Emanet, Ah Emanet!

Bak, arslan hakikate, ispinoz kafesinde; Tartılan vatana bak, dalkavuk kefesinde! Mezarda kan terliyor babamın iskeleti; Ne yaptık, ne yaptılar mukaddes emâneti?

Emânetin değersizleştirildiği bir zamanda yaşıyoruz. Emânete karşı hassasiyetimizi yitirdiğimiz ve bu şuurdan gitgide uzaklaştığımız bir zaman dilimindeyiz. Hâlbuki verilen veya verilmeyen her şeyin bir nimet olduğu; her nimetin de bir emânet boyutu olduğu gerçeği, bizim köklerimizi ve tefekkür zeminimizi oluşturan Kitab’ımızda beyân edilmektedir. Öyle ki, hayat rehberi olarak kabul ettiğimiz Kitab’ın kendisi de bir emânettir.

Emânet şuuru nasıl oluşturulmalı?

Bu sorunun cevabı, insanın varlık âlemindeki kıymetini bilmesi ile yakından alâkalıdır. İnsan, Rabbimizin başta “cemâl” sıfatı olmak üzere, diğer isim ve sıfatlarının kendisinde az-çok tecellî ettiği, yaratılmışların en şereflisi bir varlıktır.

Bu mânâda, varlık âlemine karşı bir “emânet şuuru” içinde olmak, insanın kendini tanıması ve kendisine değer vermesi ile başlar. Bu idrak seviyesine ulaşmak ise, hiçbir şeyin tesadüfen olmadığı gerçeğine vâkıf olmakla ikinci basamağa yükselir. Kâinâttaki mükemmel nizam ve bunun her şeyin üstünde bir var edeninin bulunmasını idrâk ise, üçüncü basamaktır.

Kâinâtı yoktan yaratan, ona en mükemmel nizamı veren o yüceler yücesi Rabbin, insanı başıboş bırakmayacağı da âşikârdır. Sahip olduğu üstün meziyet ve faziletleri sebebiyle, kâinâtın insana emânet edilmesi ve onun kullanımına verilmesi (musahhar kılınması) bu emânet şuurunu temelinden şekillendirir. Kâinâtı bu şekilde bir emânet olarak uhdesine alan insan, aynı zamanda kendi varlığının da bir emânet olduğu şuurunda olmalıdır.

İşte kâinâtı yaratan Cenâb-ı Hakk’ın, insanı ve yaptıklarını devamlı sûrette murâkebe ettiğini (görüp gözettiğini), insanın sahip olduğu emanetleri bir gün gerçek sahibine teslim edeceğini bilmesi ve bunu dâimî bir şuur hâline getirmesi, emânette “zirve hâli”dir.

Bu şuurla yaşayan insan, dünyadan, dünyanın gidişâtından bîgâne kalamaz. Gücü nisbetinde hayatın ve hâdiselerin gidişatına tesir etmeye, iyiye doğru onları yönlendirmeye çalışır.

 

Emanet, emanet içinde

Din, nasihatler manzûmesidir. O, hayır ve güzellikleri telkin eder; kötü ve çirkin olan şeylerden uzak durmamızı tembihler. Bu mânâda insanın ferdî ve toplumsal hayatına huzur ve mutluluk getirecek, kâinâtın sağlıklı bir şekilde ve düzen içinde devam etmesine sebep olacak denge vasfına sahip haklar ve mesuliyetler yükler. Kişiyi topluma, toplumu kişiye zimmetler. Kâinâtı, canlı-cansız bütün varlıkları; insanlara emanet olarak sunar. İnsan, bu varlıklardan ihtiyacı kadarını alıp kullanacak, ama haddi aşıp emâneti zâyi etmeyecek ve israfa düşmeyecektir. Aksi hâlde kendisiyle aynı dönemde yaşayan diğer insanların ve kendisinden sonra gelip o mülk üzerinde hayat sürecek kimselerin hakkını gasbetmiş ve emânete ihanet etmiş olur.

Böylesi bir idrâk ve şuur, insanın düşünme, inanma ve yaşaması ile kökleşir. Kendisinde bu şuur oluşan fertler, akarsu kenarında abdest alırken bile titiz davranır, başkasının hakkını gasb etmekten, haddi aşmaktan ve israftan uzak durur. İyi bilir ki, kendi hakkının bittiği yerde, başkasının hakkı başlamaktadır. O yüzden haddini de, hakkını da bilir. Bu emânet şuurunu kazanan fert, çevresinden başlayarak aynı şuuru diğer insanlara kazandırmaya çalışır. Bilir ki, kendisine bu emânet şuuru da emanet edilmiştir ve bu idrâke ulaşmasıyla onu insanlara ulaştırıp ulaştırmaması da bir başka emânet konusudur. Nihâî olarak emânet, kendi içinde düğüm düğüm bir mevzudur ve bu hâliyle, dağların bile üstlenmeye korktuğu en çetin ve acımasız yüktür. Lâkin “gâfil”, “câhil” ve “zâlim” insan, gözü kara bir şekilde bu emânete talip olmuştur.

İslâm, bütün cemiyete ve insanlara; asgarî emanet şuuru olarak da birtakım prensipler belirlemiştir: Can, mal, nesil, akıl ve din bu en asgarî ve en temel emânetleri ifade etmektedir. İslâm’a göre, her emir ve yasak, insanın bu beş temel hakkını güvence altına almalı ve o emânetleri korumalıdır. Bunlara zarar veren her türlü saldırı, insanın varlığını hedef alan bir saldırıdır ve kendisine bütün imkânlarla engel olunmalıdır.

 

Emâneti kim koruyacak?

İslam, müşahhas bir mefhumdur. İslâm’ın prensipleri, ancak insan unsuru ile ete-kemiğe bürünür. Dolayısıyla İslâm’ın gözle görülür varlığı, onun uygulanması ile ortaya çıkar. Onu uygulayan kimselere, “Müslüman” denir. Yani İslâm’ı yaşanır kılan, onu hayata yansıtan, gözle görülür, elle tutulur hâle getiren Müslümanlardır. Eğer İslâm’ın güzellikleri hayata, topluma ve zamana yansımamışsa, bu kusur, İslâm’ın değil, onu anlama ve yaşama iddiasında bulunan Müslümanların kusurudur.

Bugün eğer, İslâm’ın muhakkak korunmasını emir ve talep ettiği, can, mal, din vb. hak ve emânetler zâyi oluyorsa, bütün Müslümanların az-çok bunda bir payı var demektir. Tabiî, elinde bilgi, güç, maddî-mânevî imkân bulunan kimselerin sorumluluğu daha ziyadedir. Herkes kendi iktidar alanındaki emânetlere sahip çıkmak, bunları “olması gerektiği gibi” koruyup gözetmek mecburiyetindedir. Suçu başkalarına atmak, kendini temize çıkarmak veya olup biten kötülükleri görmezden gelmek; insanı kurtarmaya yetmeyecektir. Zira bir kandırmaca varsa, esas kandırılan, bu bahaneleri kullanan insanın kendisidir. Rabbimiz, bütün bahane, mazeret ve aldanmaların kalkacağı o gün, her kula, “emâneti ne yaptığını” tek tek soracaktır.

Ferdî emânet şuuru, cemiyet şuuru için ilk basamak ve olmazsa olmazdır. Çünkü toplumu oluşturan ferttir ve ferdin şuuru, toplum şuurunun altyapısını oluşturur. İnsan kendi aklını, canını, malını ve neslini korumalıdır ki, cemiyet olarak da bu unsurlar korunabilsin.

Daha müşahhas ve özel şekliyle, başta hayatımız bir emânettir. Canımız bir emânettir; her türlü kötü alışkanlıklardan muhafaza etmeli, sağlığımızı en güzel şekilde korumalıyız. Ruh dünyamızın tekâmülü için mânevi gıdaları alabileceğimiz ortamları tercih etmeli, akıl nimetinin muhafazası ve ferasetimizin kemâli için aklımızı hep güzel işlerde kullanmalıyız.

Neslimizin emânet olma durumu en hayatî konulardan biridir. Neslin korunması, toplumun bekasını direkt ilgilendiren bir husustur. Özellikle neslin korunmasında ahlakî çöküşün önüne geçmek için örnek ve fazilet sahibi insanlar yetiştirme gayretinde olmak, bu emâneti koruma adına yapılacak en güzel işlerin başında gelmektedir. Öte yandan evimiz, sokağımız, sokağımızdaki kaldırım taşı dahi bir emânettir. Görmediğimiz ama adeta bağlı yaşadığımız hava bile emânettir. Onu bir nebze kirletmek bile o emânete haksızlık etmektir.

Yüzyılın insanında artan duyarsızlık, biz müminleri aldatmamalıdır. Biz, ölçüsünü Kur’ân ve sünnetten alan ve hayatının her ânını bu iki kaynağa göre tanzim eden insanlar olmalıyız. Aksi halde diğer konularda olduğu gibi içinden çıkılmaz savrulmalar yaşayabilir, kendi köklerine ve değerlerine yabancılaşmış, sadece isimde İslam kalmış kuru kalabalıklar olmaktan kurtulamayız.

 

PAYLAŞ:                

Şefika Meriç

Şefika Meriç

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle