HAZAN MEVSİMİ

Küçük kız, hayata daha yeni adımlarını atmıştı. Etrafından habersiz, kuş seslerini kendine müzik yaparak, havada uçuşan kelebeklerle dans etmekteydi. Hayat, onun için bir oyundan ibaretti. Mutluluğu, elindeki küçücük bir bebekle yakalamıştı. Kendi içinde mutluluğu yakaladığı için de etrafındakilerin neşe kaynağıydı. Dudaklarındaki tebessümünü, herkese karşılıksız sunmaktaydı. Ona elem veren tek şey, küçücük bebeğinin yahut şekerinin elinden alınmasıydı. Kendisine:

“-Hayatta en çok istediğin şey nedir?” diye sorduklarında cevabı:

“-Oda dolusu çikolata!..”dan ibaretti.

Yahut:

“-Babanın sana ne almasını isterdin?” diye sorsalar, “Dondurma alsın yeter.” derdi.

O küçücük yüreğinde hırstan eser yoktu. Bu çocuğun gündeminde, küresel ısınma, terör, enflasyon ve modadan da eser yoktu. Hiçbir zaman büyüyeceğini, karşı bankta oturan yaşlı nine gibi olacağını düşünemezdi. Belki de o hâli kendine yakıştıramazdı. Kendi kendine çocuksu sorular sordu:

“-Acaba bu nine, hep böyle miydi, hiç benim gibi çocuk oldu mu, hiç bebeği olup oynadı mı? Veya bir çikolata için ağladığı oldu mu?”

Küçük kız bu çocuksu düşünceler içindeyken kendisini izleyen yaşlı kadın, ağır adımlarla ona doğru yaklaştı ve kızın ipeksi saçlarına dokunmak istedi.

Kız, buruş buruş olmuş ellerden ve alnındaki çile selinin bıraktığı izlerle dolu yüzden birden irkiliverdi. Yaşlı kadın, küçük kızın kendinden çekindiğini anladığında yüzünde acı bir tebessüm oluştu. Kızcağızın yanına oturdu. Sanki karşısında yaşıtı varmış gibi dili çözüldü ve başından geçenleri birkaç cümleye sığdırıverdi:

“-Ey, eli-yüzü pamuk şekeri gibi olan güzel kız!.. Ben de bir zamanlar senin gibi çocuktum, herkesin göz bebeğiydim. Annem-babam gülücüklerimle hayat buluyordu. El üstünde tutuyorlardı beni... Büyüdüm, güzellikte parmakla gösterilir oldum. Herkes bana hayran kalırdı. Yaşıtlarım beni kıskanırdı. Bu hâl hiç geçmeyecek sandım. Yaşlıları görünce, «Ben böyle olur muyum acaba?» diyerek yaşlılığı kendime yakıştıramazdım. Ama gel gör ki, yaşlılık kapıyı çaldı. Ben de dâvetsiz gelen bu misafiri mecburen ağırlamak zorunda kaldım. İnsanların hayranlıkla baktığı gül yüzüm soldu, hazana döndü. Kadife gibi olan ellerim kurumuş yaprağa döndü. Elimden bir şeyler almaya çekinir hâle geldiler. Selvi boyum eğildi, iki büklüm oldum. Yüzüm toprağa döndü. Güzelliklerim bir bir kandil ışığı gibi söndü. Sen baharsın, ben ise baharı olmayan kış… Senin etrafında insanlar, benim etrafımda ise yalnızlık… Senin günlerin kısa, yılların uzun; benim ise günlerim uzun, yıllarım kısa... «Gençlik, çabuk geçer.» dediler, ama yaşlılık da çabuk geçiyormuş. Her gün toprağa bakan yüzüm, artık toprağın altına girmek istiyor. Her ân beni alıp götürecek misafiri bekliyorum, ne yazık ki, uzun yolculuğa yeterli azığım yok. Azıksız yola çıkan perişan olur. Şimdi oturup eğlence ile geçen ömrüme ağlıyorum. Heyhat, ne fayda… Gençliğimde ilim ve amel ağaçlarımı dikmediğimden, şimdi sığınacak bir gölge bulamıyorum.

İşte dünyadaki bütün nasiplerini tüketmiş bir varlık olarak elimdeki asâ ile sonsuzluk yoluna doğru gidiyorum. Ben de senin gibi küresel ısınma, terör, kuraklık, moda, lüks çılgınlığı gibi mevzûlardan uzağım.”

Küçük kız, sanki anlatılanların hepsini anlamış gibi yaşlı kadının elinden tuttu ve sıcacık tebessümüyle yaralı yüreğe son bir ümit ışığı sundu.

Akşam oldu. Küçük kızın evi, misafirlerle dolup taşmıştı. Biri yaşlılardan konuşmaya başlayınca, anlatılanlara kulak kesildi. O hanım şöyle diyordu:

Osman Yüksel Serdengeçti, fırtına gibi geçen ömrünün ardından yaşlılığında Parkinson hastalığına yakalanınca, şu düşündürücü sözleri söylemiştir:

“-Hey gidi hey! Bir zamanlar ülkeyi karıştırıyordum, şimdi ise bir çayı karıştıramıyorum.”

* * *

Hayat gelip geçiyor, tıpkı Mevlânâ’nın buyurduğu gibi:

“Ey sâlik, aynadaki son nakşa bak! Bir güzelin ihtiyarlığındaki çirkinliğini ve bir binanın harâbe hâline geleceğini düşün de aynadaki yalana aldanma!.”

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle