Kulluk İçin Geldik Cihana...

             Hâlık-ı Zülcelâl Hazretleri, Zâriyât Sûresi’nin 56. âyet-i kerîmesinde:

            “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” buyurarak insanların hangi maksatla yaratıldığını haber vermektedir.

Bir başka âyet-i kerîmede de:

            “Ey îman eden kullarım! Şüphesiz, Benim arzım geniştir. O hâlde yalnız Bana kulluk edin.” (el-Ankebût, 56)  buyurarak, yeryüzünde insanı Allâh’a kulluktan uzaklaştırabilecek hiçbir mazeretin bulunmadığı, mâbud olarak kabul edilecek tek ilâhın Allah olduğu ifade edilmiştir.

            Dünyaya gelmemizden ve dünyada olmamızdan maksat, Allah Teâlâ’yı “Rabbü’l-Âlemîn” bilerek, O’na kulluk etmekse eğer; kendini O’nun kulu bilen her mü’minin günde en az beş vakit kıldığı namazın her rekâtında Cenâb-ı Hakk’a “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz” (Fâtiha, 5) diye seslenmesi, bu kulluğun en güzel nişânesidir.

Bu sesleniş, aynı zamanda Rabbimizin elest bezmindeki, “Ben sizin Rabbiniz değil miyim?” suâline verdiğimiz:

“-Evet, Sen bizim Rabbimizsin!” cevabına sâdık kalmamızın itiraf ve tezahürüdür.

            İnsan âcizdir, fakirdir ve Yaratan’a muhtaçtır. “Acz” ve “fakr” denilen iki güzel duyguyu benimsemek ve bu duygularla hareket etmek, kişide kulluk şuurunun oluşmasına vesile olur. Nitekim kişinin acziyetini bilmesi, Allah Teâlâ’nın ihsanda bulunduğu hiçbir nîmeti kendi gücüyle yapacak durumda olmadığını idrak etmesi mânâsına gelir. “Fakr”ını bilmesi de, kişinin bu dünyada zengin olsun fakir olsun, Cenâb-ı Hakk’a muhtaç olduğunun ve sonsuz denebilecek ihtiyaçları ancak Hâlık-ı Zülcelâl Hazretleri’nin karşılayabileceğinin farkında olması demektir.

            Gönlü, Allah Teâlâ’ya kul olabilme arzusu ile yanıp tutuşan bir kişi ile Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- arasında geçen şöyle bir kıssa rivâyet edilir:

            “Hazret-i Mûsâ, Tûr Dağı’na çıkarken, bir zât yolunu kesmiş ve demiş ki:

            «–Ey Mûsâ, içimi kasıp kavuran bir soru var ki, cevabını bilmezsem bana hiç rahat yoktur. Cenâb-ı Hakk’a sorar mısın; ben cennetliklerden miyim, yoksa cehennemliklerden miyim?»

            Adamın ısrarı üzerine, Hazret-i Mûsâ:

            «–Peki» demiş, «sorarım...»

            Tûr-i Sînâ’dan dönüşte, Hazret-i Mûsa, konuştuğu adamcağızı büyük bir merak içinde bekler bulmuş ve:

            «–Rabbim buyurdu ki: Söyle kuluma, o cehennemliklerden...» diye söze başlamış.

            Adam birden canlanmış, heyecanlanmış, çığlık atmış ve oynamaya başlamış. Adamın bu hâlini gören Hazret-i Mûsâ şaşırmış ve sormuş:

            «–Ne bu hâl?»

            Adam, bunun üzerine yine sormuş:

            «–Ne dedi yâ Mûsâ, ne dedi?»

            Mûsa -aleyhisselâm- yine:

            «–Söyle o kuluma, o cehennemliklerden...» deyince:

            «–Rabbim bana aynen böyle dedi mi? Rabbim bana, “Söyle o kuluma” dedi mi? Rabbim bana “Kulum” dedi mi?!»

            Hazret-i Mûsâ:

            «–Evet, böyle dedi.» deyince bu zât tekrarlamış:

            «–Yâ Mûsâ! Mâdem ki, Rabbim bana kulum demiş; beni ister cennetine, ister cehennemine atsın, mühim değil…»

            Ve neşe içinde, güle oynaya çekilip gitmiş…

            Onun bu tavrı üzerine de Rabbimiz artık o adam için:

“–Mâdem ki benim için kulluğunu böylesine başına tâc etti ve şeref bildi, öyleyse o artık cennetlik bir kulumdur..” buyurmuş.

* * *

            Bu kıssadan da anlaşılacağı üzere kulluk, cennete kavuşma veya cehennem ateşinden kaçıştan ziyâde, Allah Teâlâ’nın rızasına ulaşmak için yapılmalıdır. Bu da her kişinin değil, er kişinin harcıdır. Üstad Necip Fâzıl’ın “O Erler ki” şiiri, bu gönül fezâsına ulaşmış kişilerin hasletlerini ne güzel anlatır:

O erler ki, gönül fezâsındalar,
            Toprakta sürünme ezâsındalar. 

 

            Yıldızları tesbih tesbih çeker de,
            Namazda arka saf hizâsındalar.

 

            İçine nefs sızan ibadetlerin,
            Birbiri ardınca kazâsındalar.

 

            Günü her dem dolup her dem başlayan,
            Ezel senedinin imzasındalar.

 

            Bir ân yabancıya kaysa gözleri,
            Bir ömür gözyaşı cezasındalar.

 

            Her rengi silici, aşk ötesi renk;
            O rengin kavuran beyzâsındalar.

 

            Ne cennet tasası ve ne cehennem;
            Sadece Allâh’ın rızâsındalar.

 

            Cenâb-ı Hakk’a kulluğumuz, en büyük şânımız iken, kulluğumuzun gerektirdiklerini yerine getirmek de hem boynumuzun borcu, hem de rûhumuzun ilâcıdır.

            Allah Teâlâ; “Sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk et!” (el-Hicr, 99) buyuruyor.

Ölüm gelinceye kadar Cenâb-ı Hakk’a kullukla memur kılındığımız şu hayatta, kulluğumuzun Allah Teâlâ’ya olan muhabbetimizle de yakından ilgisi vardır. Allah Teâlâ’yı yâr bilene, kulluk zevk ü safâdır… Bu sebeple bizim için muhabbet-i ilâhî, dünyanın renkli, câzibeli hâlinden, gelip geçici zevklerinden, fânî isteklerden ve boş heveslerden önce gelmeli, gönül gündeminde devamlı O’nun sevgisi olmalıdır.

            Kulluğun tadına varmak isteyen kişinin en kestirme yoludur, muhabbet… Allâh’a muhabbet besleyen kişi, ömrünü Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı için tüketir, her daim O’nu anar, O’nu râzı edecek tâat ve ibadetlerle bütünleşir, O’na yakınlaşmanın yollarını arar… Tasavvuf ilmi bunun için vardır. Mürşid-i kâmiller, bu muhabbet-i ilâhînin gönüllerde mayalanması ve ziyâdeleşmesi için hizmet vermektedirler.

            “Odun yanar kül olur, gönül yanar kul olur.” demişler. Kişinin Cenâb-ı Hakk’ın râzı olduğu güzel bir kul olabilmesi için Allah Teâlâ’nın muhabbetinden, sevgisinden, aşkından yanması makbul görülmüştür.

            Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in Muaz bin Cebel -radıyallahu anh-’a öğrettiği şu duâya cân u gönülden “Âmin!” diyerek Rabbimize ilticâ edelim:

            “Allâh’ım! Seni anmak, Sana şükretmek ve Sana güzelce kulluk etmekte bana yardım et!” (Ebû Dâvûd, Vitr, 26; Nesâî, Sehv, 60)

            Allâh’ım! Bizleri, kulluk şuuruna erip, kulluğun tadına varan; kulluk vazifesini bir nîmet bilerek dâimâ başına tâc eden ve böylece rızâna kavuşan bahtiyar kullarından eyle... Yâ Rabbi! Kalplerimize sevgini, aşkını, muhabbetini nakşeyle… Âmin! 

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle