Ehl'i Beyt'ten Hatıralar

Fâtıma, Benden Bir Parçadır

Mü’minlerin annesi Hazret-i Âişe -radıyallâhu anhâ- anlatıyor:

“Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e tavır, hâl ve davranış bakımından Fâtıma -radıyallâhu anhâ-’dan daha fazla benzeyen birini görmedim. Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, O’nun huzuruna girdiği zaman Allah Rasûlü ayağa kalkar, onun elini tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Fâtıma’nın yanına girdiği zaman da o (aynı şekilde) hemen ayağa kalkar, babasının elinden tutar, onu öper ve kendi yerine oturturdu.” (Ebû Dâvud, Edeb, 143, 144; Buhârî, Menâkıb, 25)

Bu muhabbetin bir nişânesi olmak üzere, Peygamber -sallâllâhu aleyhi ve sellem- şöyle buyurmuştur:

“Fâtıma benden bir parçadır. Onu üzen beni üzmüş, onu sevindiren beni sevindirmiş olur.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahabe, 93-96; Buhârî, Nikâh, 110)

Başka bir hadîs-i şerîfinde ise, “onun cennet hanımlarının en faziletlilerinden olduğunu” müjdelemiştir. (Bkz: Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 293)

 

Asıl hayat, âhiret hayatıdır

Peygamber Efendimiz böyle kâbına varılmaz bir muhabbet şelâlesi hâlinde kızını kucaklarken, diğer taraftan Hazret-i Fâtıma’nın şahsında bütün ümmet-i Muhammed’i, âhiret hazırlığı yaparken gaflet göstermemek gerektiği hususunda şöyle uyarmıştı:

“-Ey Fâtıma! Kendini cehennemden kurtarmaya bak! Çünkü sizi Allâh’ın azâbından kurtarmaya benim gücüm yetmez. Ama aramızdaki akrabalık sebebiyle (kıyâmette de) sizinle alâkamı kesmeyeceğim.” (Müslim, Îman, 348, 351; ayrıca bkz: Buhârî, Tefsîr, 26/2; Tirmizî, Tefsîr, 27/2)

Peygamber Efendimiz, âile efrâdı içinde en çok Hazret-i Fâtıma’yı sevmesine rağmen, onun dünya nîmetlerini asgarî seviyede ve bir riyâzât hâli içinde kullanmasını ister ve fazla imkânların infak edilmesini arzu ederdi. Ehl-i Beyt’inin gönüllerinde, dünyaya karşı en ufak bir meyil doğmasına dahî mahal vermiyordu. Bu sebeple sık sık dünya hayatının fânî olduğunu vurgulayarak:

“Asıl hayat, âhiret hayatıdır.” (Buhârî, Rikâk, 1) buyuruyordu.

Bir gün Rasûlullah Efendimiz, kızı Fâtıma’da bir gerdanlık gördü. O ince ve zarif hanım, babasının yüzündeki memnuniyetsizliği ve bunun sebebini anlamakta gecikmedi. Derhal gidip o gerdanlığı sattı ve kendisi de muhtaç olduğu hâlde, müstağnî davranarak parasıyla bir köle satın alıp âzâd etti. Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kızının bu şefkat, merhamet ve îsar hâlinden son derece memnun oldu. (Nesâî, Ziynet, 39)

 

Namaza Kalkın!

“Ey Peygamber hanımları!..” diye başlayan ve: “…Namaz kılın, zekât verin, Allah ve Rasûlü’ne itaat edin. Ey Ehl-i Beyt! Allah sizden, sadece günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.” (el-Ahzâb, 32-33) diye devam eden âyet-i kerîmeler nâzil olunca Peygamber Efendimiz, altı ay boyunca sabah namazına giderken tedbir mâhiyetinde Hazret-i Fâtıma’nın kapısına uğramış ve:

“-Namaz(a kalkın) ey Ehl-i Beyt! «Allah sizden, sadece günâhı gidermek ve sizi tertemiz kılmak istiyor.» buyurmuştur. (Tirmizî, Tefsîr, 33/3206)

Bazı geceler, yorgunluk sebebiyle teheccüde kalkamamaları ihtimâline binâen Peygamber Efendimiz, Hazret-i Ali ile Hazret-i Fâtıma’nın kapısını çalar, teheccüd vaktinin geldiğini hatırlatırdı. Enes bin Mâlik -radıyallâhu anh- Peygamber Efendimizin bu hassasiyet ve terbiyesi hakkında:

“Âile fertlerine karşı Rasûlullâh -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’den daha şefkatli kimse görmedim.” demiştir.

 

Bu, Senin İçin Daha Hayırlıdır!

Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ-, zayıf ve nahif bir hanımdı. Ev işleri ise hayli yorucuydu. Hazret-i Hasan ve Hazret-i Hüseyin Efendilerimizin yaşları birbirine yakındı ve çok hareketliydiler. Bir taraftan onlarla meşgul olan Hazret-i Fâtıma; bir taraftan da ocağı yakar, yemek pişirmeye çalışırdı. Bazen ateşi üflerken çıkan kıvılcımlar, benek benek elbisesini yakardı. Evi süpürmekten üstü başı toz-toprak içinde kalırdı. Un öğütmek için değirmen taşını çevirmekten ellerinin, su taşımaktan da sırtının yara içinde kaldığı zamanlar olurdu.

Bir ara Allah Rasûlü’ne savaş esirleri getirilmişti. Hazret-i Fâtıma, onlar içinden kendisine bir yardımcı vermesini babasından talep etti. Lâkin Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- dünyadaki en sevgili varlığı olan kızı Fâtıma’yı, yine sonsuz saadet yurdu olan âhiret hayatına yönlendirerek:

“-Ey Fâtıma! Allah’tan ittikâ et! Allâh’ın farzlarını (huşû ile) edâ et. Âilenin işlerini yap! Yatağına girince, otuz üç kere «Sübhânallâh», otuz üç kere «Elhamdülillâh», otuz dört kere «Allâhu ekber» de! Böylece hepsi yüz eder. Bu, senin için hizmetkârdan daha hayırlıdır.” buyurdu.

Hazret-i Fâtıma -radıyallâhu anhâ- büyük bir teslimiyet ve rızâ hâli içinde:

“-Allah’tan ve Rasûlü’nden râzıyım!” dedi.

Peygamber Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm-, bu kadar aziz tuttuğu kızına bir hizmetkâr vermekten müstağnî kaldı. (Ebû Dâvud, Harac, 19-20/2988)

Diğer bir rivâyette, Peygamber Efendimizin sözlerine şunları eklediği de rivâyet edilmektedir:

“-Vallâhî Ehl-i Suffe açlıktan mîdelerine taş bağlar ve ben de onlar için harcayacak bir şey bulamazken, size hizmetkâr veremem. Esirlerin karşılığında alacağım fidyeleri, Ashâb-ı Suffe için harcayacağım!..” (Ahmed bin Hanbel, Müsned, I, 106)

Hazret-i Fâtıma, hicretin 11. yılında, Rasûlullah’ın vefâtından altı ay kadar sonra yaklaşık yirmi dokuz yaşındayken vefat etmiştir.

 

En Çok Kimi Seversin?

Bir gün Hazret-i Ali ve Hazret-i Abbas -radıyallâhü anhümâ- Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e gelerek, ehlinden en çok kimi sevdiğini sordular. Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-Kızım Fâtıma’yı.” buyurunca, bu defa:

“-Ama biz, kadınların en sevgili olanını sormuyoruz, yâ Rasûlallâh!” dediler. Bunun üzerine de Efendimiz -aleyhissalâtü vesselâm- şu karşılığı verdi:

“-Ehlimin bana en sevgilisi, Allâh’ın ve benim nîmetime mazhar olan Üsâme bin Zeyd’dir…” (Tirmizî, Menâkıb, 40/3819)

 

O, Süt Emmeyi Cennette Tamamlayacaktır

Peygamber Efendimiz, insanlardan seçilmiş bir peygamber oluşunun bütün husûsiyetlerini kendinde göstermiştir. İnsanların arasında yaşamış, evlenmiş, çocuk sahibi olmuş, alışveriş yapmış, gülmüş ve üzülmüştür. Ama belki de hayatının en acı hâdiseleri, çok sevdiği evlâtlarını kendi elleriyle toprağa vermesidir. Bilindiği üzere, Hazret-i Hatice’den iki, Hazret-i Mariye’den de bir erkek evlâdı dünyaya gelmiştir. Bütün bu erkek çocuklar, daha süt emme dönemini tamamlamadan, Allâh’ın hikmeti îcâbı, hakkın rahmetine kavuşmuşlardır. Hazret-i Hüseyin’in kızı, Fâtıma binti Hüseyin bin Ali, şunları anlatmaktadır:

“Rasûlullâh’ın (ilk) oğlu Kâsım vefat edince, (annesi) Hazret-i Hatice:

“-Yâ Rasûlallâh! Kâsım’ın sütü hâlâ damlıyor. Keşke Allah süt emmeyi tamamlayıncaya kadar onu yaşatsaydı!” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

“-O, süt emmeyi cennette tamamlayacaktır.” buyurdu. (İbn-i Mâce, Cenâiz, 27)

 

Mûsâ’ya Göre Harun Neyse…

Hazret-i Ali -kerremallâhu vecheh- bütün gazvelere katıldı ve büyük kahramanlıklar gösterdi. Yalnız Tebük Gazvesi’ne iştirâk edemedi. Zira Peygamber Efendimiz onu, Medine’deki Müslümanların ve Ehl-i Beyt’in muhâfâzına nezâret etmek üzere geride bırakmıştı. Münâfıklar:

“-Ali aşağı sayılarak, önemsiz görülerek geride bırakıldı. Çocuklar ve kadınların muhâfızlığına layık görüldü.” şeklinde dedikodu yapmaya başladılar.

Bunun üzerine Hazret-i Ali -radıyallâhu anh- hemen silahını kuşandı, Peygamber Efendimizin yanına gelerek söylenenleri O’na nakletti ve savaş için izin istedi. Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem-:

 “-Onlar yalan söylüyor. Ben seni, Medîne’de, arkamda kalanlara bakmak üzere bıraktım. Sen Medîne’ye dön; âilemde ve kendi âilende benim halefim ol. Ey Ali! Mûsâ’ya göre Harun ne ise, sen de bana göre osun! Buna râzı değil misin? Ancak benden sonra peygamber yoktur.” buyurarak onu taltif ve tesellî etmişti.

Bilindiği üzere Hazret-i Mûsâ -aleyhisselâm- Tûr Dağı’na çıktığı zaman kardeşi Hazret-i Harun’u, dönünceye kadar İsrailoğulları’nı idâre etmek üzere yerine vekil bırakmıştı.

Hazret-i Ali, Peygamber Efendimizin bu sözü üzerine hâlinden râzı olarak Medîne’deki vazifesine döndü. (Bkz: Ethem Rûhi Fığlalı, “İmam Ali”, TDV, Ankara, 2011, sh: 39)

 

Ben Kimin Mevlâsı İsem…

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- hicretin 10. yılında, Vedâ Haccı için Medine’den yola çıkmadan önce, Hazret-i Ali’yi, Yemen üzerine bir sefere komutan olarak göndermişti. Bu sefer sonunda Hemdânîler, İslâm’a girmişlerdi. Ancak Peygamber Efendimizin hac yolculuğuna çıktığını ve her taraftan yüzbin civarında müslümanın akın akın Mekke’ye gittiğini bilen Hazret-i Ali, bu hacca yetişebilmek için geri dönüş yolunda ordunun başına birisini tayin etti ve daha hızlı bir şekilde Mekke’ye varmak için yola düştü.

Komutan olarak tayin ettiği kimse, ordunun elindeki zekât kumaşlarından askerlere elbise dikilmesini emretti. Ordu, Mekke’ye yaklaştığında, Hazret-i Ali kendi birliğini karşılamak üzere yola çıktı. Askerlerin üzerindeki kumaşların zekât malından elbise dikildiğini öğrenince, buna râzı olmadı, komutanını ikaz etti ve elbiselerin sökülüp tekrar kumaş hâline döndürülmesini emretti. Bu, ordu içinde memnuniyetsizliğe sebep oldu. Çeşitli şikâyetler, Peygamber Efendimize kadar ulaştı. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz celâllendi, yüzü kızardı ve bu dedikoduları çıkartanlardan Bureyde’ye:

“-Ey Bureyde! Ben mü’minlere kendi canlarından ileri değil miyim?” diye sordu.

“-Evet, ey Allâh’ın Rasûlü!” diye cevap verince de:

“-Ben kimin Mevlâsı isem, Ali de onun mevlâsıdır.” buyurdu. (İmam Nesâî, Hadislerle Ali, İstanbul, 1992, sh: 67-71; ayrıca bkz: Nesâî, Tirmizî ve Ahmed bin Hanbel’den naklen Ethem Rûhi Fığlalı, a.g.e. sh: 41-43)

 

Gadîru Humm Hâdisesi

Benzer bir hâdise de Vedâ Haccı dönüşü, Mekke ile Medine arasında Cuhfe yakınlarındaki bir su birikintisi olan Gadîr Humm’da gerçekleşmiştir. Bazı rivâyetlere göre burada Peygamber Efendimize:

 “Ey Rasûl! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah kâfirler topluluğuna rehberlik etmez.” (el-Mâide, 67) âyet-i kerîmesi nâzil oldu.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz önde gidenlere ve geride kalanlara haber gönderdi. Herkes toplandıktan sonra, seferî olarak öğle namazını kıldırdı. Hava sıcak olduğundan kendisine yapılmış bir gölgelik altında bir hutbe verdi. Bu hutbede, yakında Allâh’ın katına gideceğini ifade buyurduktan sonra, kendilerine Allâh’ın emir ve yasaklarını öğretmek hususunda elçilik vazifesini gereği gibi yapıp yapmadığını sorup şâhitlik aldı. Ardından:

“Şâhit ol yâ Rab!” dedi ve:

“Âhirete göçmekte hepinizden önde bulunuyorum. Orada havuz başında bana ulaştığınız zaman, sizden iki paha biçilmez şeyi soracağım. Size iki paha biçilmez şey bırakıyorum. Biri öbüründen daha da büyük; Allâh’ın gökten yere uzatılmış ipi olan Allâh’ın Kitabı; diğeri de Ehl-i Beyt’imdir. Bu ikisi, havuz başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmaz; bunu Rabbimden diledim. Benden sonra ikisine yapışır, sarılırsanız ebedî oalrak sapmazsınız, dalâlete düşmezsiniz.” buyurdu.

Daha sonra:

“-Ey insanlar! Bilmez misiniz; şehâdet etmez misiniz ki, ben her kadın ve erkek mü’minin üzerinde kendisinden çok hak ve yetkiye sahibim?” diye sorunca ashâb-ı kirâm:

“-Evet, biliyoruz.” dediler. Bunun üzerine O -sallâllâhu aleyhi ve sellem-, Hazret-i Ali’yi yanına çağırdı ve sağında tutarak elini tutup kaldırdı. O kadar ki, her ikisinin de koltuk altlarının beyazlığı görünüyorud. Sonra şöyle buyurdu:

“-Ben kimin mevlâsı isem, bu (Ali) da onun mevlâsıdır.”

Daha sonra minber hâline getirilen deve hamutlarının üzerinde oturdu ve ellerini açarak şu duâyı etti:

“-Allâh’ım! Onu seveni sev; ona düşman olana düşman ol!”

Bu hâdiseyi müteâkip Hazret-i Ömer dâhil birçok sahabî, Hazret-i Ali’nin yanına geldi ve:

“-Kadın ve erkek mü’minlerin mevlâsı olsun, mübârek olsun ey Ebû Tâlib’in oğlu!” diyerek kendisini tebrik ettiler.

Şiîler, bu hâdiseyle Hazret-i Ali’nin sadece “velî” ve “vâsî” olarak değil, “imam” ve “halife” olarak tayin edildiğini, ancak ümmetin bu sözden döndüğünü düşünürler.

Fakat müfessirlerin çoğu, “…Sana indirileni tebliğ et!...” (el-Mâide, 67) meâlindeki âyet-i kerîmenin çok daha önceden indirildiğini, âyet-i kerîmenin öncesinde ve sonrasında da mü’minlerden değil, kâfirlerden söz edildiğini ifade ederler.

Diğer taraftan Peygamber Efendimizin hadîs-i şerîfinde geçen “Mevlâ” kelimesinin, “dost, efendi, arkadaş, yardımcı ve velî” anlamlarına geldiği, Peygamber Efendimizin bütün Müslümanların velîsi ve dostu olduğu gibi, Hazret-i Ali’nin de böyle olduğu ifade edilmiştir. Bu hadîs-i şerîf ile Hazret-i Ali’nin kahramanlığı; îman, adalet ve ganimet tevzii noktasındaki tavizsizliği vurgulanmış; insanlardan bir kısmının ona olan kırgınlık ve gücenikliğinin yersizliğine dikkat çekilmiştir. Zira Peygamber Efendimizi sevmek ve hürmet etmek nasıl bir farz ise, Ehl-i Beyt’e hürmet ve muhabbet göstermek de öyle farzdır.

Son olarak Hazret-i Ali’nin torunu Hasan el-Müsennâ’ya “Gadîru Humm” hâdisesi sorulduğunda çok net ifadelerle şöyle demiştir:

“…Fakat (Rasûlullah) bununla emirliği (idareciliği) ve sultanlığı kastetmedi. Öyle demek istemiş olsa idi, bunu açıkça söylerdi. Çünkü Rasûlullâh, Müslümanların en fasîh olanıdır.” (Daha geniş bilgi ve kaynaklar için bkz: Ethem Rûhi Fığlalı, a.g.e. sh: 43-47)

 

Cennet Efendileri

Ebû Hureyre -radıyallâhu anh- şöyle anlatmaktadır:

Nebiyy-i Muhterem -sallâllâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz odasından çıktı, yanımıza geliyordu. Bir omzuna Hasan’ı, diğerine Hüseyin’i oturtmuştu. Birini öpüp kokluyor, sonra diğerine dönüyor ve onu öpüp kokluyordu. Nihayet yanımıza geldi ve şöyle dedi:

“-Bu ikisini seven beni sevmiş, bu ikisinden hoşlanmayan ve kin besleyen benden hoşlanmamış ve bana kin beslemiş olur.” (İbn-i Hâcer, el-İsâbe, 1/330)

* * *

Başka hadîs-i şerîflerinde Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem- kıymetli torunlarını şöyle tarif ediyor:

“Hasan ve Hüseyin, cennet delikanlılarının efendileridir.” (Tirmizî, Menâkıb, 31; İbn-i Abdilberr, el-İstiâb, 1/376)

“Hasan ve Hüseyin, benim dünyadaki iki reyhanımdır.” (Buhârî, Fedâilü’l-Ashâb, 22; Tirmizî, Menâkıb, 30)

 

Âl-i Abâ

Ümmü Seleme Vâlidemiz anlatıyor:

Nebiyy-i Muhterem Efendimiz benim odamda idi. Ali, Fâtıma, Hasan ve Hüseyin içeri girdiler. Efendimiz, Hasan ve Hüseyin’i kucağına aldı. Üzerlerini bir örtü ile örttü. Daha sonra örtünün (abanın) uçlarından tutarak bir eliyle Fâtıma’yı, diğer eliyle Ali’yi kucakladı. Böylece bu beş mes’ut insan, bir örtü altında toplanmış oldu. Bundan sonra Peygamber Efendimiz:

“-Allâh’ım, işte benim Ehl-i Beyt’im ve özel olarak yakınlarım. Onları maddî ve mnevî fenâlıklarından muhafaza buyur, tertemiz yap. Allâh’ım, onları Zât-ı Pâkine yönelt, cehenneme değil!” diye duâ etti. Daha sonra Ahzâb Sûresi’nin 33. âyetini okudu.” (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 61; Tirmizî, Menâkıb, 32)

Hâdisenin şâhidi olan Ümmü Seleme Vâlidemiz diyor ki:

“-Ben de onlarla beraber miyim yâ Rasûlallâh?” diye sordum.

“-Sen yerinde dur! Sen bana göre hayırlı bir hanımsın.” (Tirmizî, Menâkıb, 61)

Bu hâdise, bu âileye has, inkâr edilemez büyük bir şereftir. Bu dört değerli insan, bu sebeple, İslâm kültüründe “Âl-i Abâ” (Abâ altında yer alan âile efrâdı) lakabıyla şöhret bulmuştur.

 

Mübâhale Hâdisesi

Peygamber Efendimiz, Necran’dan gelen Hıristiyanlara İslâm’ın prensiplerini anlattıktan sonra, onların şüphe ve inkâra devam etmeleri üzerine şu âyet-i kerîme inmiştir:

“Hak olan hüküm Rabbinden gelendir. Bundan böyle bu konuda seninle mücâdele yolunu tutar ve delilini kabul etmezlerse, de ki: «Gelin, oğullarımızı ve sizin oğullarınızı, bizim kadınlarımızı ve sizin kadınlarınızı çağıralım. Biz ve siz beraberce bulunalım ve Allâh’a yalvaralım: Yalancıların tepelerine lânetin inmesini dileyelim.” (Âl-i İmrân, 60-61)

Peygamber Efendimiz, Necranlılarla ertesi gün sabah vakti bu lânetleşme için randevulaşmış;  Ehl-i Beyt’inden o sırada altı yaşında olan Hazret-i Hasan ve beş yaşında olan Hazret-i Hüseyin’in ellerinden tutmuş, arkasında kızı Hazret-i Fâtıma ve damadı Hazret-i Ali olmak üzere, muhataplarını beklemişti. Ancak Necranlılar, gördükleri hakikatler karşısında Peygamber olduğunu anladıkları bu kimseyle lânetleşmeyi göze alamadılar. (İbn-i Kesîr, Siyer, 4/100; Kurtubî, 4/104)

Bu hâdiseye “Mübâhale” adı verilmiştir. Başka rivâyetlerde, Peygamber Efendimizin yanında Hazret-i Âişe ve Hazret-i Hafsa’nın da adları zikredilmiştir. (Halebî, İnsânu’l-Uyûn, 3/299)

 

Selman Bizdendir

Selmân-ı Fârisî’nin ahlâk, hâl ve tavrı o kadar güzeldi ki, Ensâr da, Muhâcirler de:

“-Selman bizdendir.” diyerek onu bağırlarına basıyorlardı. Onun bu şekilde paylaşılamaması üzerine Peygamber Efendimiz:

“-Selman bizdendir; Ehl-i Beyt’tendir!” buyurarak onu taltîf ettiler. (Ahmed bin Hanbel, Müsned, II, 446-447; İbn-i Hişâm, III, 241)

Bu hadîs-i şerîf de gösteriyor ki, Ehl-i Beyt’ten olmak, sadece kuru bir soy mensubiyeti değil; takvâ ve ahlâk itibariyle Peygamber Efendimize ve âilesine yakın olmak demektir. Yani zâhirî mânâda bu kutlu nesilden gelmenin ötesinde, mânen ve rûhen buraya mensubiyet mümkündür ve Peygamber Efendimiz de bu hâldeki mü’minleri müjdelemiştir.

Yemen’e vali olarak vazifelendirdiği Muâz bin Cebel’in, daha Medîne-i Münevvere’den ayrılmadan Peygamber Efendimize hasret duyması üzerine, Allah Rasûlü -sallâllâhu aleyhi ve sellem- onu tesellî etmiş ve:

“-Ağlama ey Muâz! İnsanlardan bana en yakın olanlar, kim ve nerede olursa olsun, Allâh’a karşı takvâ sahibi olan müttakîlerdir.” buyurmuştur. (Ahmed bin Hanbel, V, 235; Heysemî, Mecmau’z-Zevâid, IX, 22)

 

Kerbelâ Yangını

Peygamber Efendimiz -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in muhabbetle bağrına bastığı, şefkatle öpüp okşadığı, namazlarında bile mübârek sırtına aldığı aziz torunu Hazret-i Hüseyin’e karşı Kerbelâ’da işlenen cinâyet, İslâm tarihinin gördüğü en acı felâketlerden birisidir. Bu cinâyetin İslâm dünyasının bağrında açtığı yara hâlâ kanamaktadır. Bu vahşiyâne cinâyeti işleyenlerden her biri, Allâh’ın ayrı bir gazabına dûçâr olmuşlardır.

Hazret-i Hüseyin Efendimiz’in hunharca katli, İslâm dünyasında o kadar nefretle karşılanmıştır ki, o devrin hükümdarı olan Yezid’in adı, hakaret tâbiri olarak kullanılagelmiştir. Çünkü o menfur cinayete, hangi mezhepten olursa olsun her müslümanın yüreği feryat hâlindedir. Bu hususta, aslında Sünnîler ve Şiîler arasında herhangi bir husûmet sebebi yoktur. Varmış gibi gösterilmesi, kötü niyetli insanların tahriklerinden başka bir şey değildir. Dolayısıyla bugün her iki taraf da birbirlerine hiçbir şekilde husûmetle bakmamalıdır. Bugün bilhassa “Mü’minler ancak kardeştirler!” (el-Hucurât, 10) hükmü etrafında kenetlenmek şarttır. (Osman Nûri Topbaş, Öyle Bir Rahmet ki, sh: 83)

 

Ehl-i Beyt’i Sevmek…

Allah Rasûlü’nde fânî olan Ebûbekir -radıyallâhu anh- Ehl-i Beyt’e hürmet ve muhabbette de örnek bir şahsiyettir. O şöyle buyurmuştur:

“-Ehl-i Beyt’ine karşı edebli olmak sûretiyle Hazret-i Muhammed -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’e hürmet ediniz. Canım kudret elinde olan Allâh’a yemin ederim ki, Rasûlullah -sallâllâhu aleyhi ve sellem-’in yakınları, kendi yakınlarımdan bana daha sevgilidir.”

* * *

İmâm-ı Şâfiî -rahmetullâhi aleyh- de şöyle der:

“Eğer Âl-i Muhammed’i sevmek Râfizîlik ise; ins ü cin şâhid olsun ki, ben Râfizîyim.”

Başka bir defasında da, yine İmâm-ı Şâfiî şöyle buyurmuştur:

“Ey Rasûlullâh’ın Ehl-i Beyt’i!.. Sizi sevmek, Allâh’ın Kur’ân’ında inzal ettiği bir farzıdır. Size en büyük medâr-ı iftihar olarak kâfîdir ki, size salât etmeyenin namazı kabul değildir.” (Muhammed Parsâ, Fasu’l-Hitâb/Tevhide Giriş, sh: 522)

PAYLAŞ:                

YORUMLAR

İlk yorumu yapan siz olun!

Yorum Ekle