erenler, kutlu bir hüzün bırakıp çekildiler sularımdan... Tufana dönebilir yavaşça erimezse buzlarım. Temkinliyim...

Sular yükseliyor, dalgalar yerinde duramıyor. Diriliş coşkusudur elbet. Toprak gerinmek istiyor. Gerinse çatlayacak tüm buzullarım... Tutamıyorum, geriniyor... Yarıklardan sızan demlenmiş toprak kokusu ümitlendiriyor meleklerimi…

“-Ha gayret…” diyorlar, “Bu kez başarmalısın.”

O sahte siluetler silinmeye başlıyor bir bir… Tüm o buzul kültürü, küçük adamları şeytanın, çirkin yüzleri,

“Bunları…” diyorum , “Nasıl dinlemişim, nasıl seyretmişim bunca zaman!..”

Temizlik duygusunu bilirsiniz, tüy gibi hafif olmak, Anka’dan kopup bir ölümlünün başına düşmüş şehbâl olmak. Bu, İmâm Ali; ben de ölümlüsü...

Üçler, yediler, kırklar, yetmişler, erenler hû!

* * *

Kapılar kapanır, ışıklar söner, sesler diner, hayat çekilir sokaklardan…

Bir rüzgâr eser usûldan.

Savrulur uçları erenlerin cübbelerinin…

Savrulur küçük kızların gönüllerine, gönüllerine…

 

1 Kuş kanadının en uzun tüyü.

 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle