Doğum Günü Kutlamak Ve Mevlid-İ Nebevi

Son yıllarda ders ve seminerlerimizde sıkça:

“-Hocam, doğum günü kutlamak câiz mi?”

 Veya her Rebîulevvel ayı yaklaştığında:

“-Mevlid kandili kutlamak bid’atmiş! Falan hoca, böyle kandillerin sahâbe devrinde bulunmadığını, kutlanmasının câiz olmadığını söylüyor. Siz bu hususta ne düşünüyorsunuz?” gibi sorularla karşılaşıyoruz.

İki soru da başlı başına ayrı birer konu… Ama mahdut sahifelerin elverdiğince bu soruları, İslâm’ın bakış açısı ile cevaplamaya gayret edelim, inşâallâh!

Gerçekten son on beş yıl içinde, dindar câmia arasında da hızla bir doğum günü kutlama hastalığı yayıldı. Biz küçükken doğum günü kutlayanlar, genelde dînî hayattan uzak, Avrupâî hayat tarzı hayranları idi. Onlar da genelde ilkokul çağındaki çocuklara böyle bir kutlama yaparlardı. Çocukluğumuzda bize doğum gününün câzip gelmesinin en önemli sebebi, çocuğa herkesin hediye vermesi idi.

Günümüzde ise, özellikle maddî durumu iyi olan dindar kesim, çocukları için tertip ettikleri doğum günü partilerine ciddî bir servet akıtıyor. Âdeta küçük bir düğün havasında, her türlü gösterişin arz-ı endâm ettiği ve israfın son haddine ulaştığı bir merâsim düzenleniyor. Bu gayr-ı müslim âdetine gösterilen ihtimam ve alâka bir tarafa; İslâm coğrafyasının her bir köşesinde çocuklar, annesiz-babasız kalırken, açlığın pençesinde can verirken, ülkemizde bu kadar muhâcir kardeşimizin durumu ortadayken, bu doğum günü vb. kutlamalar en hafif tabiriyle “şımarıklık” ve maalesef Rabbimizin verdiği mal ve evlât nîmetine nankörlüktür.

Her zaman bu hususta bir soru geldiğinde aklıma, yıllar önce okuduğum Filibeli Ahmed Hilmi’nin “A’mâk-ı Hayâl” adlı eserindeki bir bölüm gelir. Mâlum olduğu üzere, bu kitapta “Aynalı Baba” adındaki meczûb, Râcî isimli roman kahramanına, tasavvufî nüktelerle bazı îzahı zor gerçekleri anlatmaya çalışır. Bir hikâyesi de şöyledir:

“Râcî, bir gün Aynalı Baba’yı ziyarete gelir. Aynalı Baba, çok neşelidir. Üzerinde taktığı aynalara, yenilerini de eklemiş; elbisesindeki aynalar gibi yüzündeki tebessüm de artmıştır. Râcî, Aynalı Baba’ya merakla sorar:

“–Sizi bugün bu kadar sevindiren nedir?”

Aynalı Baba:

“–Niye olsun, bugün kedimiz, yavrularını dünyaya getirdi!..” der.

Râci, bu tuhaf cevaba şaşırır. Şimdiye kadar bir kedi doğum yaptı diye bu denli sevinen bir başka insan görmemiştir. Aynalı Baba, devam eder:

“–Bak oğul, insanlar da çocukları doğunca çok sevinir. Eve, kendilerinin neslinden birisi daha eklendiği için ne yapacaklarını bilemezler. Ona hediyeler alırlar, altınlar takarlar. Âdeta evde bir bayram sevinci yaşanır. Hâlbuki o doğan çocuğun, ileride saîd (hayırlı biri) mi, şakî (kötü ve âsi) mi olacağı belli değildir!.. O çocuk, başlarına bir Nemrud mu kesilecek, yoksa kendilerini koruyup gözetecek mi, kimse bilmez!.. Böyle olduğu hâlde, insanlar bir meçhûle bu kadar sevinirlerken beni niye tenkid ediyorsun?!.. Onların yaptığını garip bulmuyorsun da, bana tuhaf tuhaf bakıyorsun. Bu kedi, kendi başına, zavallı bir varlıktır. Onun insanlara ve kendine bir zararı da dokunmaz. Mâsum olarak büyür ve öyle ölür!..”

Evet, işte doğum günü kutlamak, gerçekten, bir meçhûle mânâsızca ve câhilce sevinmekten başka nedir ki?

Şüphesiz herkes yavrusunun selâmete ermesini ve iyi bir insan olmasını ister; onun sıkıntı ve musîbetlere yuvarlanmasına, kendisine ve başkalarına zarar vermesine ve en kötüsü, ebedî azâbın dikenli yollarına düşmesine râzı olmaz!.. Öyle, ama acaba herkes bunun için üzerine düşen vazife ve sorumluluklara riâyet ediyor mu?

Allah Teâlâ, insanları, “gücü yetmediğinden sorumlu tutmayacağını” beyân eder. (Bkz: el-Bakara, 286) Ama bu, “gücü yettiğinden de sorumlu” olmayı gerektirir.

Rabbimiz bize, İslâm fıtratıyla yaratılmış, günahsız, cennet kokularıyla bezenmiş olarak armağan ettiği yavrularımızı; bizden yine “râzı olacağı” bir biçimde geri ister.

Ama ebeveynler daha minicikken o yavruları gayr-ı müslimlerin âdetleri ile büyütürse, onların sevindiği bayram ve kutlamalar ile onları yetiştirirse, bu yavrulardan gelecekte nasıl İslâm ahlâkı ve şahsiyeti bekleyebiliriz?! Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- peygamber olmadan evvel, tam kırk yıl Cenâb-ı Hak tarafından terbiye edilmiş ve peygamberliğe kadar kendisine ahlâk tâlim ettirilmiştir. Câhiliyye toplumunun içinde onların hiçbir şirk bayramına ve kutlamalarına katılmamış, âdeta muhafaza edilerek nübüvvete hazırlanmıştı. Eğer çocukluktaki bu tür kutlamalar, çocuk rûhuna menfî tesir etmeyecek olsaydı, Peygamberimizin çocukluk dönemine Rabbimiz bu kadar ehemmiyet vermezdi.

Peki, doğum günü bizim kültürümüze nereden geldi; biraz tarihçesini verecek olursak meselenin daha iyi anlaşılacağı kanaatindeyim.

 

Doğum Günü Kutlamasının Tarihi

Tarihte bilinen ilk doğum günü kutlaması, Eski Mısır’da ve milâttan önce 3000’lerde… Yani yaklaşık beş bin yıllık bir geçmişi var ve ilk defa firavun hânedanından “kendisinin kutsal tanrı olduğunu iddiâ eden” birisi için kutlanıyor. Bu doğum günü kutlamasını yapan kadın da Kleopatra…

Eski Yunanlıların inanışında ise, av ve ay tanrıçası kabul edilen Artemis, her ayın altısında doğum gününü kutluyor. Bu sebeple her ay bir doğum günü kutlaması ve yılda on iki doğum günü oluyor. Bu kutlama esnasında, Artemis’in kendisine un ve baldan kocaman bir pasta yaptığına inanılıyordu. Yunanlıların bu çok tanrılı sapık inanışları bir tarafa, insanlar için de doğum günü kutlamaları yaptıkları nakledilir. Bu kutlamalar, sadece erkekler için yapılır ve o erkeğin ölümünden sonra da “doğum günü” kutlamaya devam edilirdi.

Aynı kültürün devamı mâhiyetindeki Hıristiyanlıktan önceki Roma’da, imparator ve önemli devlet adamlarının doğum günleri, Senato (meclis) kararı ile “millî bayram” îlan edilerek kutlanmıştır. Hıristiyanlığın doğuşu ile bütün bu doğum günü kutlama âdetleri sona ermiştir.

İlk Hıristiyanlar, yaşadıkları dönemin zorlukları ve gördükleri işkenceler yüzünden, insanın “dünyaya doğuşunu” kutlamak yerine, bu çile yurdundan ayrılmak demek olan “ölümü” kutlamayı tercih etmişlerdir. Bu sebeple ismi yaşatılan Hıristiyan azizlerinin doğum günü değil, ölüm günleri kutlanırdı. Çünkü bu azizler, öbür dünyaya geçmek sûretiyle “gerçek hayata doğmuş” olurlardı.

Daha ilginci ise, Mîlâttan sonra 245 tarihinde, Kilise, Hazret-i Îsâ’nın doğum gününü kendince tespit ettiği hâlde, böyle bir günü kutlamayı, Mısır firavunlarının ve putperestlerin âdetlerine benzemek olarak görmüş ve büyük bir günah kabul etmiştir.

Bu bakış açısı, M.S. 4. yüzyıldan sonra değişmeye başlamıştır. Bu dönemde, Hazret-i Îsâ’nın 25 Aralık tarihinde doğduğu kararlaştırılmış ve bu gün, “Christmas” (Noel) olarak kutlanmaya başlanmıştır. Fakat bu âdetin, âile fertlerine yayılması için yaklaşık 800 yıl geçmesi gerekmiştir. Bugünkü şekliyle, âile içindeki doğum günleri Avrupa’da 12. yüzyılda kutlanmaya başlamıştır. Hattâ çocukların doğum günü kutlamalarında Kilise tarafından tutulan doğum günü kayıtları esas alınırdı.

Görüldüğü üzere, doğum günü kutlamanın başlangıcı ve gelişmesi, tamamen İslâm inanç, medeniyet ve kültürü dışındadır. Batı inanç, düşünce, ahlâk ve yaşayışının; “kültürel bir sömürge” hâlinde, dünyayı istilâ etmesiyle maalesef bu âdet ve uygulamalar, “sanki bütün din, inanç ve medeniyetlerin üzerinde, tartışılmaz, evrensel bir kültür mîrasıymış gibi” pazarlanmakta; doğum günü kutlamayan, bu anlayışa ters olan kimseler ise “çağdaş medeniyetten mahrum, geri kafalı insanlar”(!) olarak yaftalanmaktadır.

Bugün kafalar karışık, gönüller bulanıktır. Bugün neyi niçin yaptığını bilmeyen, önemsemeyen geniş kitleler; âdeta uzaktan kumanda ise yönetilmeye hazır beklemektedirler. Moda ve çağdaşlık adına; Avrupa medeniyeti (daha doğrusu ahlâkî sefâleti), küresel vizyon, aşırı tüketim ve acımasız ekonomi çarkı, “ilerici”(!) Hıristiyanlık, “insan rûhunu anlayan”(!) Budizm ve Hinduizm; modern insanı şekillendirmektedir. Buna bütün kâinâtı kuşatan ideoloji, inanç veya beşerî/bâtıl dinlerin bir itirazı olmayabilir. Ancak başlı başına alternatif bir medeniyet, fıtrî/tabiî bir inanç ve hayat sistemi kuran İslâm’ın ve onun müntesiplerinin; bu küresel kirlenmeye boyun eğmesi veya en azından sessiz kalması ise, içler acısı bir hâldir.

Bugün doğum günleri, evlilik yıldönümleri, sevgililer günü, anneler-babalar günü vb. pek çoğu başka kültürlerden transfer olmuş “günler”; tamamen oradan alınmış usûllerle kutlanmaya çalışılmakta; bu “günleri” unutanlar, gerektiği gibi kutlamayanlar ise, küçümsenmekte ve dışlanmaktadır. Artık böyle yanlışa akan selden, kendimizi, çocuklarımızı, âilemizi kurtarma vakti gelmiştir de geçmektedir. Peygamber Efendimiz, kendi hayatında ve uygulamalarında (sünnet-i seniyyesinde) “bâtıla benzemeyi reddetmiş” ve “Müslüman şahsiyet ve vakarını ortaya koyacak” farklılıkların ısrarla altını çizmiştir. Nitekim hadîs-i şerîflerde şöyle buyrulur:

“Kim bir kavmin (topluluğun) karartısını (sayısını) çoğaltırsa, o da onlardandır. Kim bir kavmin amelinden râzı olursa, onların amellerinde ortaktır.” (İbni Kesîr, Câmiu Mesânid ve’s-Sünen, 27/308, H. No: 589)

“Kendisini bir kavme benzetmeye çalışan kimse, o kavimdendir.” (Ebû Dâvûd, Libâs, 4)

“Kim müşriklere ait bir toprakta bulunur (binâ yapar), onların nevruzlarına (yılbaşılarına) katılır, onların bayramlarını (festivallerini) kutlar ve ölünceye kadar onlarla birlikte bulunursa, kıyâmet gününde onlarla birlikte haşrolunur.” (Beyhakî, Sünenü’l-Kübrâ, 9/234)

Rabbimizin bu husustaki hükmüyle bu bahsi noktalayalım:

“Ey îmân edenler! Yahudî ve Hıristiyanları dost edinmeyin. Zira onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır. Şüphesiz Allah, zâlimler topluluğuna yol göstermez.” (el-Mâide, 51)

 

Mevlid kandili kutlamak, bid’at mıdır?

Bu girişten sonra, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in doğduğu tarih olan Mevlid Kandili’ni kutlamanın hükmüne bakalım. Ancak bu konuya başlamadan önce, “Bid’at” ne demek, önce onu netleştirelim.

Bid’at; öncesi olmayan, sonradan ortaya çıkan şey demektir.

Terim/ıstılah olarak da, dînî mâhiyette Peygamber Efendimizin ve ashâbının yapmadığı, onlar tarafından bilinmeyen, uygulanmayan, dîne sonradan eklenen söz, davranış ve gelenekler demektir. Peygamber Efendimizin “her bid’atin, bir sünneti yok ettiği” ve “her bid’atin bir dalâlet (sapıklık) olduğunu” (Bkz: Müslim, Cumua, 13) bildiren hadîs-i şerîfleri vardır.

Burada dikkat edilecek husus, bid’at olarak ortaya konulan şeyin “dinde olması”dır. Yoksa hayatın tabiî akışı, pek çok değişimi beraberinde getirir. Teknolojik imkânlar, iklim-bölge farklılıkları, çeşitli kültürlerdeki kılık-kıyafet ve yeme-içme farklılıkları, sadece sözlük anlamına bakarak, yani sonradan çıktı diye “bid’at” kabul edilemez. Zira hakkında kerâhet veya haramlığına dair açık bir delil bulunmayan eşyada asıl olan mübahlıktır.

Dînin sahibi, Allah Teâlâ’dır. Onun açıkça helâl veya haram kıldığı hususlarda, başka birisinin dînî esasları belirleme hakkı ve yetkisi yoktur. Bu yüzden dinde kendi başına bir hüküm koyan, ya bir dînî hususu değiştirip bozmakta ya da kendince “yeni bir din îcad etmekte”dir. Her ikisi de, Allâh’ın indirmiş olduğu dîni bozmak demektir. Bu yüzden ashâb-ı kirâm, Peygamber Efendimiz devrinde bizzat şâhidi olmadıkları hususlarda ince ince düşünmüşler ve “dinde bir şey îcad etmekten (bid’atten)” çok korkmuşlardır. Hattâ hemen hatırlayacağımız üzere, Peygamber Efendimizin vefâtından sonra Kur’ân’ın bir araya getirilmesi (cem’i) hususu bile ashâb-ı kirâm arasında büyük bir tereddüt oluşturmuştur.

Bid’atin ıstılah (terim) târifi esas alındığında, insanın dînî ya da dünyevî bir gâye ve maslahata dönük ortaya attığı, fakat dînin aslından veya hükümlerinden biri olarak addetmediği fiil ve tasarruflar, bid’at kabul edilmemiştir. Bu davranışlara, Peygamber Efendimizin diliyle “sünnetün hasenetün: güzel bir çığır” ismi verilmiş ve böyle bir husustaki öncülük övülmüştür.

“Kim İslâm’da güzel bir çığır (sünneten haseneten) açar da, kendisinden sonra onunla amel edilirse, o kimseye bu çığırla amel edenlerin ecri kadar sevap yazılır. Hiçbirinin ecrinden de bir şey eksilmez. Kim de İslâm’da kötü bir yol (sünneten seyyieten) açar, kendinden sonra onunla amel edilirse, o kimseye açtığı bu yolla amel edenlerin günahı kadar günah yazılır. Hiçbirinin günahından da bir şey eksilmez.” (Müslim, Zekât 20, İlim 6; Ahmed bin Hanbel, Müsned, V, 357)

İnsanların davranışları ve tasarrufları değerlendirilirken önce dînin o konuda açık bir hükmünün (haram-helâl, mübahlık, kerâhet) var olup olmadığına bakılır. İlâhî emir ve yasaklarla çelişen, onlara ters düşen söz, davranış ve tasarrufların hükmü bellidir. Bu tür davranışların, önceden devam etmesiyle sonradan ortaya çıkmış olması arasında bir fark yoktur. Meselâ faiz, İslâm’dan önce de vardır, sonra da var olmaya devam etmiştir. Ancak dînimizde haram kılınmıştır. Bu yüzden öncelik-sonralıktan ziyâde, haramlık-helâlliğine bakılır.

Helâl dâirede olan bir söz ve davranışa gelince, bunun direkt ve dolaylı olarak İslâm’ın üzerine titrediği “zarûrât-ı hamse” adı verilen “din, hayat, akıl, nesil ve malın korunması” gibi hususlara ters düşüp düşmediğine bakılır. Bunlara ters düşmediği gibi, bunları te’yid ve takviye ediyorsa, “sünnet-i hasene” olarak değerlendirilebilir. Bu da maslahat denilen, günün şart ve ihtiyaçları göz önünde bulundurularak önem derecesine göre isimlendirilir: Mendub, vâcib vb. Bu beş temel prensibten en az birine zarar veriyor veya zarar verme ihtimali bulunan bir kapı aralıyorsa, bu durumda başlatılan hareket, “sünnet-i seyyie”dir. Kötülüğü de, zararı ve zararının genişliği nisbetinde artar. Hükmü mekruh veya harama dönüşür. Hiçbir zararı yoksa, mübah olarak da değerlendirilebilir.

Bu yüzden bid’ati ikiye ayırıp, “iyi bid’at (bid’at-i hasene)” ya da “kötü bid’at (bid’at-i seyyie)” diye isimlendirmek doğru değildir. Zira Peygamberimiz, bid’atın bir dalâlet (sapıklık) olduğunu açıkça ifade etmiştir. Bazı âlimlerin “bid’at-i hasene” tâbirini kullanmaları, mecâzîdir ve kasdettikleri şey, “sünnet-i hasene”dir.

Bu mânâda Müslümanların belli münasebetlerle Hicrî yılbaşını, İsrâ-Mîraç hâdiselerini, Mekke fethini, Peygamber Efendimizin mevlid-i şerîfini yâd etmek üzere merâsimler tertip etmeleri, bu mânâda bir bid’atten ziyâde, “sünnet-i hasene”dir. Bu merâsimlerle insanların kalp ve zihin dünyaları yenilenmekte; Allâh’ı, Rasûlü’nü ve İslâm Dîni’nin hakikatlerini öğrenme imkânı bulmaktadırlar. Kur’ân-ı Kerîm okuma, âyetler üzerinde tefekkür etme, Allâh’ı zikir ve tesbih etme, Peygamber Efendimize salevât gibi çeşitli ibadet ve taatler topluca ve yoğun bir şekilde yapılmaktadır.

Mevlid ve benzeri programlar, dînin bir parçası ve dinin özüne dâhil olan bir unsur gibi düşünülmediği müddetçe “bid’at” olarak değerlendirilemez. Bunlar, âdettendir. Âdet, dînin bir esası olmadığı için, terk edildiğinde bir şey gerekmez. Ancak dînin esaslarından birisi terk edildiğinde, mükellefler günahkâr olurlar.

Kulun, Allâh’a şükrü, secde, oruç, sadaka, Kur’ân-ı Kerîm okumak gibi çeşitli ibadetlerle olur. Müslümanlar da kendileri için büyük bir nîmet olan Peygamber Efendimizin mevlidini çeşitli ibadetlerle Allâh’a şükrederek ihyâ etmektedirler. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Pazartesi günü tuttuğu orucun gerekçesini açıklarken:

“Bugün dünyaya geldim.” buyurmuştur. (Müslim, Sıyâm, 1162)

Buna göre, Mevlid-i Nebî’yi ilk ihyâ eden, bizzat Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’dir.

Dînimiz, müslümanların meşrû ölçüler dâhilinde olmak şartıyla ulvî değerler için sevinmesini tavsiye etmiştir. Nitekim âyet-i kerîmede:

“De ki: Allâh’ın lûtuf ve rahmetiyle, yalnız bunun için sevinsinler!..” (Yûnus, 58) buyrulmuştur.

Rasûl-i Ekrem Efendimiz de “Allâh’ın Habibi” ve “âlemlere rahmet olarak” gönderilmiş “Son Peygamber”dir. Böyle bir peygambere ümmet olmanın şerefine sevinmek de ayrı bir nîmet ve rahmettir.

Diğer taraftan Mevlid-i Nebî merâsimleri, dünyanın pek çok yerinde mü’min âlim ve halkların asırlardan beri güzel görüp devam ettirdiği bir gelenek hâline gelmiştir. Hadîs-i şerîfin beyânıyla, “Müslümanların güzel telâkkî ettiği, Allah katında da güzel; onların çirkin saydıkları, Allah katında da çirkindir.” (İbn-i Mes’ûd’a âit mevkuf hadis, bkz: Hakîm, Müstedrek, III, 78, h. no: 4465)

Mevlid çerçevesinde yapılan gayr-i İslâmî faaliyetleri gerekçe göstererek mevlidi inkâr etmek; yılın diğer günlerinde işlenen haram ya da mekruhlardan dolayı yıl boyu yapılan sâlih amellere bir sınırlama getirmek gibidir.

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- zamanında, “Kadir gecesi dışında hiçbir kandil kutlanılmamıştır!” deniyor. Doğrudur, hiçbir kandil “kutlamak, şenlik yapmak” mânâsında algılanmamıştır. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- devrinde de, sahâbe-i kirâm devrinde de bu tür geceler, Peygamber Efendimizin öğretmesi ile tanınmış, bilinmiştir. Bu gecelerin kadr u kıymeti ashâb-ı kirâm tarafından öğrenildiği andan itibaren de o geceleri ihyâ etmek üzere, mûtad olan ibadet, taat, tevbe, zikir ve istiğfarlarını artırmışlardır. Yoksa o günleri “şenlik olarak kutlamak” gibi bir âdetleri olmamıştır. Bunun en bâriz şekli, Kadir Gecesi’nin ihyâsıdır. Peygamber Efendimiz ve ashâb-ı kirâm, bu geceye denk gelme ümidiyle, Ramazan boyunca ve bilhassa son on gününde ibadetlerini ziyadeleştirmişlerdir. Peygamber Efendimizin Ramazan’ın son on gününde îtikâfa çekilmesi de bu gayeye mâtuftur.

Peki, bu mübârek geceler, günümüzde niçin bu kadar gündemde?! Sanki başlı başına bir “ibadet günü”ymüşçesine, hattâ bir bayram havasında, tatlıların ikram edildiği, ilâhîlerle coşulduğu bir şölene dönüştü.

Sahâbe ve tâbiîn devrinden sonra, insanlar dünya hayatına meyletmeye başlayıp ibadet ve tâatlerini en asgarî derecede îfâ etmeye başlayınca, vicdânen bunun ezikliğinden kurtulmak için “kandil geceleri” âdeta onlar için topluca bir ibadet ve istiğfar gecelerine dönüştü. Bu hâliyle “bir çıkış yolu” olarak görülen bu geceler, maalesef günümüzde istiğfar ve duâların da terk edildiği, sadece komşular arasında tatlı tabaklarının uçuştuğu, hattâ kutlu doğum etkinliği altında Peygamber Efendimiz adına “doğum günü pastalarının kesilip yendiği”, gül dağıtılıp ilâhî söylenen bir cümbüşe dönüştü.

İşte İslâm’ın rûhundan uzak, işin sadece eğlence kısmının kaldığı, hattâ gayr-i müslimlerin âdet ve eğlencelerinin taklidine dönüştüğü her türlü kutlama çeşidi, mecraından sapmıştır. Böyleleri, müslüman toplumuna faydadan çok zarar vermeye başlamıştır. Bu yüzden Müslümanların bugün neyi niçin ve nasıl yaptığını bir kere daha düşünmesi; âdetlerini, günaha değil, ibadete çevirmesi gerekmektedir.

Kandiller kutlama için değil, değerlendirip Allâh’ın af ve merhametine kavuşmak için ihyâ edilir. Bizim dînimizde kutlama, sadece bayramlarda yapılır. Bizim bayramımız da iki tanedir; Ramazan Bayramı ve Kurban Bayramı!..

Bizler de gerçekten bir sevap umarak bu günleri ve geceleri ihyâ etmek istiyorsak oruçla, ibâdetle ve Peygamber Efendimize ümmet olmanın şükrânesi olarak fakir-fukarâyı sevindirmekle değerlendirmeliyiz. Unutmayalım, asıl kutlu doğum, Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şânına lâyık ümmet olmanın gayreti içinde olmak, O’nun müstesnâ ve mûtena hayatını, kendi hayatımıza uygulamak sûretiyle kutlanır.

 Bizler, Hıristiyanların yaptığı gibi; Hazret-i Îsâ -aleyhisselâm-’ı sadece bir gün, bir hafta anıp sonra hayatımızın kalan kısmını, onun öğrettiği yoldan uzak, gâfilâne bir şekilde yaşıyorsak o zaman bizler de yolumuzu kaybetmişizdir de haberimiz yoktur.

Ümmet-i Muhammed olmak ve Peygamberimizin şefâatine lâyık olmak; sadece evlerimizi ve müesseselerimizi süslemek değildir. Ümmet-i Muhammed olmak, gönlümüzü Peygamber Efendimize açarken; hayatımızdaki putları devirmek, ahlâkımızı da, hayatımızı da Peygamberimizin örnek ahlâkına benzetmek demektir. Senenin bir gününü “sevdiğine tahsis edip” kalan günlerinde istediği gibi yaşamak, o sevgiliye sadâkat değil, ihânettir. Bu, insanın sadece kendisini kandırmasıdır. Rabbimiz, bizden senenin bir günü, o günün birkaç saati ibadet, kulluk istemiyor. O, bütün hayatımızı kendisine tahsis edeceğimiz bir kulluk teklif ediyor.

Eğer belirtilen ölçülerde yaşanırken, bu tür vesîlelerle muhabbet ve irfan meclisleri kuruluyorsa, bunu da küçümsememek, dışlamamak gerekir. Allâh’ın ve Rasûlü’nün anıldığı böyle “zikir meclisleri”; meleklerin etrafında pervane olduğu, kendilerine hayır duâda bulunduğu ve muhabbetlerin zirveleştiği yer ve zamanlardır. Bu kıvamda geçirilen Mevlid Kandilleri elbette bizi, Allâh’a ve Rasûlü’ne bir adım daha yaklaştırır. Ancak israfın, gösterişin, gayr-i İslâmî usûl ve âdetlerin boy gösterdiği, “göstermelik” kutlamaların yapıldığı, hissiyattan uzak nutukların atıldığı ve insanlarda “sâlih amele” ve “sünnet-i seniyyenin ihyâsına” iştiyak uyandırmayan merasimler, faydadan çok zarar doğurabilir. Bugünkü tartışmaların çıkış noktası da bu ve benzeri “faaliyetler”dir.

Rabbim, cümlemize hakîkat-i Muhammediye’nin sırlarına vâkıf, muhabbet-i Rasûlullah’dan hissedâr ve Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in şânına lâyık bir ümmet olmayı nasib eylesin. Âmin.

 

Not: Bu yazının hazırlanmasında, diğer kaynaklarla birlikte özellikle İhsan Şenocak’ın “Çağdaş Selefîlik ve Kutlu Doğum” makalesinden istifade edilmiştir.

PAYLAŞ:                

Halime Demireşik

Halime Demireşik

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle