Peygamber’e Muhabbet ve Bağlılık

Âlemlerin Nûru, Kâinâtın Güneşi, Yaratılmışların Göz Bebeği, İki Cihânın Sultânı, Zamânın Efendisi, Eşsiz Rasûl Muhammed Mustafâ -aleyhissalâtü vesselâm-; içinde bulunduğumuz “kutlu doğum ayı” münâsebetiyle her mahfilde, her mekânda, her zeminde, konuşulmalı, anlatılmalı, insanlığa tanıtılmalıdır. Bu, günümüz itibariyle bir zorunluluktur. Zira her türlü zulmün acımasızca yaşandığı bir asırda, O’nun bütün insanlığa getirdiği merhamet ve hakkâniyet ihtiva eden hükümlerin uygulamalı davranış biçimleri yani Sünnet’leri, insanlık için en mükemmel ölçülerdir. Çünkü insanlık için “en mükemmel model şahsiyet” O’dur -aleyhissalâtü vesselâm-…

Kur’ân-ı Azîmüşşân ilk nâzil olmaya başladığında, câhiliyenin bütün problemlerini şahıslarında sergileyenler, en kâmil ahlak tezâhürlerini hayatında yaşayan, bir güzel kul gördüler. Gördüklerine hayran kaldılar ve bu hayranlık katlanarak büyüdü, nihayet pek çoğu îman etti. Bu îmanın ardından O insanlık şâhikasıyla birlikte İslâm’ın çileli yolunda fire vermeksizin yürüdüler.

Peygamber-i Zîşân’ın eşsiz şahsiyetine ve kâmil ahlâkına hayran olanlar, kendi gönüllerindeki prangayı söker sökmez İslâm’a girdiler. Peygamber-i Zîşân’ın rahmet dolu sözlerini dinleyenler, hidâyete eriştiler. Peygamber-i Zîşân’ın yüzündeki nûru gören bahtiyarlar; “Bu yüz aslâ yalan söylemez!” dediler.

O Güzellik Şâhikası’nın namazını seyredenler, arkasında saf tuttular. O’nun yetimlere, kimsesizlere, yoksullara ve muhtaçlara sahip çıktığına şâhit olanlar, faziletin ne demek olduğunu idrâk ettiler. O’nun af ve bağışlamadaki enginliğini görenler; “Sen ancak Allâh’ın elçisi olabilirsin!” dediler. O’nun insanları Cennet’e götüren bir mübarek elçi olduğunu fark edenler, vakit kaybetmeden, Ümmeti Muhammed’e katıldılar. O’nun yüzündeki nûru temâşa edenler, O’na âşık oldular; akabinde O Emsalsiz Örnek, Hakk’ın Sevgilisi’ne tâbî oldular. Onlar; “Kişi sevdiğiyle beraberdir.”[1] kervânına katılarak, iki dünya mes’ûdu oldular.

Kimileri de, O’nun eşsizliğini görmesine, mûcizelerine şâhit olmasına rağmen, nasiplenemedi, hüsrandan kurtulamadı. Çünkü câhiliye, bütünüyle onların benliğini sarmıştı. Nefis ve şeytan, yakalarını bir türlü bırakmıyordu. Bugün de, böyle zavallı hâlde olanlar var.

O’nun gösterdiği doğru istikâmet, topyekûn bütün insanlığın kurtuluşudur. O’nun kapısı, Cennet’e açılan kapıdır. O’nun kapısında bulunmak, Cehennem ateşinden âzâd olmaktır, câhiliye âdetlerinden arınmaktır.

O’nun devri, çirkinliklerin en had safhada yaşandığı bir devir iken, yüce İslâm Dîni’ne sevda derecesinde bağlı aşk erlerinin titiz davranışlarıyla, hayat âdeta bir rahmet dünyası hâline gelmiştir. Saadet asrında mü’minler birbirlerine merhametle, cömertlikle, hakkâniyetle davranmıştır. Hattâ hayvanlar dahî bu rahmet ikliminden nasiplenmiştir. O devir haklı olarak, “Saadet Asrı” diye vasıflandırıldı.

Gerçek huzur, O’nun getirdiklerindeydi. Onlar inandılar, yaşadılar, yaşattılar, bu ilâhî hakikatlerin yayılması uğruna seve seve canlarını fedâ ettiler. Bugün de gerçek huzur, O’nda ve O’nun getirdiklerindedir. Yeter ki biz, o güzellikleri, O’nun ve arkadaşlarının yaşadığı gibi yaşayalım. İslâm’ı onların anladığı gibi anlayalım, eğmeyelim, bükmeyelim, yontmayalım, kendimizce yorumlamayalım. Güzel dînimizi, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ın rehberliğinde yaşayalım. O, Kur’ân-ı Azîmüşşân’ı en güzel yaşayan canlı bir numûneydi. O, öyle güzel yaşadı ki, etrafına âdeta “Siz de böyle yaşayın!” dedi.

 

Biz Peygamberimiz’i Her Şeyden Öte Seviyoruz

Sevgili Peygamberimiz’i seviyoruz, hem de çok… O’nu sevmememiz mümkün mü? O, bize Cennet biletidir. O, bizim dünyada en güzel bir şekilde yaşamamız için örnek alacağımız tek kılavuzdur. Hayat O’nsuz olmaz. O dînimizin yegâne öncüsü, tebliğcisi, Hakk’ın emirlerini bize ileten en doğru habercidir. O’nun vasıflarını anlatmakla bitiremeyiz.

Evet, biz O’nu seviyoruz, ama kuru kuruya “Seviyoruz!” demek yetmez. Seven sevgisini ispat eder. Nasıl olacak bu peki? O’nun davranışlarını örnek alarak, sünnetlerini yaşayarak olacak.

Ashâb-ı kirâm, O’na olan sevgi ve bağlılıklarını her vesile ile izhar etmişlerdir. O’nun getirdiklerine harfiyen uydular, uyguladılar, yaşadılar ve yaşatma mücâdelesi verdiler. Böylece bir gönül iken gönüllere girerek binlerce gönül oldular. Bugün maalesef ümmeti olarak bizler, O’nun emir ve davranışlarından uzak bir hayata düşmüş durumdayız. Sünnet-i Seniyye ile hayatımız arasında oluşan bu farkları en aza indirmek, hem dînî bir zarûret hem de Peygamber Efendimiz’e olan mânevî borcumuzdur.

 

Bu Ayda Neler Yapabiliriz?

Ferdî olarak, Allah Rasûlü’nün hayatını en az bir kere okuyabiliriz. Daha önce okuduysak, doğru anlatımı olan değişik kaynaklardan farklı siyer okumaları yapabiliriz. Önce bir kitap tespit etmeliyiz. Eğer tespit ettiğiniz kitap kalınsa, bu ay içinde bitiremezseniz, zamana yayarak bir sene boyu kendiniz için “siyer okuma takvimi” oluşturabilirsiniz. Meselâ bu kitap Kâdı Iyaz’ın Şifâ-i Şerîf’i olabilir. Bu kitap, Osmanlı döneminde câmilerde okunan şifâ menbaı bir kitaptır. Biz okuduk, çok istifade ettik.

Bu mübârek kutlu doğum ayında, hayatımıza “her gün bir sünneti ihyâ etme” hedefini koyabiliriz. Yine O’nun pratik hayatımızda uyguladığımız kırk hadîsini ezberleyebiliriz. Bunların yanı sıra, O’na salavat getirmeyi âdet edinsek ne güzel olur! Meselâ; her namaz sonu bir miktar (5, 10 veya rakamını kendimizin belirleyeceği) salavat çekebiliriz. Bu sayede O’na olan muhabbetimiz artar. Hattâ salavatları çekerken kapayın gözlerinizi, O’nu karşınızda hayal edin. Müthiş bir feyz/pozitif enerji alıyorsunuz. Deneyin, inanın, mü’mine çok faydalı bir ruh olgunluğu ve huzuru sağlıyor. Hem böylece kendimizi O’na tanıtmış oluyoruz.

Âile hayatına da, Peygamber Efendimiz’i getirmeliyiz. Siz çoluk-çocuğunuzun önüne doğru bir misal koymazsanız, onlar tutuyor futbolcuları, şarkıcıları, artistleri veya farklı siyâsîleri, rol-model olarak alabiliyor. Haftada bir akşamınızı, dînimizin zirve Önderi, Peygamber -aleyhisselâm-’ı âilecek konuşmaya, O’nu anmaya ayırsanız, ne güzel olur! Perşembe, Cuma, Cumartesi gibi hepinizin müsait olduğu bir gün olabilir, bu gün… O günde önce, üç İhlâs, bir Fâtiha gönderin, Peygamber Efendimiz’in rûh-i şerîflerine, sonra üç kez sesli salavat getirin hep beraber… Aranıza, Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-’ı dâvet edin. Sonra, önceden seçtiğiniz, herkesin seviyesine uygun, O güzel Peygamberi anlatan bir kitap okuyun. Bu, hadis okumaları da olabilir. O gün çocuklarınız bir şiir, bir ilâhî hazırlayıp okusunlar. O gün, O’nu anma gününüz olduğu için ikram da olabilir. Âile olarak, bu işin zevkine varınca, O’nu konuşacağınız günü hasretle beklersiniz. Birlikte umre hayalleri yapın, oralara gitme isteği oluşturun. Gece rüyâlarınız O’nunla süslenir. Bu sayede o geceniz bereketle dolar.

Sosyal hayat içinde, bize bu güzel dîni tebliğ eden Peygamber Efendimiz’e olan vazifelerimiz var. Toplum olarak O’nu doğru anlatan, tanıtan konferanslar, paneller, bilgi şölenleri düzenlenmeli, çeşitli yarışmalar tertip edilmeli. Hayatı en ince detaylarına kadar tekrar tekrar işlenmeli… Şimdiye kadar buna benzer çalışmalar yapıldı, yapılmadı değil, hamdolsun, ama yetmez, bu gayretler artırılarak her sahaya yayılmalı…

Sadece din kurumlarında değil, resmî her kurumda ve dahî her platformda, Kâinâtın Fahr-i Ebedîsi, en azından bu kutlu ayda tanıtılmalı… Her yerde O konuşulmalı. Hayatın her alanına O gelmeli. O’nun prensipleriyle amel edilmeli. Hattâ bütün insanlık, O Kutlu Peygamber’i tanımalı, örnek almalı… Zira O -aleyhissalâtü vesselâm-, bütün insanlığa gönderilmiş Hak peygamberdir. Ve biz O’nun muhabbetine tâlibiz. Şefaat niyâzıyla…

Allâhümme Salli Alâ Seyyidinâ Muhammed!..

 

[1] Buhârî, Edeb, 96.

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle