Savaş Ve Anne

Savaş, insanın en çirkin yüzü… İçindeki acımasızlığın, gaddarlık ve vahşîliğin en elle tutulur, gözle görülür, müşahhas şekli… Şeytanın, Hazret-i Âdem’e düşmanlığını îlan ettiği o günden beri yaptığı en büyük şey, “insanlar arasına koymuş olduğu husumet ve düşmanlık tohumları”…

  1. yüzyıl bunun pek çok örnekleri ile dolu… 1900’lü yılların başından itibaren insanlık büyük bir cinnet geçirmiş gibi birbiri ardınca dünyayı kasıp kavuran savaşlara girdi. Biz de Osmanlı Devleti’nin vârisleri olarak bu uğurda pek çok bedeller ödedik. Ama savaşın asıl mağdurları, kadınlar ve çocuklar oluyor. Size, Balkanlar’da yaşanmış binlerce hikâyeden bir tanesini nakledeyim. Rumeli’li Ayşe Teyze’nin hikâyesi…

Köylerini düşmanlar basar Ayşe Teyze’nin… Herkes bulduğu imkânlarla köyü boşaltmanın derdine düşer. Kimi önceden haber alır baskını, tedârikini önceden yapar. Kimisi ise, Ayşe Teyze gibi, son anda öğrenir olup biteni ve eli-ayağı birbirine karışır. Dul olmak da zordur. Her şeyi kendisinin düşünmesi, kendisinin yapması gerekir. İki çocuğunu hazırlar, hızlıca… Erzakını, eşyasını da hemen denkleyip yaşlı atına yükler. Kendisi de binip ata, ön tarafına 3 yaşındaki Emine’ni alır, terkisine de 5 yaşındaki Ali’sini… Kucağında her şeyden habersiz, mâsum, yeni doğmuş, daha yaşını doldurmamış Osman’ı…

Bu, doğup büyüdüğü yerleri terk etme hikâyesidir. Burnunda tüter, daha ayrılmadan bu toprağın hasreti… Ancak ölüm korkusu ve yaşama arzusu daha ağır basar. Her şeye rağmen geride bırakır ümitlerini, hayallerini, acı-tatlı hatıralarını, koyunu, tavuğunu, evini-barkını… Yollara koyulur, nereye gittiğini, kime gittiğini bilmeden… Meçhule doğru sürüklenir gider.

Bu zorlu yolculuk, sicim gibi yağan yağmurun altında başlar. Atın üzerinde de sık sık yavrularını tembihler:

“-Aman Ali’m uyuma!”

“-Aman Emine’m uyuma!”

“-Aman Osman’ım, sakın uyanma!”

At zaten yaşlıdır; bir müddet sonra dayanamaz, bu yolculuğa… Bir çamura saplanır ve boylu boyunca uzanır kalır. Korktuğu başına gelmiştir, Ayşe Teyze’nin… O, artık üç çocuğuyla, yaya kalır hayatın çilekeş yollarında…

Ali’nin elleri buz kesince, anası eline alır oğuşturur ellerini ısıtmak için… Küçük Emine, olup bitene anlam veremez, o da üşüdükçe sokulur annesine iyice… Allah’tan Osman’dan ses çıkmaz, sürer umuda yolculuk… Onlar, öndeki kafileden gittikçe geri kalırlar. Herkes kendi derdindedir, kimse arkada ne olup bittiğine bakamaz. Ayşe Teyze’nin artık takati kalmamıştır. Direnir direnebileceği kadar, kendisi için, çocukları için… Ama her insanın bir sınırı vardır ve nihayet pes eder Ayşe Teyze… Yükünü hafifletmeli, yavrularından birisini bırakmalıdır; ama kimi… Bir anne, nasıl seçim yapar evlatları arasında… Bu, al bıçağı eline kalbini parça parça kes, demek değil midir?!

Kucağındaki Osman’ı dinler önce… Uzun süredir ses gelmeyince, kendi kendine ölmüş olmasını ümit eder. Bu nasıl bir ümitse? İyice eğildiğinde üzerine, hareketsizliğine sevinir ilkin, sonra da gam dağları yüklenir tepesine… Bir evladını geride bırakmak…  Anne için, bir parçasını oracığa bırakmak… Çaresizce bir kuru yer arar, çamurların arasında… Evladını, çamura bırakmaya bile gönlü râzı olmaz. Yağmurun altında, ne kadar kuru kalırsa toprak, oracığa bir köşeciğe koyuverir kundağı… Gözü de, gönlü de arkada kalarak…

Şimdi dizlerine biraz daha güç gelmiştir; sırtını çatırdatan yüklerden birisi hafiflemiştir. Biraz da canlanır, iki yavrusu yanındadır ya… Tekrar “Bismillâh” der, kaldığı yerden yolculuğa…

Saatlerce yürürler, yürürler. Artık vücudu uyuşmuş gibidir. Dinlenmek, soluklanmak ister ki, 3 yaşındaki Emine’nin kolları da boynundan aşağı düşüverir. Bakar, öper, koklar… Bir ümid… Fakat Emine’ni de göç yollarında, öylece bırakmak zorunda kalır. Boynunu büker, çaresizce son yoncasına sarılır:

“-Ali’m!..” der, bağrına basar sıkı sıkı…

Kocasının son emâneti, Ali’sini sırtlanır bu sefer… Kafileye yetişmek için kanatlanır âdeta… Artık gece, yerini sabaha bırakır. Gün ağarırken ay yıldızlı bir bayrak dalgalanan Türk köyüne kavuşurlar. Ayşe Teyze, gözleri çakmak çakmak, Ali’yi uyandırmaya çalışır:

“-Kalk Ali’m, kalk!.. İşte vardık, kurtulduk elhamdülillâh…”

Ali, gözünü açmaz, kıpırdamaz bile… Eli, yüzü buz tutmuştur. Ancak o zaman anlar Ayşe Teyze, belki saatlerdir yavrusunun cansız bedenini taşıdığını…

Ayşe Teyze, artık yalnızdır. Geride üç goncasını bırakmış, evinin direğini savaşlara kurban vermiştir. Ne yavrularını toprağa verirken ağlamıştır doyasıya, ne de eşinin şehâdet haberi geldiğinde… Sanki vücudundaki bütün kanlar, bütün gözyaşları çekilmiştir. O artık kupkuru bir kadavra gibidir, gözyaşları kurumuş…

Savaş, insanlardan hep sevdiklerini alır gider. Geride enkazlar, acılar bırakır. Gidenler mi şanslıdır, kalanlar mı bilinmez. Çünkü giden, kurtulur belki dünyanın dert ve tasasından… Ama ya kalanlar… Ya çocuklar, ya anneler?!

Lisanlar, ırklar, renkler farklı olsa da acıların dili ortaktır, annelerin dili ortaktır. Bundan yüz yıl önce, iki yüz yıl önce durum böyleydi de şimdi farklı mıdır?

Bir gazetecinin fotoğraf karesine yansıyan tabloda, ıraklı bir kadın, iki kızını Amerikan askerlerinden korumak için kendisini siper etmiştir. Onları bağrına basarken kendi gözlerinde korkunun, çaresizlik ve öfkenin izleri parlamaktadır.

Bir başkası Hocalı’dan, bir başkası Bosna-Hersek’ten, bir diğeri Suriye’den… Her biri, hayatta kalmak, sevdiklerini düşmanların çizmelerinden korumak için binbir fedakârlığı göze alan anneler…

Bu yazı, onlar için… Onların merhamet dolu kalpleri, acı dolu hâtıraları ve bitmek bilmeyen hasret ve sabırları için…

Rabbimiz, sen uğrunda savaş edip hayatını kaybeden şehidlere lütfettiğin sonsuz rahmet ve ikrâmından, geride kalanları da nasiplendir. Onların da acı dolu yüreklerini serinlet, kalplerine sekînet ve huzur ihsan eyle. Bizleri, savaşların şiddetinden, düşmanın zulüm ve acımasızlığından koru!.. Bizi, sahip olduğumuz değerleri, düşman ayağına çiğnetme!.. Âmin.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle